“İnşallah”cı Hasan’lar…"Adam" Berkanlar.."Tetikçi" Altanlar..."Yanaka, Yalaka"lar.. Babahanlar.. Çandarlar...
'İslami Cumhuriyet' doğrultusunda Türkiye’deki hızlı gelişme, elbette, dünyada dini eksenler etrafında yaşanmakta olan ayrışma ve yeniden saflaşma sürecinin bir parçası.
İzole bir vaka değil…
Her yeni siyasi gelişme ve olayı bu eksenler etrafına oturtarak anlamaya, yorumlamaya çalışmak, analizleri daha anlaşılır bir görüntüye kavuşturacak; onları daha gerçekçi temellere sahip kılacaktır.
'İslami Cumhuriyet' kavramı ile giderek daha çok karşılaşmaya başlayacak olmamız, konuyla ilgili olanlar arasında dinsel deyimlerin anlamlarını, dini yapıları, dinlerin tarihçesini, eski dinlerin toplumsal kaynaklarını daha çok tanıma isteği, ihtiyacı doğuracaktır. Çünkü din’lerin devlet iktidarını ele geçirmesi ve geçirmekte olması, din’lerin kaynaklarını "hurafelere inanç"larda aramış ve tanımış bir nesilin bu noktadaki ezberini de bozmakta gecikmeyecektir zaten.
Dünyanın bugün yaşamakta olduğu değişimin ortaya çıkardığı bu olguyu, görmezden gelmek çok fazla mümkün olmayacak.
Dünyadaki gelişmelerin, hiç olmazsa, görebildiğimiz öne çıkan bölgelerindeki gelişmelerin “dinsel eksenler” etrafında ele alınarak açıklanmaya çalışılması gerektiğini yazıyorum. “Petrol hedefi”nin yanı sıra, Irak’ın varlığına son verme girişiminin ardında Ortadoğu ve dünyada ‘din devletleri' kurma hedefi bulunduğundan bahsediyorum.
Türkiye şimdi, dilini giderek artan bir şekilde, “Ümmet Cumhuriyeti” kavramına “alıştırmak” ve sadece İslam dinini değil, genel olarak Din’leri, “Sümer-Akkad” kaynaklarından itibaren tanımaya çalışmak zorundadır.
Ekte, Eylül 2006 ile 27 Nisan Muhtırası’na kadar geçen süre içinde, günlük gelişmelere bağlı olarak yazılmış makaleler, notlar yer alıyor. Onlarda, örneğin “Papa’nın geliş amacı”, “Türkiye’de Darbe olasılığı” , “Küresel Dünya”da sosyal yönden “Küresel Din”lerin yükselişi hakkındaki tespitler önem taşıyor.
Bu yazılar, Medya’mız ve özellikle onun içindeki “Yeşil Gıravatlı”lar yönüyle de önemli. Hasan abi’lerin, E. Babahan’ların, M. Belge’lerin, İ. Berkan’ların AKP’ye destek argümanlarının tanınmasının, bir çok bakımdan, önemli olduğuna inanıyorum.
Türkiye’nin 80'lerden itibaren savrulan siyasi yelpazesini yeniden şekillendirmekte olan dünyanın geçirmekte olduğu değişime yön veren, günümüzün 'temel çelişmeleri’dir.
‘Sol’un ‘sağ’a, sağ’ın sol’a karıştığı bugünkü tabloyu, “ulus devlet yapısı”nın giderek erimesi ve “din temelli yapılanma”, yani dünyanın ümmet toplumlarına doğru geçiş süreci şekillendiriyor. Ağar’lı DYP’yi ‘devlet’ politikasından ayrılıp ABD yönetimi ile uyum halinde ‘İslami devlet’ politikasının bir diğer yüzü olarak yansıtılan “dağdan ovaya indirme” siyasetine kaydıran , ABD'nin ve Ağar’ın ‘demokratlığı’ değil elbette.
M.Belgelerin, Hasan Abi’lerin, Altanların, Berkanların hükümet yanlısı ‘enternasyonalizm’leri de, sonuçta “etnik yapıların yıkılıp yerine dini yapıların kurulması” biçimindeki ‘anti ulusalcı’ politika ile uyuştuğu içindir.
Burada niyetlerin, kavramların, 'pozitif milliyetçilik' numaralarının rolü pek yok. Ama eski “sol” etiketlilerin önemli bir bölümünün dini süreçte aldıkları bu rol’de, belki giderek farkına varacakları büyük bir yanılgı var.
