“Diş Kırma”, Uzak Asya’dan Amerika ve Afrika yerlilerine değin geniş bir alanda rastlanan yaygın bir kült...Diş üzerine "söz"ler , küfürler var..
Fakat herhangi biri dişin değil de, somut bir dişin ritüel olarak kırılması, kaplanması vb. ilginç bir konu.
İnsan toplumunun , ‘sırlar’la vb. iş yaptığına inanmamalıyız.
Bu tür noktalarda,olsa olsa, o anda temelleri tarafımızdan açıklanamayan ve fakat giderek açıklanabilir olan toplumsal eski ilişkilere bağlı uygulamalar bulunmaktadır: Hepsi bu!
Bir dişin ayinsel kırımı, temel nedenleri açıklanamadığı için olsa gerek, üzerinde pek durulmamış bir konudur.
Erkek sünnet’inin, kadın bakireliğinin veya bir bölüm erkek din adamının ‘evlilik yasağı’nın, ve bu evlilik yasağının da Artemis’e (İnanna, İştar’a) adanmış erkek cinsel organları yani "fallus kültü" ile arasındaki ilişkiler de pek ele alınmamıştır.
Fallus kültü ile cami ‘minaresi’nin mimari biçimi arasında; Musevi erkeklerinin başlarının arkasına firketeyle tutturulan avuç içi kadarlık sembolik Kippa veya Takkelerin eski toplumdaki erkek saç kesim biçimleri ve saçların kesildiği somut bir alana vurulan damga’lar ile bağları da pek saptanamamıştır.
Bu noktaların yanısıra, Midas’ın berberiyle ilişkili anlatımların, saç kesme ve totem-tanrı eşek’e tapınım (onun damgası) ile; eski toplumun kafalara vurduğu damga ile ve bunun da Müslüman abdestinde baş meshi’nin sadece belirli ön bölgeye has uygulanması arasındaki ilişkiler kurularak ele alınmalıdır.
Bütün bunları becerebildiğimiz ölçüde, eski toplumundan devralınan ve şimdi ‘garip / tuhaf davranışlar’, ‘anlamsız inançlar’, 'hurafeler" ‘sır’lar... vb. olarak değerlendirilen uygulamalar, gözlerimizin önünde, eski toplumsal gerçek edimler, gerçek uygulama kurallarının kalıntıları halini almaya başlarlar.
Bütün o ‘garip'likler ve bunları temel alan ‘açıklamalar’, biraz gecikmeli de olsa, yine de sonunda ‘Maraş dondurması’ gibi, erimeye başlar. Yahudi Kippası, tarihteki biçimiyle, kafadaki kölelik damgasını gizleme; İslamın abdestinde baş meshi, eskiden var olan damganın (bölgesinin) kutsanması ödevini görür; tıpkı Hıristiyan din adamlarının kutsama eyleminde elini imanlının başının somut bir bölgesi üzerine koyması veya o somut alana dokundurması gibi...Böylece tarihin unutulmuş alanlarını kapatan takke düşer ve "çıplak" haliyle tarihsel belirtiler anlaşılır olmaya başlarlar!
Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgesi, Maraş, Malatya, Antep, İskenderun, Adana, İçel, Mardin, Urfa gibi şehirlerimiz, eski Mezopotamya toplumlarının başlangıçtaki ilişki biçimlerinin kavramlarını, uygulama kalıntılarını şu anda en çok koruyan ve yaşatan bölgeler olarak görünüyor. Buralardaki töre, tören, sunu hazırlık biçimleri, ölüm tören ve yas biçimleri, berdel evlilik ilişkileri, eski Mezopotamya toplumlarının başlangıçtaki ‘yaratılış’ anlatımlarında yer alan çok sayıdaki kural veya uygulama ile uyum veya paralellik göstermektedir.
Mardin’in törensel “kaburga dolması” yemek türünü, eski tablet yazılarında, “kaburga’nın hanımı” anlatımında; Havva’nın, uyutulmuş Âdem’in kaburga kemiğinden yaratılışını anlatan Eski Ahit’te buluruz.
Sadece erkeklerin yoğurup yiyebileceği Çiğ Köfte’yi Hititler döneminin kutsal erkek yiyeceği olarak keşfederiz. Bu eski geleneklerin etkisi o denli güçlüdür ki, önüne gelen kadını dövmesiyle meşhur maço İbrahim Tatlıses, iş, çiğ köfte yoğurmaya geldi mi, elinin tersiyle bıyıklarını temizleyerek, kadınları kovduğu mutfakta onu kendisi yoğurur ve bu işlemin de onun ‘erkeklik’ anlayışına aykırı olduğu hiç aklına bile gelmez.
