YER ALTI MEZAR SARAYLARI VE ESKİ MEZAR TÜRLERI

24.10.04

 

Kiş’te, bulunan Uruk kıraliyet mezarını tam olarak tarihlemek kolay olmamakla birlikte, bulgular yine de bir fikir veriyor.(1) Mezar yerinde bulunan şekil yazı özellikteki bir taş tablet, saray mezarın erken dönem ürünü olabileceğini gösteriyor. Taş tabletin buraya bir başka yolla gelmiş olabileceği düşünülse bile, bulunan en eski saray mezarın MÖ. 3500 yıllarına, daha yeni olanların ise Ur Birinci Hanedanlık döneminin başlarına (MÖ. 2500) kadar uzandığı, yaklaşık olarak, saptanmıştır. Bu kazılarda, örneğin Bay J.Louis Huot'nun Sümer kıraliyet listesinde 'adını bulamadığı’nı söylediği kırallara ait mezarlar da bulunmuştu.(2)

 

Güneşte kurutulmuş kerpiçle yeraltına inşa edilen mezar, geniş bir alan üzerinde bulunuyor ve dikkatlice hazırlanmış çok sayıda oda barındırıyordu.(3)

Girişinde gösterişli bir (rampa) merdiven bulunan mezarın ana salonun tavanını tutan çok sayıda kolon bulunması, yapım mimarisinde yeni bir olguydu. Duvarlarda, insan, hayvan desenleri, zafer kazanılmış bir seferden dönüşte, elleri ayakları bağlanmış tutukluların kiralın önünden sürüklenmelerini gösteren resimler yer alıyordu. Mezar duvarlarına yapılı kil çalışma teknikleri hayranlık verici olmakla birlikte, özellikle insan desenleri oldukça geri düzeydeydi. Şekillerdeki insan tipleri, nerede ise Ur’da bulunanlarla aynidir. Desenlerde görülen uzun ve sivri sakallı erkekler büyük olasılıkla Akadlıydılar ama mezar mimarisi ve kil tabloların hazırlık tekniği, mezarların Sümer kültür ürününe bağlı olduğunu gösteriyordu.

 

Kıraliyet mezarlarında kullanılan teknik, niş sistemi, tavanın örtülmesi, eğimli duvar yapımı, kubbe ve kolon kullanımı, duvarları kireçle alçılama gibi özellikler taşımaktadır. Diyebiliriz ki, bu tekniklerin tümü, ancak binlerce yıl sonra Avrupa dünyası tarafından tanınacaktır. Mezarlık yapım düzeyi Sümer topluluğunun mimari alanda olduğu kadar genel olarak ulaştığı toplumsal gelişmişlik düzeyinin de bir yansıtıcısıydı.

 

Mezarlarda altın ve gümüş kullanımına tam olarak geçilmiş olduğunu da görüyoruz. Altın ve gümüş, eski Sümer-Babil toplumunun yaşamına gündelik bir kullanım aracı olarak değil, tümüyle dinsel, kutsal edimlerin bir öğesi olarak girmiştir. Bakır ise, o dönemlerde zaten yaygın bir şekilde kullanılıyordu. Bunun yanı sıra, mezarlarda, taş kupalar oldukça fazla, fakat değerli sert taşlardan yapılma kupalar azdı. Lapis Lazuli (mavi taş) ise neredeyse yalnızca kutsal edimlere ayrılmış gibidir.

Bay Wolley tarafından bu yörelerde bulunan yaklaşık 1800 kadar öteki mezar türleri ise, 1.50x1.20 ölçüleri civarında kazılmış çukurdan oluşmaktaydı. Ölü bedenler kamış örgü hasırlara sarılmıştı ve ölü, bedeninin bir yanı üzerine uyuyormuş gibi yan yatırılmıştı. Mezarlarda tahta tabut ender olarak kullanılmıştır. Tabutun tarihçesi ve anlamı bakımından önem taşıyan bir bulgu da, erken döneme ait olan kilden yapılmış, yuvarlak kazan turu tabutlardır. Ölü birey, bu yuvarlak kazan türü kil tabut içine, bacakları bükülmüş ve bir yani üzerine yatmış olarak yerleştirilmişti. Bu, ölü yamyamlığında kazan kullanımı döneminin artık geride kaldığını gösteren sembolik bir kalıntı olmalıdır.

