
Süleyman Ateş, “Kuran'ın İman ve Ahlak prensipleri” başlığını verdiği yazısında, İslam’a ve onun peygamberinin evlilik anlayışına ilişkin açıklamalarda bulunuyor.
S. Ateş’in bir bayan okuru S.E., kocasının “son zamanlarda namazdan soğuduğunu” belirtiyor ve Ahzâb Suresi’nde Peygamber’e evlenme konusunda öteki Müslümanlardan ayrı haklar tanındığını görünce bu durumu sorgulamaya başladığını da ifade ediyormuş…
Süleyman Ateş, işte bu konulara karşı başlıyor açıklamalar yapmaya!
Ama ne biçim açıklamalar!
Bu “derin bilgiler”de , “her şey var”, ama bir mantık yok!
Hatta sağlam bir hukuki, bilimsel vicdan bile yok!
S. Ateş , önce, tipik “İslami açıklama”dan yola çıkarak, sözlerinin “inandırıcılığını” Allah aracılığıyla güçlü kılmaya çalışıyor: Allah istememiş ise, kişi inanamaz...
Çünkü onun inanıp inanmayacağına Allah karar vermiştir!
Bu ne biçim bir mantıktır böyle?
İnsanın İman’ının da, İmansızlığının da sorumlusu Allah ise, kula ait olmayan bir seçimden ötürü kulunu cezalandırma hakkını kendinde nasıl buluyor?
Burada bir adalet, mantık, vicdan öğesi var mı?
Burası son derece önemli bir konudur ve aslında, Turan Dursun'u “eğitimli olmamak”la suçlayan “eğitimli” Süleyman Ateş'ler, böyle bir yaklaşımın “sorun”lu olduğunu bilecek kadar Allah tarafından “akıl” ile beslenmişlerdir.
Fakat aşağıdaki nedenlerle, günümüzün mantığına uymasa da, onlar hem İslami yaklaşımı savunmak zorundadırlar ve hem de, bu onların, “...zaten sana ne söylesem, inanmazsın, Allah sana “iman”ı nasip etmemiş…” uydurmacasına sığınmalarını da sağlamaktadır.
Kuran’daki anlatımlara göre, daha “Yaratılış” sırasında, Allah, Adem’e secde etmeyi reddeden Şeytan’ın kendisine verdiği akıla uymuştu ve “Kıyamet Gününe” kadar, Şeytan”ın varlığını ve onun insanları “baştan çıkartma” hakkını tanımıştı !..
Ayrıca İslami konsepte göre, "Cennet'e sağ taraftakiler", Cehennem'e ise "sol taraftakiler" gideceklerdir…
Bu bakımdan bir bölüm insanın daha baştan Cehennem'lik olarak yaratılması inancı da Allah’ın baştan kurgulamış olduğu bu yapıdan kaynaklanmaktaydı!
Aslında İslami iman çağrıları biraz beyhudedir…
Çünkü, Cennet ve Cehennem bölükleri, baştan kesilmiş!
Bu durumda, “eğitimli” Süleyman Ateş'ler, kavurucu Ateş'lerin sönmediği Cehennem'in müşterisiz kalmayacağını biliyorlar!
Süleyman Ateş’e inanılacak olursa, S.E’nin kocası, daha anasının karnına düşerken, Allah tarafından “iman nasibi”nden yoksun kılınmış!
S.E rumuzlu bayanın kocası kaderine küssün!
Süleyman Ateş, okurunun kocasını, defterine şimdiden "Cehennemlik" olarak yazmakta pek tereddüt etmiyorsa, bu nedenlerledir.
Böylece S. Ateş, bir yandan, Allah'ının kurduğu ve pek de adaletli görünmeyen sistemi savunuyor...
Öte yandan da, özel açıklamalarının inandırıcı olmayışını gizlemiş oluyor…
Öyle ya!
Hem Doktor, hem Prof. ve hem de eski Diyanet başkanı bile olan Süleyman Ateş ulemamız, ağzıyla kuş tutacak olsa bile, bu bayanın kocası bir sefer, nasıl olsa, İman'dan nasibi olmayan biri olarak doğmuş!
Allah ona “İman nasib etmemiş” !
Böyle insanlar “iman nasibi” olmadığı için Süleyman Ateş’ler ne yazsalar “inanmayacak”tır nasıl olsa!
Ama bir dakika…Süleyman Ateş...
Söylediklerinize veya Kuran'ın iç çelişmelerine takılanları "bunlar imandan nasipsiz" diye ilan ederek, tartışma konuları hakkında ikna edici, bilimsel yanıt verme yükümlülüğünüzü ortadan kaldıramazsınız !