Papa’nın İstanbul ayininde, eliyle göstererek ısırdığı ‘kutsal yiyecek’ ve kutsal kadehe doldurulmuş şarap, İsa’nın sembolik eti ve kanını temsil ediyordu. “Et / ekmek ve kan” kavramlarını erken dönemin ‘yaşam ve ölüm yiyecek ve içeceği’ kavramları olarak da buluyoruz. Bu sürahi, kutsal araç, kurban kanının içinde yer aldığı "kan birliği", "kandaşlık", "kardeşlik" oluşturma ittifak aracı olarak, tanıdığımız en eski tablet yazı ve çizimlerdeki ‘kutsal alamet-emanet’lerden birisi olarak yer alır. Bu nedenle, İstanbul’da Papa’ya verilen en değerli hediyenin bir ‘sürahi-kupa’ olması, bir anlamsızlık örneği değildi. Geçmişi –5. -4. binli yıllara kadar uzanan köklü bir dini geleneğin devam etmesinin göstergesiydi.
Toplumları değerlendirirken,‘Doğu’ya karşı, nihilist bir tarzda, ‘Batı’ merkezci yargıların hiç bir değeri yok gerçekte. Belge’lerin ‘kötü toplumu’ da, ‘iyi toplumu’ da, kaynakları daha önceki topluluklardan devralanmış kurallar çerçevesinde hareket ederler.
‘İyi’ ve ‘kötü’ toplum tanımları sadece göreceli bir değer olarak anlam kazanabilir, daha fazlası değil. Devraldığı ön yapılar üzerinde katlanıp gelişen her hangi bir toplum, tercih etmiş olmadıkları bu ilişkilerden ötürü suçlanamaz, hor görülemez. Bu ilişkileri, modern zamana göre değiştirmek ise, sanıldığından çok daha zordur. Sosyalist Rusya’yı kurmak için devrim yapan toplumun kendisi, yeni çarlarını da yaratan aynı toplumdur.
Toplumsal yapılanmayı sağlayan eski islerlik kurallarını, bunların derinliğini tanımadan Batı aydınlanmacılığını Doğu nihilizmi olarak ele almanın olumlu bir değeri bulunmaz.
“Diş Kırma”nın bir biçimi olarak, onu altınla da kaplama, daha çok Suriye, güneydoğu Anadolu bölgesine mahsus bir uygulama... Bu uygulamanın uzak asya’da da, Türk dilli topluluklarda da bulunduğunu görüyoruz. Azerilerden Kazakistanlılara kadar, Rus’larda da, altın diş uygulaması bulunuyor. Gerçi buralarda, neredeyse bütün dişlerin altınla kaplanması söz konusu. Bu uygulama alanlarını tanıdıkça, diş kırmanın farklı alan kaynakları, dolayısıyla farklı anlamları da tanınmış olacaktır.
Bizde, daha çok, bir erkeğin ‘çapkınlık’ tanımı olarak; dul veya evli bir kadının sevgilisini anlatmak üzere de kullanılan ‘kırık’, sözcüğü yaygınca bir deyimdir ve herhalde bu “kırık diş” ile ilgili olmalıydı.
Kırıkhan’ın babadan dişçi yetiştiren bir alan olması, diş kırma ritüeli ile bu yerleşim arasında bir bağ kurulabileceğinin işareti gibi. Suriye’de de bu tür bir ‘dişçilik’in yaygın olduğunu görüyoruz.
Çocuklardaki diş hediği ritüeli ile yetişkinlerdeki “diş” ritüeli arasındaki ilişki de önemli görünüyor.
Kırık diş, aynı zamanda kriminolojinin de bir konusu olmalı.
Kimliksiz bir cesedin, yöresel özelliği ele vermesinde vb. kullanılabilir olması vb. bakımından...
Buluntu eski kafataslarında, ‘kırık diş’in varlığı veya izlerinin yer aldığı raporlarda bu noktaya özel dikkat çekildiğini pek anımsamıyorum. Bu da doğal. Önce, eski toplumda bir ‘diş ritüeli’ olduğunun bilince çıkarılması gerekli ki, ilgiler de raporlarında bundan söz etsinler. Bay Ekrem Akurgal, bir mezar taşı kabartmasında, ölen kişinin elinde terazi tutan resmine bakarak, onun ‘terazi üreticisi’ olabileceğini, maalesef, yazmıştı.