 

Mezarlarda, taş, bakir veya kilden yapılma bir taş veya kupa, olunun dudaklarına yaklaştırılmış, sanki içmekteymiş gibi, bulunmuştur ve etrafına da kişinin 'özel eşyaları' bırakılmıştı. Kazıtcılarımız, bıçak, balta, çanak-çömlek bulguları, genellikle 'özel eşya' kategorisi içinde sıralamayı yeğlerler. Fakat bunun her zaman doğru olduğu çok şüphelidir. Mezara 'özel eşya' olan nesnelerin bırakılmaya başlandığı dönem, mezar kültünün; ölünün, 'uzun bir yolculuğa çıktığı' yorum noktasına ulaştığı döneme denk düşmüş olmalıdır. Erken döneme ait mezarlarda bulunan balta, bıçak, çanak-çömlek turu nesneler, ölen bireyin 'özel eşyaları’ndan çok genellikle tören katılımcılarının 'eşyaları' olmalıydı.(4)

 

Eski mezarların bir bölümünde, ölü bedenin yakıldığını gösteren izler bulunmuştur. Bu örneklerde ölen bireyin vücudunun sadece bir bölümü yakılmışa, daha çok da, sembolik yakma anlamında dağlanmışa benzemektedir. («on constate des signes apparents de crémation, comme si la partie supérieure du corps avait été en partie bruleé ») (Woolley) .

 

Ölüyü yakma geleneğinin çok öncelerden itibaren « tümüyle» kaybolduğunu düşünen uzmanlar icin şaşırtıcı gelen bu uygulama, Sümer-Babil toplumundaki «ateş kültünün» ölüm töreni unsuru olarak, bu aşamada da sürdüğünü gösteriyor. Ateş kültü, kaynağını, asıl olarak, eski toplumun kurbanını (insan dâhil) pişirme biçiminden alır. Sonraki dönemde bu yaygın kurban hazırlık biçimi, giderek dışlanır ve bireyin ateşle 'arınması' kutsal edimine dönüşür. Bıçağın ateşe sokulma yasağı da anlamını burada bulmaktadır. Aidiyet geçiş seremonilerinde, önceki bireyin bir yabancı olarak 'yakılarak öldürülme' işlemi, yerini, kişiyi öldürmeden ateşten geçiren sembolik ritüellere bırakarak kutsallaşır. Bu kültün eski biçimini Eski Ahit geleneğinde,'yakmalık sunu' uygulaması olarak buluyoruz. Kutsal tatil gününde etin ateşte kızartılmasının yasaklanması biçimindeki kutsal kural da bu çizgi üzerindeydi. Kimi eski kutsal edimin sonradan birer ceza uygulaması halini alması örneğinde olduğu gibi, bu gelenek Hıristiyan eğilimi üzerinden Avrupa’da, bireyi yakarak cezalandırıp öldürme seklinde sürmüştür. Abraham peygamber, oğlu İsak'ı 'tanrıya yakmalık kurban' olarak sunmak için Moriya'ya götürürken, bizzat kendisinin hazırladığı odunları (bu, oduna verilen kutsiyet göstergesidir) eşeğiyle taşımıştı. Bu odunlar, bıçakla kafası kesilerek tanrıya kurban edilecek 'ilk oğul’un, daha sonra da yakılması içindi. Burada, iki farklı kökenden ulaşan, kan akıtarak kesme ve yakma geleneği üst üste katlanmış olarak bulunur. (5)

 

İlyada da, Patroklos’un ölü bedenini yakma töreni için, tören katılımcıları, bütün bir gün, sabahtan akşama kadar, dağdan katırlarla odun taşımışlardı. Patraklos'un ölü bedenini yakmak için, böylesine çok odun taşımak, tören katılımcısının, cenaze törenine 'odunla katılması' geleneğinin var olması gerektiğine işaret ediyor. Cenazenin gömüldüğü mezarın üzerine toprak atma gelenekli toplumlar için geçerli olabilen 'toprağı bol olsun' sözüne karşılık, cenazeyi yakan toplumlar, bu sözü, 'odunu bol olsun' seklinde uyguluyor olmalıydılar. İsa’nın sırtında taşıdığı iki parça tahtadan oluşan çarmıh, bir yanıyla 'dünyanın dört köşesinin birliği’ni sembolize ederken, öte yanıyla da, yakma aracı olarak tahta-odunu temsil ediyor gibidir. Günümüzde, Fıransa’da, sadece kutsal günlerde, odun görünümlü pasta yapılması, yakma geleneğinin bir kalıntısı olsa gerektir.