Türkiye’ye gelen ‘sermaye’, sadece Türkiye’ye gelmiyor. Bu, küresel sermayenin, en kazançlı gördüğü alana doğal yöneliminin doğal bir parçasıdır ve bugün Batı ülkelerinin de en büyük sorunu olan üretim yatırımları yerine artık neredeyse tamamıyla borsa kazanımcılığının yeğlenmesi biçimindeki ekonomi politikası, dünyanın önümüzdeki döneminin en büyük sorununu hazırlamaktadır.
Yürütülmekte olan bugünkü “ılımlı İslami cumhuriyet” yoluyla “İslam dünyasının önderliği” politikası, Kürt meselesinin “etnik temel”den “dini temel”e geçişi ile uyuştuğu ölçüde, ABD yönetimi ile hükümet arasında bu noktadaki temel politik uyuşma olarak sürecek gibi görünüyor…
Dünyada ve bölgede taşların yer değiştirmesi sürecini, özellikle Ortadoğu’da , «dini ümmet»ler oluşum gerçeğine bağlayarak ele almak, anlaşılmakta zorlanılan bir dizi 'garip ittifak’ın nedenlerini de daha anlaşılır kılacaktır.
'Küresel' Dünya 'Küresel' Din İstiyor!
Din’leri ve dinin kökenlerini anlamaksızın; eski Mezopotamya çevrelerinde , MÖ. 4. binli yıllardan itibaren, adım adım evrimler geçirerek oluşan dinlerin etnik ve kültürel temellerini tanımaksızın, onların bugünkü konumunu ve geleceğin din’lerini de anlamak mümkün değil.
Din savaşı hiç bitmemişti ki, şimdi ortaya çıkıyor olsun...
Dünyanın küreselleştiğini saptayacaksınız;
küreselliği 'liberalizm' adına alkışlayacaksınız;
bütün ‘ulusal sınır’ ve ‘ulusal değer’lerin adım adım zorla yıkılmasını destekleyeceksiniz...
ama öte yandan her türlü etnik değerini, ulusal sınırlarını yitirmiş toplulukların, çok güçlü bir “üst birleştireni olarak din”ler etrafında toparlanıyor ve toparlanmaya devam ediyor olmasına şaşıracaksınız…
Taha Akyol'un durumu biraz böyle.
Aslında, insan toplumlarının davranışlarına şaşırılamaz. Çünkü o,nasıl olması gerekiyorsa öyle hareket eder.
Taha Akyol, bugün, Papa’nın “dinler arası gerilimi körüklemiş, ‘medeniyetler çatışması’na benzin dökmüş” olduğunu yazmış.
Türker Alkan ise Papa’nın söyleminin “senelerdir ‘dinler arası diyalog’ çağrısında bulunanların da ne kadar boş işlerle uğraştığının bir kanıtı” olduğunu, hatta biraz eski yazılarına hayıflanmış gibi, yazmış.
Derya Sazak’ın sözleri ise daha özlü bir anlatım gibi. Şöyle diyor D.Sazak:
“Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezini haklı çıkarmak için 11 Eylül’den bu yana sergilenen ‘akıl dışı’ çabalara Papa 16’ncı Benedictus da, İslam dünyasını ayağa kaldıran ‘Hz Muhammed söylemi’ ile katıldı.”
Demek ki dünyamız , bütün işini gücünü bırakmış, “Huntington’un ‘medeniyetler çatışması’ tezini haklı çıkarmak” için, elinden ne gelirse yapıyor... ABD yönetimi, İsrael, Ben Ladin… Şimdiki Papa da Vatikan’dan katılmış bu çabaya...
Bu tür değerlendirmelerde, sebep-sonuç ilişkileri alt üst durmaktadır hep. Oysa dünyayı teoriler yönetmiyor. Tılsım tek başına “yazılı teori”lerde olsaydı, dünyada fırtına estiren düşüncelerin şimdi neden bir yaprak kıpırdatma gücüne bile sahip olmadıklarını açıklayamazdık. Teorisyenlerin, insanları peşlerinden koşturdukları tezine çok fazla inanmamak gerek. Tersine; teoriler ve onun yaratıcıları, insan toplumunun peşinden koşarlar ve eğer yürüyüş kolunun başına doğru yaklaşır, nereye doğru gidildiğini ve gidilmesi gerektiğini söyleyebilirlerse, teorisyen olurlar. O anki durumu az çok derli toplu bir program haline de getirmişlerdir, hepsi bu.