Terazinin bir “adalet sembolü” olduğu, eski dinlerde günah ve sevap ölçme aracı olarak kavranıldığı, şimdiki burç’ların bir ayının da ‘terazi’ye ait olduğu vb. hesaba katılmaz ise, kapılarında, terazi resmi bulunuyor diye, şimdiki adalet saraylarının hepsini “organize sanayi bölgelerinde terazi üretim birimleri” diye bile tanımlayabiliriz...
Bay Akurgal’ın böyle fikirleri nasıl savunabilmiş ve geçmişte de, herhangi bir itirazla bile karşılaşmamış olmasını ben hiç anlayamadım. Bu nokta, arkeolojinin, dilbilimciliğin, insanbilim alanıyla zayıf bağlarına işaret ediyor olabilir.
Bir Alevi topluluğunun cenaze töreninde, özellikle, ölünün ‘sol elini öpme’ kuralı bize garip gelebilir. Çünkü İslamın ‘sağ’ yöne verdiği önem üzerine bir dizi anlamsız şey yazan Turan Dursun, İlhan Arsel, “sağ ve sol” yön ayrımının Tevrat’tan, Samarru-Akado kaynaklarına değin, bütün eski tarihte kullanılmış bir olgu olduğundan bile habersizdirler. İncelemelerimiz sırasında bu tür ayrıntılar öne çıkarılmalıdır, çünkü bizi, ilgili toplum birimin erken dönem kaynakları hakkında bilgilendirebilirler. Aleviliğin ‘sol’la olan ilgisi, bu bakımdan sanıldığı gibi, belki de, politik bir kavram anlamıyla ‘sol’la başlamaz. Eski toplumsal düzenlenişte, ittifakın bir aşamasında, topluluk temsilcileri, tıpkı simdi misafir ağırlamada olduğu gibi, ortak tanrının sağ veya sol yanına oturma şeklinde bir protokol uyguluyorlardı. Eski tablet çözümlerinde bunun örnekleri var. Bu bakımdan ‘sol’ sözcüğünün, 1789’daki devrimler sırasında Fransız parlamento düzenine bakarak oluşturulduğu da yanlış bir ‘dogma’ gibi görünüyor. Bu noktada, belki en fazla, taş kuşa çarpmış olabilir.
Şimdi 21. yüzyılda olgulara daha farklı yaklaşıyoruz. Gündelik yaşam tarzı bakımından ‘kurban’ edimlerine karşı günümüzün moral değerlerini öne çıkarmak doğru. Fakat eski toplumun dinlerinin, kurbanlarının değerlendirilmesi söz konusu olduğunda, oradaki kuralları geliştikleri tarihsel koşullar içinde ele alarak, anlamaya çalışmak gerekecek.
Konuya tarihsel açıdan yaklaşınca, İslamın kurban geleneğinde barbarlık keşfeden ‘aydınlanmacı’lıkın, Hıristiyanlıkta bizzat İsa’nın "kurban" olduğunu da saptamamış olması hoş görülemez. İsa, onun takipçisi olan, İsacılığı oluşturan toplum birimlerin atalarının adadıkları yönetici-insan kurbanların genelinin sembolik anlatımından başka bir şey değildi. Hıristiyanlığın en ciddi ayinlerinin ‘yemek’ ve ‘içmek’le bu denli ilgili olması ve üstelik bu yiyecek-içecekli ayinlerin bir sevinç değil, acı, hüzün, keder içinde gerçekleşmesi, gerçekte, bu ayinlerin doğrudan doğruya kendi temsilcilerinin kurban edildiği törenler olmasından; kurban edilen bu yöneticilerin bir yamyamlık eylemi içinde ortaklaşa yenilmiş olmasındandı. Tarihte böyle bir uygulama geleneğinden doğan inançlara sahip toplulukların torunlarının, yiyecek-içecek ayini biçiminde gerçekleşen bu törenlerde daima bir acı, elem, derin bir üzüntü duygusu hissetmelerinin nedeni bunlardır. Hıristiyan yemekli ayinlerinin teşekkür yanında pardon’la, tövbeyle, af dileğiyle bu kadar iç içe tamamlanmasının, Hıristiyan kilisesinde ‘sürahinin’ bir acı, kasvet, elem, keder üzüntü anlamı taşımasının vb. vb. anlamları böylece anlaşılabilir.
Kurban ve sunu ile iç içe olmayan bir tek din veya kutsal uygulama yoktur. Çünkü kurban veya sunu, en eski tarihten bu yana, insanın kendi canını, kendi canı dışındaki araçlarla yer değiştirmesi, kendi canını, kendi varlığını satın alma eylemi olarak ortaya çıkmıştır ve bu bakımdan da, barbarlıktan, daha açık olarak söylemek gerekirse, yamyamlıktan kurtulmada olağanüstü olumlu bir rol oynamıştır. Hayvan ve bitki totemler, bu bakımdan yamyamlıktan kurtulma döneminin ürünleridir.