Bulgular arasında, içi zift kaplanmış kayık biçimli tabut türü de bulunmaktaydı. Kayık tabut, icinde yiyecek olan çok miktardaki kil kupa ve kaplarla doluydu. Sonradan mezar üzerine yerleştirilecek olan yeme ve içme malzemesi veya aynı anlamda olan 'ölüm yemekleri',ölü bedeni koruyabilmek için, ölü sahiplerinin karşı tarafa ödediği diyettir. Yiyecek ve içecekler, ölü eti ve kanı'nın karşılığı olarak anlam bulur. Ölü yakınlarının, ölü yemeğinden yememe geleneği, daha eski dönemlerde ölü yakınlarının, yas dönemi boyunca yeme-içme yasağı biçiminde yürürlükte olmalıydı. Öncelikle iç yamyamlığı yasaklayan eski toplum, bunu, ölü bedene karşı yiyecek-içecek diyeti ödeme kuralı ile sağlamış olmalıydı. Mezar veya tabutlara konulan yiyeceğin, ölen bireyin öteki dünya gereksinimi için konulduğu yorumu çok sonra, eski toplum yamyamlığı ve onu aşmak için yapılanların anlamını iyice unutmuş olduktan ve unutturmuş olduğuna emin olduktan sonra, üretilmiştir. Kayık tabut modelini, aralarında suyoluyla ulaşımın bulunduğu Afrika kabilelerinin bazılarında da saptıyoruz. Kutsal kitaba göre annesi Musa’yı,'ilk oğul' olduğu için, Mısır’da öldürülerek kurban edilmesin diye, bir çeşit kayık beşiğe koyup Nil nehrine bırakmıştı. Assur yasalarında, zanlının 'nahıra girmesi',suçlunun 'bağlanarak nehire atılması' hükümlerini görüyoruz. Büyük olasılıkla, bu topluluklarda bir mezar kültü gelişmemiş olmalıydı. Çünkü bu topluluklar, ölülerini, nehir aracılığıyla defnediyorlardı.

 

Kayık motifi, Sümer-Babil tarihinde çok kullanılmıştır. Bazı Sümer tanrıları, genellikle kayıkla yolculuk etmişe benzemektedir. Nuh soyunun dayanıyor göründüğü Enki ve İnanna ( ?Eva ve Yehva bunun farklı okunması olmalı)'nın kayıkla yolculuk ilahileri bulunuyor. Tabanı zift dolu kayık tabut modeli, öyle anlaşılıyor ki, Sümerler tarafından kullanılmıştı ve bu kayık tabut modeli ile Nuh'un ('gemi') kayık modeli arasında da paralellikler var gibidir. Kuran’ın Tufan anlatımında 'kaynayan kazan' motifinin bulunması, kayık tabutla Nuh arası ilişki ihtimalini güçlendiriyor. Hıristiyan mozaiklerinde de, kayık motifi hayli kullanılmıştır.

 

Bulunan 'kuyu türü' mezarların birinde ise, bir şahıs sanki üzerine yukardan atılan bir cisimden kafasını korumak istercesine elini kaldırmış olarak ölmüş ve öylece de kalakalmıştı. Kuyu motifi Eski Ahit'te Yusuf ile ilgili olarak,'olum kuyusu' biçimiyle işlenmiştir. Eski toplumun, suçlu ilan ettiği sahsı uzaktan taslayarak öldürme uygulaması (sonradan şeytan taşlama olarak suren gelenek),öldürülen şahsa el sürülmesini engellemenin bir biçimi olarak ortaya cıkmış gibidir. Öldürülen şahsın kanını akıtmama veya ona dokunmama kuralının bir uygulama türünü, eski Moğol-Türk geleneklerinde, hasıra sarılmış bireyi sopalayarak veya kaburgaları ile boynunu kırarak öldürme şeklinde görürüz. Şehzadelerini sicimle boğarak öldüren Osmanlı, kendi aidi bireyin kanını akıtmama geleneğine dayanıyordu. Yeni Türkiye'nin darağacı uygulaması, bu tarihsel temele dayanır ve örneğin Fıransızların giyotin veya Arapların kılıçla, kan akıtarak, öldürme biçiminden ayrılır. Kuyu tipi mezar, eski Sümer-Babil uygarlığında, ölü ve canlı yamyamlığından uzaklaşmak isteyen görece uygar toplumun, bireyi uzaktan taslayarak veya kendi haline aç-susuz bırakarak öldürme uygulamasına uygun bir mezar turu olarak kullanılmış olmalıydı.