*-*-*
Süleyman Ateş’in burada da ilk yaptığı iş, kavramları, [...“sinsice” demeyelim belki ama...] üstü kapalı ve özleri görünmeyecek tarzda aradan geçiştirerek kullanmak ve bir dizi konuyu bilince çıkartmadan kaydırmak oluyor!
Muhammed'in evlilikleriyle ilgili, hemen her gerçeği en ince kavramlar ve mantık oyunları kullanarak çarpıtmayı deneyen Süleyman Ateş, buradaki konumuza da, “Muhammed 13 kadınla fiilen evlendi” diyerek işe girişiyor.
Ne demektir “fiilen evlenmek” ?
“Fiili olmayan” evlilik nasıl bir şeydir?
Süleyman Ateş, burada, Padişah’ın Harem’deki hangi cariyesi ile “fiilen yatıp yatmadığını” izleyen harem ağalığı rolüne soyunmak yerine, neden “Muhammed’in nikahlı karıları” tabirini kullamıyor…
Hatta doğrudan “Muhammed’in karıları” demek yolunu seçmiyor?
Süleyman Ateş, bu yöntemle Muhammed’in “fiilen yatmadığı karıları” da olduğunu mu söylemek istiyor ?
Yoksa Muhammed’in “nikahlı olmayan” cariye karılarını da bu “13 kadınla fiilen” evlendi cümlesinde mi gizlemeye uğraşıyor?
Böyle yöntemler kullandıktan sonra, iman ve ahlak ilkeleri üzerine bir de utanmadan ahkam kesmek diye buna denir herhalde!
Konuları ve gerçekleri yüreklice ortaya koymak yerine kelime cambazlığının kurtarıcılığına sığınan S. Ateş’in bu konulardaki tutumlarını diğer yazılarımızda ele almıştık.
Yazısının daha ilerisinde, “13 kadınla evliliği”ni yaşı 50'sini geçtikten sonra yapan Muhammed'in “asıl amaç”ının nikah yoluyla İslam’ı yaymaya çalışmak olduğunu söyleyen Süleyman Ateş, bu noktada da gerçekler yerine yine imaları, palavra ve yalanları geçirmektedir.
Önce “ima konusu”…
S. Ateş, Muhammed’in yaşının 50’yi geçmesini devreye sokarak, herhalde, “insani, erkeksi nedenler”in bu evliliklerdeki rolünü güya gizlemeye çalışıyor olmalı...
Peygamberliği 40’ında ilan olunan; iç güveyisi ve varlıklı olmayan birisi için, neden geç olsun? Üstelik, “sahih hadislerden” öğreniyoruz ki, Allah, Muhammed’in evlilik ve cinsel yaşamıyla çok yakından ilgiliydi ve ilgilenmeye de devam etmiştir hep...
Süleyman Ateş’in, Muhammed’in evliliklerinin "ittifak kurmaya yönelik olması" tespiti, bu noktada belli ölçülerde doğrudur ama, o burada da, Muhammed’in oğulluğu Zeyd'i boşatıp gelini ile evlenmesi ile, “İslam’ı yayma hedefi” arasında nasıl bir bağ olduğunu da açıklamak zorundaydı!
Yenmiş olduğu kabilelerden cariye olarak eline düşenlerin en güzellerini nikahına alarak veya cariye olarak “fiilen” yatağına almanın “İslam’ı yayma” ile hangi bağı olduğunu da anlatmak zorundaydı..
Bunları yapmadığı sürece Süleyman Ateşlerin , palavra ve yalanları “iman ilkesi” edinmişlerden olduğunu ilan etme hakkımız doğacaktır ve böylelerinin durumu “imansızdan” daha beter olur!
S. Ateş , “ince” tezgahlarına devam ediyor: Güya Muhammed, nikahlı karılarını boşarsa, bu kadınlar sokaklarda perişan mı olsunlar mış!
Yeri gelince Dört kadınla evliliği, dul kadınlara iyilik diye satan, bu İslam’i ulemada, uydurmaktan bol bir şey yok…
Sağ yanına yatıyor bir yalan…
Sol yanına yatıyor tam tersi bir yalan!
Muhammed, kendi dışında on-onbeş karılı olan herkese o kadınları boşattırmış ise, peki o kadınlar sokakta mı sürünmüşlerdi!
Fuhşun yasallaştırılmasından başka bir şey olmayan “Muta nikahı”nı hem meşru gören ve hem de “Müta yapanlar”a “ücretini” ödeten Kuran, boşatılan kadınlara uygun bir nafaka bağlanmasını emrederdi ve bu geçici sorunu bir şekilde çözebilirdi!