Dünya şimdi, sosyal alanda, küresel sermayenin taleplerine uygun, “ulus üstü” birleştiren olarak “küresel din”ler etrafında yeniden şekillenme sancıları çekiyor.
Sınırı kalkmış topraklar üzerine, ‘ulusal’ gömleğinden iyice arınmış küresel sermayenin egemen olduğu “küre”miz, tam olarak buna uygun bir dünya, tam anlamıyla kendine ait küresel bir din istiyor. Sadece Türkiye veya öteki “geri Doğu” toplumlarında değil, “ileri Batı”da da yaşanmakta ve olacak olan “dinsel sosyal devletler”in yeniden biçimlenmesi sürecidir.
Bu süreç, işler zamana bırakılarak fazla kanlı olmadan da gerçekleşebilir. Tamamen şiddet politikalarıyla da...
Şu anda, bomba ve ateş politikası yürürlükte.
“Haklı-haksız” ; “temiz-kirli” gibi “etiket tasnifleri”ni bir yana bırakarak şiddetin, terörün her türüne karşı çıkmadan ve dinlerin gerçek toplumsal kaynaklarını tanımadan bu alanda fazla ilerlenemez.
Uluslardan Ümmetlere Ve Mit Açıklaması
Dünyanın ulaştığı bugünkü nokta, aslında çoktandır izlenen ‘ulus devlet’ çözülüşünün kaçınılmaz sonucudur.
Sermayenin tamamen küreselleştiği bir dönemde Ulus devletlerin sınırlarını ‘kapalı’ tutma şansları kalmamıştı zaten. ‘Ulusaşırı tekelci sermayeye’ karşı her türlü yasal önlem, hülle yoluyla olsa bile -geçenlerde ‘Türk vatandaşlığını’ hatırlayan bir ABD vatandaşı üzerinden alışverişi yapılan TV kanalı, basın karteli gibi falan- boşa çıkarılabiliyor artık... Kaldı ki, buna istekli, dış dünyaya 'korumalı', iç pazarı kaptırmamaya çalışan bir ulusal burjuvazi de yok genel olarak ortalarda. Tersine, ‘ulusallığı’ sadece kimlik kartında kalmış, onu bile üzerinde bir ağırlık olarak taşıyan, enternasyonal para ilişkileri içinde bulunan zenginler var artık. Bunlar da, kapıların, sınırların kapanmasını değil, bütünüyle açılması yanlısı.
Yarım asır önceden kalmış bir kaç gazete yazarının ‘ulusal ekonomi’ üzerine yazıları, ilginç antik bir esere bakar gibi karşılanıyor artık. Bu, dünyanın her yerinde böyle, genel bir süreç olarak. Bu nedenle bütün eski partiler yeniden başka değerler etrafında şekilleniyor; dünün sağcısı sol; solcusu sağ, tipik eski değerler bakımından, hale gelebiliyor. Çünkü artık dünyaya bakılan pencereler, yer değiştirmiş durumdalar...
Doğal özellikleri bakımından ulusaşırı bir sermaye, devletin ‘sosyal’ karakteriyle, toplumun sosyal yükümlülükleriyle ilgili değil. Bu 'yükleri' taşımaya niyeti ise hiç yok. Oysa 5 bin yıl önceki toplumlar bile, dul’una, gazisine, yetimine bakmayı kendilerine görev addediyorlardı...
Dünyanın en eski sosyal kurumlarından olan posta taşımacılığı bile, şimdi bütün dünyada parça ‘özel sektöre’ devrediliyor.
Eğitim, hastane, emeklilik, sağlık sigortaları, bankalar falan da…
Bundan sadece 25 yıl kadar önce Calp'ın aldığı oyların tamamı "sattırmam efendim!" dediği Köprüden ötürüydü oysa! Şimdi ne Calp'ı tanıyan kalmıştır ortalarda, ne de o kırık sesiyle ‘sattırmam efendim’ini anımsayan!
Devletin ‘ekonomiden elini çekmesi’ isteği, devletlerin sosyal alanları adım adım terk etmesiyle sonuçlandı...