 

'Meş-Kalam-dug' olarak okunan kıralın yeraltı mezarı, öteki saray mezarlar gibi, toprak altında kazılmış geniş bir alanda kuruluydu ve tahta tabut ile sunu hediyelerden oluşmaktaydı. Meş-kalam-dug, başında altın bir kask taşıyordu. Kaskın özelliği, Kartal Kayası anıtında çizimi görülen Eannatum’un saç modelini yansıtmasıdır. Kask, enseyi, kulakları ve yanakları tümüyle örtecek şekilde hazırlanmıştı. İskeletin yanında iki çanak ile midye tarzı hazırlanmış ve üzerinde " Meş-kalam-dug" olarak okunan altın bir kandil; bir altın kama, gümüş kemer ve ona bağlı altın kama kılıfı, her birisi Meskalamdug'un bir yanına konulmuş iki balta, küçük üçgen altın parçalarıyla islenmiş bir bilezik, başka altın ve gümüş bilezikler, küpeler, altından bir boğa modeli ve Lapis Lazilu’den yapılmış ' yerde oturan dana' formları taşıyan iki boyun askısı, midye modelli iki gümüş idare, üzeri Lapis Lazuli ile islenmiş bir altın tarak bulunuyordu.(6)

 

Kıral mezarlığında yoğun bir şekilde insan kurban edilmişti.Ama bu 'kurban sunuş',ulaşılan uygarlık düzeyine oldukça uygundur. Mezarlığın dip ucunda, öyle anlaşılıyordu ki, oraya kadar canlı gelmiş veya getirilmiş ve orada, büyük olasılıkla zehirli bir içki aracılığıyla ‘ölmüş’ kadın ve erkek iskeletleri vardı. Bir diğer oda mezarda ise, bakır kask ve mızrak taşıyan mezarlık koruyucusu askerler de bu 'ölen'-'öldürülen' görevliler olarak bulunuyordu. Sarayın 9 kadın görevlisi de, sacları altınla kaplanmış olarak, sanki törensel bir hazırlıktan sonra, dipteki mezar odada 'ölmüş'lerdi.

 

Mezarda, insan kurbanların dışında her birisini 3 ineğin çektiği 4 tekerli iki ayrı kağnı, bir rampadan oluşan girişin tam karşısında, sürücüsü kağnının üzerinde oturuyor, inekleri yönlendiren yardımcı da hayvanların önünde duruyor olmak üzere, bu bicimde ölmüşlerdi ve cesetlerime bu şekilde kalmıştı. Aynı biçimde, inekler de kağnılara bağlı bir vaziyetteydi.

 

Bir diğer odada,kıraliçe Şubad bulunmuştur. Onun etrafında, kıraliçenin yardımcı veya hizmetkâr kadınları iki sıra halindeydiler. Her sıranın başında elindeki Harp’iyle bir çalgıcı bulunuyordu. Harpler, Lapis Lazuli ve altın işlemeli kutsal inek başı motifliydi. Çalgıcı kadının elleri hala çalgı aletinin ortasında, sanki çalmaya devam ediyormuş gibiydi. Çömelmiş vaziyette iki kadın, yatan kıraliçe Şubad’ın bas ve ayakucunda duruyorlardı.

