DİNÇER ŞEREF İstanbul
http://www.milliyet.com.tr/2007/03/03/guncel/gun09.html
İstanbul Müftülüğü, yemeğin sol yerine sağ elle ve az yenmesini tavsiye eden "Sofra Adabı" başlıklı hutbesinden geri adım atmadığını, dün tüm camilerde okutarak kanıtladı. Müftülüğün gönderdiği hutbeyi okuyan imamlar, cemaate sağ elle yemek yemesini tavsiye etti.
Müftülüğün, önceki hafta camilerde okutulacağını açıkladığı hutbe, birçok kesim tarafından eleştirilmişti. Müftü Yardımcısı İsmail İpek de, "Hep Batılıların yaptığını mı yapacağız? Yemek yemenin de bize ait bir üslubu vardır" sözleriyle hutbeyi savunmuştu.
Dün Sultanahmet Camii'nde de cuma namazı öncesinde cami imamı Emrullah Hatipoğlu, sofra adabı hutbesini cemaate okudu. Hatipoğlu, orjinal metne bağlı kalarak, sofraya oturmadan önce ellerin sağlık açısından da gerektiği gibi iyice yıkanmasını, yemeğe başlamadan önce besmele çekilmesi gerektiğini söyledi.
Yemeğin sağ elle yenmesi gerektiğini söyleyen Hatipoğlu, yemeğin kötülenmeyeceğini söyleyerek, "Sağ elle yiyip içmek de bir başka edeptir" dedi.
ANTALYA DHA
Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, hutbenin basına yansımasının ardından şunları kaydetmişti:
"Bunu nereden çıkardılar, anlamak güç. İstanbul'dakiler masa başında iş üretmek istiyor, bu olmaz. Gündemimizde daha önemli şeyler var. Öncelikli olarak okullardaki şiddete yönelik neler yapabiliriz, bunları konuşmamız lazım."
***
Daha önce Diyanet yapısı içinde bazı yetkililer, İstanbul görevlileri yemeğin “sağ veya sol elle” yenmesi konusunu gündeme taşımışlardı. Bunu, Diyanet başkanının, “daha önemli” konuları öne sürerek bu tür açıklamalara karşı çıktığı ( veya şimdilik geçiştirmeye çalıştığı ) haberleri izledi.
Diyanet’in, “daha önemli konular” gerekçesi, onu her zaman zor durumda bırakmaya devam edecek. İlahiyatçılarımız Kuran’ı, onun parçalarını gerektiği bilimsellikle ele almadıkları sürece, “Kitap”a bağlılık, bu alanlarda zaferle ilerleyişini sürdürür; buna şüphe yok.
Kuran veya o doğrultudaki içtihat yaklaşımlarının söz ettiği kavram veya kurumlar, sadece Muhammed zamanında ortaya çıkmış değillerdi. Bu bakımdan onların ne anlattıklarının yorumunda, önceki kaynaklara dayanmak önem taşıyor. Musacılığın Kitabı da “Tanrı kelamı” olarak kabul edildiğine göre, hiç olmazsa konuların oralarda hangi anlamda, nasıl, ne şekilde ele alındıklarına bakmak gerekmez mi?
Fakat ilahiyatçılarımız, “Kuran’ı Kuran ile” anlayabileceklerine öylesine inanmışlardır ki, ondan bir adım dışına bile çıkmamakta inada ederler. İ. Arsel, T. Dursun gibi İslam eleştirmenlerinin de durumu onlardan daha iyi değildir bu noktada aslında. Onlarda da Eski Ahit’e, ondan öncesine yönelik bağlar kurma çabasına pek fazla rastlayamayız.
Oysa Kuran’da yer alan ‘sağın sola üstünlüğü’, “kuıtsal sinek’, ‘ mekruh köpek’ vb. gibi deyimler, anlatımlar tek başlarına ele alındıklarında ya çok 'garip-saçma' dururlar veya içlerinde çok derin felsefi özler taşıyan kavramlarmış gibi ele alınabilirler. Bunları incelemeye çalışmıştık.
“Sağ’ın Sol’a üstünlüğü” gibi bir yaklaşım konusu da böyledir.
“Sağ yön ile sol yön” arasındaki, “sağ’da duranlar ile sol yönde duranlar”, “sağ elin üstünlüğü” gibi ayırımlar, doğruya eski toplumun düzenlenişinde, iki toplum birim arasında bir yön konusu, topluluklar arası düzenleniş biçimi olarak ortaya çıkmıştı. Bu nokta, asıl önemine de “ikiz kardeşlik”, “büyük ve küçük ogul” ile bu oğulların baba mirasçılığı bakımından, evlenecekleri potansiyel kadınların toplum birimin belirlenmesi bakımından bir düzenleniş döneminde, ulaşır.