Ölüm, doğum, evlilik vb. yemeklerinde, ziyafetlerinde kullanılan her içki türü, her yiyecek, her özel yemek, bunların pişirilme ve yenilme biçimleri, bu bakımdan doğrudan doğruya, eski toplumun öldürme biçimleri ve tüketim tarzlarıyla ilişkiliydi ve tanrılar da bu nedenle bu konularla çok ayrıntılı bir düzeyde ilgileniyorlardı. Farklı toplumların kutsal yiyecek, meyve, sebze veya hayvan kurbanları, eski toplumun insan kurban sunum (öldürme) ve tüketim biçimlerini de gösterir. Bir cenaze törenini incelemek, aynı zamanda, ilgili toplumun ön kaynaklarında hangi tür yiyecek veya içecek sunulduğunun ve bunların nasıl tüketildiğinin de incelenmesi demektir.
Fransa’da, giyotin, idam cezası ile birlikte, resmen 1981’de, kalktı. Osmanlı sarayında ise, üç ayakta sallandırılma ve iple boğma vardı.
Giyotinle baş koparma, ne olumlu ne de olumsuz anlamda bir kültürel gösterge değildir. Gelgelelim , “kötü toplum-iyi toplum” üzerine masal anlatan Murat Belge’ler, ailecek Altan’lar ‘geri’ Türklerle ‘ileri’ fıransızlar bakımından birinin kan akıtmayan, ötekinin kan düşkünü özelliğinin kaynakları üzerinde düşünmemişlerdir bile. Baba Altan da, Midyat pilavı yazılarında, “yağlı sicim” motifini masallarına hep eklemiştir.. Fakat nasıl olmuştur da, Fransızlar gibi “kültürlü bir toplum”, 1981 yılına kadar, idam hükümlüsünün başını vücudundan ayıran giyotin gibi bir “vahşet aracı”nı kullanabilmiştir?
Kullanmıştır, çünkü bu topluluğun geçmiş ata kültürü, Osmanlı ve uzak Asya Türklerinde, kendi soyundan olanın kanını akıtmama kültüründen daha farklı olmalıydı ve bunu, onlar isteyerek seçmemişlerdi. Bu, ‘neden böyle’ diye düşünmeden, atalarından doğrudan devralınmış bir uygulama idi; sürdürülmüştü… İlyada’da, savaş anlatımlarında, öldürülen veya yaralanan düşmanların “başını gövdesinden ayırmak” için, savaşçıların nasıl çırpındıklarını, ötekilerin ise, ölülerini vermemek için nasıl direndiklerini okuruz sayfalarca.
Farklı öldürme biçimleri, eski toplumda, farklı topluluklar arasında ayrıştırılmış yöntemler olarak kullanılıyordu. Eski yazılı yasaları yayınladım. Bunları başka yönleriyle inceleyen bilim adamlarımız, örneğin Hammurabi yasalarında, bir dizi farklı öldürme biçimi kullanan özel hükümler olduğu üzerine, bildiğim kadarıyla, bir tek satır yazmış değiller. Çünkü eski toplumda, her toplumun kendi tarzında bir öldürme şekli uyguladıklarını ve giderek de uygulamak zorunda olduklarını saptayamamışlardı.
Böyle bir ayrımın bilincinde olmadıkları için de, farklı öldürme biçimlerini tanımlayan o yasaları, genel bir şekilde, ‘ölüm cezaları’ genel başlığı altına toparlayıvermişlerdir. Fakat şimdi bunu, biz bilince çıkarmış bulunuyoruz. Yakma, kazığa geçirme, suya atma, kuyuya atma, taşlama, başını koparma vb. farklı öldürme, dolayısıyla farklı kurban sunum biçimlerine denk geliyordu. Hammurabi döneminde bunların anlamı çoktan silinmeye başlamıştı ama, eski kalıntılara bağlı kalındığından, mesela kocasını reddeden bir kadın için ölüm biçimi hakkında , “o suya atılacak” diye hüküm veriliyordu.
Başka tür suçlar için ise, ‘yakılacak’ , ‘kazığa geçirilecek’ deniliyordu. Öldürmenin tek biçimi yoktu ve bu farklı biçimler, özellikle ‘kötülük’ olsun, özellikle ‘acı çeksin’ vb. gibi motifler bakımından kullanılmıyordu.