 

Ölmüş bireylerden yaratılan canlı görüntülü yeraltı mezarına, kıraliçe’nin kıral kocası ile aynı anda 'ölerek' mi konulduğunu, yoksa kıraliçenin, doğal ölümünden sonra mı bu mezara taşındığını tam bilmiyoruz. Kocası ölen kadının kocası ile birlikte gömülme geleneği, büyük olasılıkla, çok daha sonraları, kurulan akrabalık ilişkileri uyarınca, kadının kendi toplumuna geri gönderilemez olmasına, tek kocalık biçimli evliliğin gelişmesine ve ölüm kültünün 'ebedi yolculuk' biçimindeki kavranış evrimine vb. bağlı olarak uygulama alanına girmiş olmalıdır.

 

Bu tur bir mezar kurgusu ve törensel cenaze defini, kuskusuz, birçok bakımdan bilgi vericidir. Bay L.Woolley, Ur Kıraliyet mezarını bulmuş bir kişi olarak, ilk yorum hakkına sahipti. Bu hakkını doğru bir yorumla taçlandırabilirdi de. Ama bu hak yanlış yargılar ileri sürülerek kotu bir şekilde kullanmıştır. Bay Woolley bir bilim adamı olarak değil, bir yargıç edası içinde, “Tanrıların en güçlüleri bile böyle bir ayin istememişlerdi” diye hüküm vermeyi tercih etmişti.

 

Bulunan bu mezarda toplu bir insan kurban ayini gerçekleştiği açıktır. Bu ayin sırasında şiddet kullanılmadığı, kan akıtılmadığı da anlaşılıyor. Her kurban elinde bir içki kadehi tuttuğuna göre, mezarda toplu bir intihar, örgütlenmiş bir ölüm söz konusuydu. Bilim adamının ödevi, üstelik Bay Woolley gibi, kendi elleriyle kazarak ortaya çıkardığı bir bulguyu, “olmamalıydı” diye yakınarak tanıtma yerine, öyle olmuş olan gerçekliğin nedenlerini açıklamaya çalışmak olmalıydı.

Bay Woolley bir an icin bile olsa, insan ve hayvan kurban edilmesinin yanında, kağnıların bu mezarda ne işi olduğunu sorma gereği hissetmişe bezemez. Oysa yeraltı kıraliyet mezarlığının bütün sahnesi, deyimlerini hala kullandığımız “uzun bir yolculuğa çıkma” temasına uydurulmuştur: Kıral da, kıraliçe de, kağnıları, görevlileri ve koruyucu erleriyle birlikte ’sonsuz bir yolculuğa çıkmış’lardır ,"ebedi istirahat evinde sonsuz uykularında”dırlar.

 

'Ölümün gizlenmesi',ölü yamyamlığından kurtulmak isteyen eski toplumun çözüm araçlarından birisiydi.

 

safakacmaz@yahoo.com

 (1) Kiş'te bulunan Uruk kıraliyet mezarlığının, eski toplumda dönüşümlü yönetimle ilişkisine geçmeden, mezarları ve onların yapısını yakından görmek belki daha açıklayıcı olacaktır. Böylece, eski Sümer-Babil toplumunda kurulmuş ittifakların hangi uygarlık aşamasında ortaya cıkmış olabileceğini mezarlık kültünün seviyesi ile karşılaştırmalı olarak ele alabiliriz.

 

'Yeraltı dünyası',Hades, 'büyük yeraltı', '7 kapılı yeraltı dünyası', Dumuzi ve İnanna'nın yeraltında bulunması ve Odisseia’da yeraltında görülen ölülerin anlatımları ile Sümer yeraltı mezar saraylarının yapısı ve o dönemdeki Sümer aktarımları arasında önemli paralellikler bulunuyor.

 

(2) Bay J.Luis Huot, eski toplumun bireylerinin 'özel adi' konusunda oldukça ısrarcıdır. Ama bu, en azından başlangıçtaki 'ismin' sınıflayıcı veya konum belirleyici tanımlamalardan başka bir şey olmadığını hesaba katmayan bir ısrara dayanıyor. Öte yandan da, yeraltı mezarlarında rastlanılan ve fakat 'kıraliyet listesinde yer almayan isim' konusuna iki noktadan yaklaşılmalıdır:
 

Bu durumda, ya, eski tarih aktarıcılar, kıralları kendi soy kütük çizgilerine göre değerlendiriyorlardı ve bir başka toplum birimce kıral sayılan birini kıral kabul etmiyor olabilirlerdi. Ya da, doğrudan doğruya, eski tabletlerin kıral yazımları farklı harf veya ses değeri ile ve birçok halde de yanlış okunarak, yeni tabletlere geçiriliyordu. Eski toplumun yapısı ve ele geçen tabletlerin farklı okuma ve yeniden yazılma süreci, bu iki olasılığın da hesaba katılmasının gerekli olduğunu gösteriyor.

