
Cide - 1956/ 2009
Şair, yazar Süha Tuğtepe'yi maalesef tedavi gördüğü Almanya'nın Hannover kentinde bu sabaha karşı kaybettik. (24 Haziran 2009)
Süha Hannoverde uzun zamandan beri kanser tedavisi görüyordu.
( Hasan Burgucu )
Kaybettik...
" Kaybettik"...deriz hep...
Bulacakmışız gibi "yitirdiğimizi" yeniden..
Ama ne biz buluruz yeniden yitirdiğimizi..
Ne de "yitirdiğimiz" gelip bulur bizi, yaşarken.
Neden öyleyse bu iç çekiş,
üzüntü, kasvet,
Yaşarken buluşmak varken...
Safa Kaçmaz
-*-*-*-*-**-*-*-*-*-*
Hep otoriteye başkaldırdı
Son şiirleri 'Adam'dan 'Güzelhayvan' adıyla çıkan Süha Tuğtepe; ezberletilmiş yaşamalara hep karşı çıktı. 10 yıldır Almanya'da yazan Tuğtepe, kitap bastırmak için Türkiye'ye geliyor
CELAL BAŞLANGIÇ
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=158952
Anımsadığı ilk büyük sevinci ilkokuldan sonra parasız yatılı olarak öğretmen okuluna gitmesiydi. İki nedeni vardı. Birincisi, Kastamonu Göl İlköğretmen Okulu'na gitmesi düşlerinde kurduğu yolculukların bir parçasıydı. Cide'de emekli gemicilerin gittikleri ülkelerle ilgili anılarını atlastan izleyerek kurduğu düşler gerçeğe dönüşecekti.
İkincisi de, yatılı okulda babasız büyümenin kendisine kazandırdığı değerlerin ne kadar hoşuna gittiğini görecekti.
"Bir babaya özenmek yerine yüzlerce babaya özenmek daha çekici geldi hep bana. Tatillerde 'Baba' denen 'emir torbası'nın saçma sapan yaptırımlarıyla yüz yüze geldikçe yatılı okula dönmek için can atardım. Bu nedenle evde büyüyen çocuklardan arkadaş edinemedim. Sıkılıyordum onlardan. Ev hayatını hâlâ bilmem. Ekmeği, domatesi, hıyarı, fasulyeyi her seferinde unuturum. Bunu kavradığım gün benden aile reisi olmayacağını iyice anladım."
Göl İlköğretmen Okulu eğitim yapısıyla Gölköy Köy Enstitüsü'nün tam devamıydı. Burada öğrendi Süha Tuğtepe 'insanın insanı sömürmediği, ezmediği bir dünyayı sevenlerin solcu olduğunu'.
"Verili olanı yaşamamaya karar verdiğimde son sınıftaydım. Öğretmenlik yapmak istemiyordum. Maaşlı çalışan insan olmak istemiyordum. Amirler ve emirlerle yaşamak hiç istemiyordum. Üniversite sınavlarına girip kazanınca da ver elini İstanbul. Ekonomi ve işletme okudum. Üniversite bitince yine verili olanın dışında kalma duygusu ağır basıyordu."
12 Mart sonrası yeniden esmeye başlayan özgürlük rüzgârına bırakmıştı uzun saçlarını. "Daha üstümüzde 68 kuşağının, çiçek çocuklarının kokusu vardı" diyor Süha. Beatles, Joan Beaz dinliyorduk. Troçkistleri izliyordum. Şiirler, öyküler yazıyordum. Yazdıklarımı Memet Fuat'a götürüyordum. Türkiye Yazıları dergisinde ilk şiirim yayımlanınca iyice cesaretlendim."
1980'e doğru rüzgâr artık askeri bir darbeden yana esmeye başlamıştır. Karakolda polis, sokakta eli silahlı 'ülkücüler' işkenceden katliama kadar uzanan bir çizgiye tırmandırmışlardır 'solcularla mücadele'yi.
"Sokakta infaz, karakolda işkence vardı. 1978 yılında Fatih'te bir akşam vakti arkamdan ateş açan ülkücü faşistler iyi nişan alabilseler ve iyi koşabilselerdi şu anda yaşamıyordum. Fatih itfaiyesinin arkasından Haliç'e, oradan Balat'a kadar kovaladılar. Vızıldayarak yanımdan geçen kurşunlar denk gelmedi ve bu yüzden halen yaşıyorum. Tesadüfen yani. Bu duyguyu yıllardır atamadım. Ölümle yüz yüze gelmeyen ne söylemek istediğimi hissedemez."
Üniversite yıllarında karar vermişti kitapçı olmaya. 1980'lerin başında, herkesin kitaptan korktuğu bir süreçte Teşvikiye'de bir kitap tezgâhı açtı Süha. Bir de giriş katı ev buldu. Zor gelmişti iki anahtarı kullanıp eve girmek. İhsan Yüce'ye özenip iki anahtarını da attı denize. Artık Yüce gibi pencereden girip çıkıyordu evine.
İşte Akademi Kitapevi Ödülü de alan ilk kitabı 'Yüzler ve Zarflar' bu sürecin, 75-82 yıllarının ürünüdür. En mutlu yıllarını Teşvikiye'deki kitapçı tezgâhında yaşadığını söylüyor Süha. "Kitaplardan kurtulmak isteyenler beni çağırıyorlar, para bile istemiyorlardı. Ben de okumak istediklerimi eve ayırıp, kalanını serip tezgâha satıyordum."