Öyleki, eğer kapısında kocaman bir ‘hürriyet, eşitlik, kardeşlik’ yazan sosyal, hukuk, laik Fransa devleti, çoktan tamamen boşalmamış ise, içinde bulunduğu AB ve önceden kazanılmış hakların yüzü hürmetinedir…
Bir anda ortaya çıkan ve belki, bir anda da sonuçlanacak bir süreç değil bu. Ama artık toplulukları, küresel ekonomiye uygun olarak küresel dinler ifade etmeye başlamıştır ve bu süreç şu anda ilerliyor.
Dinlerin sosyal alandaki gelişimi, iktidarı ele almak gibi kaçınılmaz bir sonuç da yaratıyor ve dinleri iktidardan uzak tutan türdeki laik modeller doğrudan dinsel bir tehdit altına giriyor.
Bütün dünyada olan bu gelişmeden Türkiye yoksun değil elbette.
Türkiye: İslami Cumhuriyet’e Dönüşecek mi?
Hepimiz bilmeliyiz ki, Türkiye “İslami cumhuriyet” olma yolunda hayli yol almıştır ve gelişmenin doğrultusu da o yöndedir. Dişinden tırnağına kadar küresel sermayeye bağlanmış bir Türkiye’de bağımsız bir dış, hatta iç politika ve ona uygun “bağımsız bir ekonomi” ummak artık sadece hayal olabilir.1980’li yılların ortalarında sadece ‘köprüyü sattırmam efendim!’ diyen bir Calp’e oy verebilecek kitle de yok artık. Petrol yasası ile ilgili son gelişmeler, ‘bağımsızlıkçı’ bir politikanın, sadece adının anılabileceğini gösteriyor.
Bu çerçevede ‘anti-emperyalizm’ anlamında bir ulusalcılık-milliyetçilik'in uzun vadede Türkiye’de başarı şansı da artık kalmış değil. Bu alandaki söylemlerin yükselmesi, bölünme-parçalanma tehlikesinin doğurduğu bir tür korku alt yapısına ve oto-savunma içgüdüsüne dayanıyor. Ölmekte olan bir ağacın da yeşil ışkınlar üretmesinin mümkün olması gibi…
Buna karşılık din, ulus-etnik üstü yapısı ile küresel sermayenin bugünkü talepleriyle tam bir uyum gösterebilmektedir ve dinlerin, bu ister İslam, ister Hıristiyanlık olsun, aktüel başarısının ardında bu nokta bulunuyor.
Fakat hem İslamın, hem de Hıristiyanlığın içindeki mezhep ayrımları, bu dinlerin aynı zamanda iç handikaplarını da meydana çıkarmaktadır. Yeni Papa’nın, daha ayağının tozuyla, Hıristiyan dünyanın ayrılık yaratan iç sorunlarını tartışmalar yoluyla aşıp birlik oluşturma hedefini ilan etmesi son derece anlaşılırdı. Bu nokta ‘…benim peygamberime saldırıyor!....’ görüş zaviyesini aşacak bilgiden yoksun olanlarca atlanıldı.
İç hesaplaşma İslam içinde de, zorunlu olarak yaşanacaktı ve onun bugün kâğıt üzerinde bırakılmış Irak’ta aldığı özellik, bu noktayla alakalıdır.
Dinler, iktidara yakınlaştıkça, iktidar oldukça da, 'içlerini' düzenleyerek ilerleyeceklerdir.
Dinlerin ortaya çıkışında, her ne kadar insanlığın önceki tüm kültürel ve barışçıl özleri bulunuyorsa da, en eski “yaratılış” anlatımlarından itibaren din, bir egemenlik tarzı olarak şiddet ve savaşla birlikte var olmuştur. Şimdiki kutsal kitapların ‘ilk insanları’nın 'ilk oğul’larının birbirini boğazlayarak yola çıkmış olmaları, sadece bu nokta bile, şiddetin dinlerin başlangıcıyla birlikte var olduğunu görmeye yeter.
Laik bir devlet, kendini dinlerin bu çekişmesinden uzak tutabildiği ölçüde başarılı olabilirdi. Türkiye Cumhuriyeti, demokratik yanları hayli tartışmalı olsa da, bunu önemli ölçüde başarabilmişti. Fakat şimdi “İslami bir cumhuriyet”e doğru yol alan Türkiye’nin en önemli iç gündem maddesi mezhep ve din savaşı olmaya aday görünüyor.
Sadece Alevi ve Sünni sözcüğünün söylenmesi bile, şu andaki Türkiye’de alevi Türk ile alevi Kürtleri, Sünni Kürt ile Sünni Türkleri kendi aralarında birleştirmeye yetebileceği gibi birbirine düşürmeye de yeter.