Bu nedenlerle, ne Türkler, kendi kanından olanların başını koparmıyorlar diye kültürlü sayılıp övülebilir; ne de fıransızlar, sadece 25 yıl öncesine kadar baş kopardıkları için, kültürsüz addedilip, yerilebilir.
Eski Türk yazıtları sağlam bir tarzda değerlendirilmiş değildir. Henüz “Türk” sözünün nereden kaynaklandığı bile açıklanmış değil. Bu çalışmalar, sadece dilci veya sadece tarihçilerimizin üstesinden gelebileceği konular değil. Belgeler insan bilim kuralları temelinde yeniden ele alınmalıdır.
Aynı dili konuştukları halde, bazı kavimler neden hiçbir zaman ‘Türk’ adını kullanmamıştı? Bu çok temel bir sorudur ve , "töremek", 'güç-kuvvet" veya 'Köktürk', 'Göktürk' gibi kavramlar üzerinden “tarih üretimi”nin bilimsel bir temele çekilmesi için çıkış noktasıdır.
Osmanlı, genel anlamıyla 'Türk’leri değil, kendi atalarının içinde yer almadığı ve öteki kavimlerin oluşturduğu bir 'konfederasyon' üyelerini tanımlama anlamındaki 'Türkleri' küçümsemişti. Bunlar çok farklı olgulardır ve bize farklı bir tarih yazım perspektifleri sunarlar.
Osmanlı'da başlangıç döneminde neden sadece küçük şehzadeler padişah ilan edilmişti? Padişah sülalesinde kıyam, neden ille de yağlı urganla boğarak yapılmıştı? vb., vb..
Tarihçilerimiz bunlara, “töre böyleydi” diye geçiştiren bir yanıt vermişlerdir. Biz, bu törenin "mirasçı evlat", "küçük kardeş-büyük kardeş" gibi ayrımlara bağlı eski miras düzeninden vb. kaynaklandığını ortaya koymaya, bağlantıları saptamaya çalışmıştık.
Şimdi bu çalışmaları, başka bir dizi yönle birlikte, yazılı kayıtlar etrafında, bir adım daha ilerletmeliyiz. İlgili eski yazıtlarda sadece "kardeş" sözcüğünün yeterli bulunmaması, durmaksızın "küçük kardeş-büyük kardeş" ayrımlarının mutlaka vurgulanma ihtiyacı hissedilmesi; "dayılanma" sözcüğüne kaynak olan, dayı-babalık/ oğul-yeğenlik ilişkilerine vurgu yapılması vb. açığa çıkarılmalıdır.
Tarihe ve topluma, bu farklı ve yeni tarz yaklaşım değerlerini hayata yerleştirmeye çalışmada, kat edilmesi gereken yolumuz var daha...
İslamda Kurban'da Baş Tıraşı Yasağı ve Nedenleri...
Eski Toplumda 'Saç Kesme'..
Eski Yasalarda 'Saç-Sakal Kesme' Cezası..
“elinizde bir belirti ve alnınızda bir anma işareti”
Kuran’da Saç Tıraşı
"Ey anamın oğlu, saçımdan sakalımdan tutma!”
Incil'de Kutsal Baş Tıraşı Ritüeli
Saç Kesim Biçimleri Ve ‘Alın-kader yazısı’...
Eski Toplumda Boynuzlu-Kulaklı Tanrılar..
saç-şapka-takı
Eski toplumda saç-şapka biçimleri
Saçı Kesim Biçimleri Ve ‘Alın-kader yazısı’...
Hitit şapka biçimleri...
Kızılbaş kavramı ve Erkek Başörtüsü 'Keyfiye'
Erkek Baş Örtme Biçimleri Ve Kaynakları
Erkek Başörtüsü 'Keyfiye'
Eski Toplumda Alın Saçı Kesim Biçimi
Kutsal Yazilarda ‘Kara’, ‘Kel’, ‘Kör’ Motifleri
"Başını Yakmak" ve Musevi "Tefilah" ,"Tifil" Ritüel Aracı..
Kurban'ın "Saç tıraşı","Kolye" ve "Av yasağı" İlgisinin Nedenleri Yas dönemi yasakları...
'Saç-sakal' Ve Erkek-Kadın Türbanı
Bir Yas İşareti Olarak Saç-Sakal Kesme
Bir Yas İşareti Olarak Saç-Sakal Kesme-(Yorumlar)
Saç Tıraşı Ve Kâhin Giysisi Olarak ‘Başlık’-Takke..
***
***************************************************************************