 

 

(3) Bay Woolley, mezarlıkta kullanılan kerpiçlerin ön veya üst yüzeyinde iki parmak izi bulunduğunu, bu izlerin kerpiç yas iken âlinmiş olmasına bağlı olabileceğini söylemektedir. Bu açıklama pek ikna edici görünmüyor.

 

Parmak izi örneklerine, bir başka bicimde, Fıransız eski mezarlarında kirilmiş olarak bulunan kupalar üzerinde de rastlanmıştı. Mezarlığın hemen yakınındaki bir atölyede hazırlandığı anlaşılan bu kupalardaki parmak izinin, atölye sahibinin son hareketine, yani onu yas iken eline almasına bağlayan açıklamalar da beni daima tedirgin etmiştir.

 

Lasceaux mağaralarında, negatif ve pozitif el damgalarında saptanan adanmış kesik parmak olgusunu «egzama vakası»na bağlayan uzmanlarımızın bulunduğu ortamda, kil ve kerpiç üzerindeki parmak izlerini, imalatçının son hareketine, kasnaktan veya kalıptan almasına bağlayan yorumlara şüpheyle bakmak icin çok neden var. Kilden yapılma kupalarda, teknik olarak neden yalnızca tek parmak izi bulunduğu açıklanmış değildir. Oysa kupalarda başparmak izi bulunuyordu. Mühür yerine geçmek üzere 'parmak basma' uygulaması eski olmalıdır. Kupa sahibi cenaze tören katılımcısının, törene katıldığını kanıtlayan kupasına parmak basıyor olduğunu düşünmek mümkündür. Hangi biçimi almış olursa olsun, mühür, bir sahiplenme işaretiydi.

Kerpiç, eski Sümer-Babil topraklarında ve Anadolu’da hala kullanılan bir yapım malzemesidir. Sümer örneği bakımından,"iki parmak" izi uygulamasının, kerpiç hazırlık aşamasında kullanılan tekniğin zorunlu bir sonucu olup olmadığını bilmiyorum. Buna karşılık, sahiplenme anlamındaki ”el basma” geleneği, hala, konutların beton veya çamur duvarlarında devam etmektedir.

 

(4) Günümüzde, Anadolu’da, defnedilmeden önceki süre icinde, ölen bireyin kefene sarılı vücuduna, göğüs veya karni üzerine bir bıçak konulduğunu kişisel gözlemlerimle biliyorum.

 

(5) "Daha sonra Tanrı İbrahim’i denedi. "İbrahim!" diye seslendi. İbrahim, "Buradayım!" dedi.

Tanrı,

-"İshak’ı, sevdiğin biricik oğlunu al, Moriya bölgesine git" dedi, "Orada sana göstereceğim bir dağda oğlunu yakmalık sunu olarak sun."

İbrahim sabah erkenden kalktı, eşeğine palan vurdu. Yanına uşaklarından ikisini ve oğlu İshak’ı aldı. Yakmalık sunu için odun yardıktan sonra, Tanrı’nın kendisine belirttiği yere doğru yola çıktı." (Eski Ahit)

 

(6) Burada, Sümer-Babil geleneğinin etkili olduğu Ortadoğu toplumlarında kız-delikanlı sevda veya masal anlatımlarında yaygın olarak kullanılan "tarak hediyesi" ile saç modeli arasında bir ilişki bulunduğuna dikkat çekmekle yetinelim. Saç kutsiyeti, saç kes(me)me, damat tıraşı vb. eski toplumun sac modeliyle de belirlenen bireyin aidiyet tanımlarından biri olduğunu gösteriyor. Tarak, bu bağıntıda, aidiyet dönüşümünde kullanılan bir araç olarak öne cıkmış olmalıdır.

 

 

Yorum Yaz