“Etnik sorunların dini birlik üzerinden çözülmesi” bugünkü bir politika olarak görünüyor. Ama içinde mezhep çelişme patlayıcısını taşıyarak...
Türkiye’nin sorunlarının çözüm alanı demokrasi ve laikliği koruma noktaları olmalıdır, ama boş gürültülü ve soyut “Türkiye yıkılmaz” güvenceleri verilen bir ortamda, bu tür sesler ne kadar duyulabilecek ?...
Karşı Karşıya Olan Büyükanıt ve Hükümet mi?
Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı seçimi, devlet yapısının ‘laik ulusal ’ renkten ‘İslami ümmet cumhuriyeti’ rengine geçiş süreciyle çok yakından ilgili. Ilımlı İslami kesimden bir Cumhurbaşkanı’nın seçimi ile birlikte, bu süreç kapanmış olmayacak belki ama, o yönde çok önemli bir mesafenin daha kat edilmiş olacağı açık.
Bu ise, yeni Cumhuriyet’in kurucu öğesi olan ordunun ve önemli ölçüde dönüşmüş de olsa, devlet yapısının özüne aykırı bir durum yaratacak.
Bu durum, iktidar çekişmesinin, AKP ile diğer partiler arasında değil de, esas itibariyle Ordu ile AKP arasında yürüyor olmasının da bir açıklamasını veriyor.
Biz burada sadece durum tespiti yapabiliriz. Gerçeği, gazete sayfalarına yerleştirdikleri fotoğraflarla değiştirebileceklerini sanan Berkan’lar, yanaktan makas alan ‘liberal’ler, istedikleri kadar hayal dünyalarında yaşayabilirler.
Var olan devlet yapısının, küresel sermayenin taleplerine tam bir uyumla yanıt veren ılımlı İslami modele dönüşmesine seyirci kalınması, bu devletin kurucu güçlerinin varlık nedenine aykırıdır. Üst komutanların bu dönüşümü kabullenmeleri durumunda bile, alt kademeleriyle ordunun sessiz kalması ihtimali üzerine bir hesap, Ankara’dan dönecektir.
Türkiye’de siyasi rejimin dönüşme olasılığı, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerle de çok yakından ilgili. Bugün artık Türkiye, “Irak’ın bölünmüşlüğünü” kabul edip etmeme noktasına kadar gerilemiş durumda. Kerkük, oradaki Türkmen’lerin varlığı bakımından, petrol kaynakları bakımından ilgilendirmiyor Türkiye’yi. Ya da yayılmacı amaçlar yönüyle.
Kerkük’ün, şimdiki adı “Kuzey Irak'taki Kürt Bölgesel-Federal Yönetimi” olan fiili Kürt devletinin içine dâhil olması, bu 'federal' devletin Irak’ın öteki parçalarıyla olan son hukuki işleminin de, bu noktadaki pamuk ipliğinden bağların da, son bulması anlamına gelecektir. O noktadan itibaren, şimdiki fiili bölünmesine karşın hala “Irak devleti” haliyle var olabilen bu yapıdan kâğıt üzerinde de bir eser kalmayacağı, artık anlaşılmış durumda.
Türkiye’nin zorluğu burada.
Ha o AB, ha bu AB ! Yaşasın Küresel Sermaye!
Ha o AB, ha bu AB ! Yaşasın Küresel Sermaye!
Belge'ler...ve Eski Toplumu Tanımanın Önemi
"Dinsizim Elhamdüllah" Çizgisinin Tartışılması..
Murat Belge'lerin Hıristiyanist ‘Ateizm’i ..
AB yolunda...“Hasan Abi”nin Türküleri...
Aydınlanma Konferansı'nda Oral Çalışlar
Oral Çalışlar: Aydınlanma Konferans'ından Riyad AB'sine!
İlhan Selçuk'a "Ergenekon", Oral Çalışlar'a Başbakan Uçağı! Oral Çalışlar'ın Uçuşları...
Ha o AB, ha bu AB ! Yaşasın Küresel Sermaye!
Oral Çalışlar: Aydınlanma Konferans'ından Riyad AB'sine! İlhan Selçuk'a "Ergenekon", Oral Çalışlar'a Başbakan Uçağı!
Dini Kimlik Gelişimi ve Laik'liğin Yorumları...
Cumhurbaşkanı Sezer'in Konuşması
Kakofonik Saldırı Ve Trajedimiz!