Muhammed, yaşarken onlara bakacak kadar mal-para varlığına sahipse, onları boşayınca da bu varlığının bir bölümünü nafaka olarak ayırabilirdi... vb.
Süleyman Ateş, son salvosunda da, peygamber karıları, ümmetin anası oluyor diye onlara evlenme yasağını savunuyor?
Peki o gelini’ni karılığa aldığında, babası yerine mi geçmiş oluyordu?
Süleyman Ateşlerin “hazreti Aişe anne”leri , Muhammed öldüğünde, “bir hesaba göre” 20’sine, “öteki hesaba göre” ise 30’una varmamış bir kadındı…
“Ümmet Valideliği” adına bu tür genç kadınların yaşam boyu “dul” bırakılmalarını Allah kanununa bağlamak da, Süleyman Ateş’lerin ahlak ve vicdan ilkelerinin neler olduğunun işaretlerini veriyor.
Mızrakların ucu çuvaldan dışarı çıkıyor, Süleyman Ateş...
Artık, çuvalını onar biraz ve daha “ince” ve daha “işlenmiş” yalanları sırala!
*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-
Kur’ân’ın iman ve ahlak prensipleri
Süleyman Ateş
http://haber.gazetevatan.com/haberdetay.asp?Newsid=134941&Categoryid=4&wid=31
OKURUM S.E., eşinin son zamanlarda namazdan soğuduğunu belirtiyor.
Ayrıca eşinin Ahzâb Suresi’nde Peygamber’e evlenme konusunda öteki Müslümanlardan ayrı haklar tanındığını görünce bu durumu sorgulamaya başladığını da ifade ediyor ve Ahzâb Suresi’ndeki ayetin açıklamasını istiyor.
*EŞİNİZ, 1400 yıl öncesinin şartlarında Peygamberin aile hayatına takılıp kalacağına, Kur’ân’ın insanlara getirdiği ahlak ve iman prensiplerini okusa daha iyi olur. İman, Hakk’ın nasibidir. Nasibi yoksa inanmaz. Bilse de inanmaz. Bahane çok.
Söz konusu olan Ahzâb Suresi’nin 50’nci ayeti geldiği zaman Peygamber zaten ayette sözü edilen o hanımlarla evliydi. Ortadoğu toplumlarında bir erkek, istediği kadar kadınla evlenebilirdi. Kur’ân, buna bir sınır getirdi ve bir erkeğe dört kadınla evlenme hakkı tanıdı. Bundan fazla kadın almış olanlar, dörtten fazlasını boşamak zorunda kaldı. Ama onlar sıradan insanlardı.
Peygamberimizin de o zamanın şartları gereği hanımları çoktu. 13 kadınla fiilen evlendi. Bu evlilikleri de 50 yaşından sonra oldu. Asıl amaç nikâh yoluyla yakınlıklar kurup İslâm dininin süratle yayılmasını sağlamaktı.
Sıradan insanlar değildi
Peygamberimizin evli bulunduğu hanımlar sıradan insanlar değildi. Bunlar ileri gelen kişilerin, kabile reislerinin kızlarıydı. Nisa Suresi’nin 4’üncü ayetiyle evlenilecek kadın sayısı dörtle sınırlanınca çok kadınla evli olanlar 4’ten fazlasından ayrıldılar. Onların boşanmış kadınları başka erkeklerle evlenebilirlerdi.
Peygamberimizin durumu farklıydı. Çünkü bu ayette Peygamberin hanımlarının, diğer müminlerin anneleri olduğu belirtilmektedir. Peygamber boşarsa bu kadınlar ne olacaktı?
Başka erkeklerle evlenmeleri yasaktı. Çünkü onların anneleri durumundaydılar. Peygamberin bunları boşaması demek, sokağa terk etmesi, perişan hale düşürmesi demekti.
Ayette Peygambere özgü olarak evli bulunduğu kadınlarını yanında tutma hakkı tanınmış oldu. Bu, Peygamberin çıkarı için değil, o kadınların perişan duruma düşmelerini önlemek içindi. Bu, Peygambere tanınmış bir ayrıcalık değil, müminlerin anneleri olan hanımlara Allah’ın bir lütfuydu. Konunun doğası gereği böyle olmalıydı. Siz büyük bir liderin karısının ondan ayrılıp sıradan insanlarla evlenmesini doğru bulur musunuz? Hele bu lider peygamber olursa durum daha nezaket kazanır.
*-*-*-*-*-*-*