Bu noktadaki “sağ-sol” ayrımı, eski toplumda o kadar gerçek hayatla ilgili bir noktadır ki, bugün bile Anadolu toplulukları genel olarak, evine gelen misafiri kendi oturma sırasına göre, “sedirin sağ başı”na yerleştirmeye önem verir. Cumhurbaşkanı veya Başbakan gelen devlet temsilcisi misafiri protokolde sağ tarafına geçirerek kırmızı halı üzerinde yürütür, vb.
Buna karşılık eklemeliyiz ki, Bektaşi-Alevilikte, eğer daha önemli yön değilse, ‘sol’ kavramı (politik olmayan içeriğiyle, yön olarak), en azından ‘sağ’ yön kadar önem taşımaya devam etmektedir.
Buralarda, kaynaklar bakımından en küçük bir felsefi yan bulunmaz. Eski Ahit'te bir kaç kez, “ikiz” oğullar döneminde, yani oğulların ortancalarının hesaba katılmadığı, baba veya ananın daima 'iki oğul’unun bulunduğunu varsayıldığı dönemde, bu oğulların vaftizinde kullanılan çapraz düzende, “sağ elin soldakinin başı ve sol elin de sağdakinin baş üzerinde” tutulduğunu görmüştük. Bu takdis tarzı, gelecek düzenin nasıl olması gerektiğini; küçük ve büyük oğulun tanrısal düzende, tapınak ayinlerinde 'sağ' veya 'sol' noktada bulunmasını ifade ediyordu. Bektaşi “çapraz kuşanma”sında tek oğul, sağ’dan ve “sol”dan kuşanarak bu birliği temsil eder.
Belki giderek farklı toplum birimlerinde 'sağ’da olan evladın mirasçı, üstün kabul edilme algısı genelleşmiş olabilir. Çünkü şimdi bile birisi için kullanılan "sağ kol'um" tanımının içeriği de bundan başka bir şeyi anlatmaz zaten.
Gelgelelim, süreç içinde bunların fonksiyonel anlamları eski toplumun gerçek yapısından uzaklaşmış, fakat yazılı, sözlü kalıntılar daima 'sağ/sol' konusundan bahsettiği için, dini çevrelerde, bu kavram ve uygulamalarda farklı anlam bulma çabası yoğunlaşmıştır.
Yayınladığımız bir dizi bulgu ve desene dikkat edilirse, orada giyim tarzında, farklı türde topluluk temsilcilerinin ya “sağ” veya “sol omuz”un açıkta bulunduğu; sunuların, özellikle ya “sağ elde”, ya da “sol elde” tutulduğu görülecektir. Akadlar dualarını kurbanın “sol kulağına”; Sümer denilenler ise kurbanın “sağ kulağı”na fısıldıyorlardı.
Bilezik veya damga da (bu Yahudi mürüvvet/ genç erkek geçiş töreninde, tiflit'in hangi kola bağlanacağı noktasına kadar uzanıyor) ya “sağ kol”da ya “sol kol”da idi. Şimdi de nisan yüzüğü ile evlilik yüzüğü sağ/sol arasında yer değiştirir.
Elbette, bu tür eşyalar ya sağ kolda ya sol kolda tutulacaktı! Buraya kadar normal. Fakat bulgular üzerinde dikkatli bir sınıflama yapmaya başladığımızda, dini inançlar doğrultusunda, farklı topluluklarda “sağ” ve “sol” ayrımının bulunduğunu fark etmeye başlarız.
Mezopotamya’da, daha çok Akkad, Assur, Hitit gibi topluluk desenlerinde uygulamanın 'sol' yönde olma biçiminde bir ağırlık taşıdığını, diğerlerinin ise 'sağ' öne ağırlık verdiğini görüyoruz. Sol yön ağırlığı görülen topluluklar, ateş/güneş kült topluluğunun takipçileriydi ve Hıristiyanlıkta, Alevi/Bektaşilikte sol' a yakınlık veya yatkınlık bu nedenle, hiç de sanıldığı gibi Fransız devrimine veya Kemalizme, politik sol’a sempati sonucu ortaya çıkmış değildi. Bu noktanın ayrıntıları daha da geliştirilebilir ama vurgulamak gerekir ki, T.Dursun, İ. Aksel vb. türdeki “sığ aydınlanmacı”lar İstanbul
müftüsünün görüş veya yorum alanı dışına pek çıkamamışlardır.
Fakat Kuran’a göre, “Sağın adamları”nın neden Cennetlik ve “Solun adamları”nın neden Cehennemlik olduğuna biraz derinlemesine bakmış olabilselerdi, eski toplumun bu düzenleniş tarzına ait bir olgu ile karşı karşıya bulunduklarını belki göreceklerdi.
"Cennette Sağ'ın adamları","Cehennemlik Sol'un adamları"..
Kuran'da ‘Sağ’ ve ‘Sol’ Kavramları İle Tanrının 99 Tanımı Üzerine
Sümer Tanrılarına Farklı Kurban Sunumu...