1985'e doğru İbrahim Eren'le birlikte Radikal Yeşil Parti'yi kurma serüvenine katılır Süha. Bir yandan da Emil Galip Sandalcı'nın başkanlığındaki İHD'nin çalışmalarına destek vermektedir.
Çocukluk arkadaşıdır İbrahim Eren.
Uzun yıllar yurtdışında yaşadıktan sonra Türkiye'ye dönmüştür. Amacı feministler, yeşiller, ateistler, eşcinseller, askerliği reddedenler gibi grupların platform hareketini yaratmaktır. Düşünceleri ilginç gelmiştir Süha'ya. Ama hiç de öyle algılanmazlar.
"Basın kısa sürede partiyi bir eşcinseller hareketi gibi göstermeye başladı. Bir sabah uyandığımda Günaydın gazetesinde avukat Uğur Olca ile yan yana çekilmiş sakallı fotoğraflarımızın altında 'Travestiler Taksim Meydanı'nda açlık grevine başladılar' haberini gördüm. Sonra bir eşcinsele ÖP adında parti kurdurup rakibimizi bile yarattılar. Yüreklerinde insanların yaşadığı vahşetle ilgili küçücük bir duygu bile yaşamayan bu insanlar sadece boyalı sayfalarını satmak uğruna eğlendiler bizimle. Maçoları üzerimize saldırttılar. İbrahim tutuklandı. Hapishanede şişlendi. İşyerinin önünde bıçaklandı. Bu hava iğrendirdi beni."
İkinci kitabı 'Düşler ve Seyrek Zamanlar', toplumun bir türlü kurtulamadığı aile reisi, komiser, komutan, başbakan, bakan, tanrı gibi birbirine sıkı sıkıya bağlı erkek otoritelerin birey üzerindeki yaptırım gücüne bir başkaldırıydı. Yunus Nadi Şiir Ödülü Jürisi bu çalışmasını mansiyona değer buldu.
Düşün dergisinde yazdığı şiirlerinden dolayı dincilerden yoğun tehdit alınca Kuşadası'na gidip kitap tezgâhı açmaya karar verdi. Gittiğinin birinci ayında dönemin Belediye Başkanı Ergin Berberoğlu'nun danışmanı oldu. Ayrı bürosu olacaktı. Saçına, sakalına karışılmayacaktı.
"İlk kez ülkede politikanın ne kadar iğrençliklerle dolu olduğunu gördüm. Özal, yıldızlı otellerin imar iznini bakanlığa bağlamıştı. Yıldız alan istediği kadar kat çıkıyordu. Kuşadalılar bu izni bizim verdiğimizi sanıyordu. Bir anda oy oranımız yüzde 10'lara düştü. Çözüm bulalım diye şehrin hemen arkasındaki yedi hektarlık araziyi imara açtık. Ben ömrümde böyle bir şeyi ne gördüm, ne yaşadım. Bir anda oy oranımız yüzde 70'e çıktı."
1990'da İstanbul'a döner Süha. Teşvikiye'deki tezgâhını yeniden açar. HEP hareketi yeni başlamıştır. Milletvekili Mehmet Ali Eren'in kardeşi Dilaver ile Şişli ilçesinde farklı bir parti anlayışı kurmaya çalışırlar. Farklı kesimlerin platformunu yaratmayı amaçlarlar. Bu serüven de partinin kongreleri sürecinde Öcalan'ın gazetelere verdiği "Birileri HEP içinde platform falan diyordu, hallettik" demeciyle sona erer.
Almanya yılları
1994 yılında Almanya'da öğretmenlik yapan bir kadınla tanışır. Süha'ya "Almanya'ya gelenler gibi para peşine düşüp yazmayı bırakacaksın gelme. Ama yazmayı sürdürmek istiyorsan lütfen gel" der.
Şaşırmıştır. İçine işler o sıcacık cümle. O cümlenin ardından gider Almanya'ya. Evliliğinin üçüncü ayında bir gece bir meyhanede sabaha kadar içip hem evli olduğunu, hem de Almanya'da olduğunu unutur. Bindiği taksiye "Teşvikiye'ye" der. Alman taksici anlamaz. Ama Süha burada başka bir şey anlar. Çekip karşısına üç aylık karısını anladıklarını anlatır: "Aile duygusu bana uygun değil. Benden bırak aile babalığını, iskele babası bile olmaz. Hangi kadın güvenir de bağlar teknesini."
Artık Almanya'da sadece yazmaktadır Süha. 1996'da üçüncü kitabı 'Sürgün Mozaik' yayımlanır. Bu kitabında Türkiye'de kırıntısı kalmış azınlıklar için yazdığı şiirler vardır. Dördüncü kitabı 'Piton Üşümesi' 2000'de yayımlanır.
Süha Almanya'da 10 yıl içersinde üç şiir kitabı, üç öykü kitabı ve bir roman yazar. Yazdıklarını bastırmak için Türkiye'ye gelir. Bu gelişinde de Adam Yayınları'ndan beşinci kitabı 'Güzelhayvan'ı çıkarır.
"Ne kadar güzel hayvan olmak istediysem onu yazdım" diyor Süha. "Kutuplar
arasında çizgileri/tuz kokulu/gizlenmiş çocukları/iyi bilir/insanın güzelhayvanını"
Sırada basılacak yeni kitapları var Süha'nın. Yenilerini de yazmayı sürdürüyor. Yani Süha otoriteye başkaldırıyor hâlâ!
**-*-*-*-*-*-*-

