Diyanet Yayınlarında “Yezidilik” tanıtımından yola çıkarak….
Kitap’dan Topluma veya Toplumdan Kitap’a Değerlendirme Yöntemleri Üzerine Notlar…
Sosyoloji veya din kitaplarındaki sayfalara kara mürekkep ile basılı yazılar ile toplumsal yaşamın canlı gerçekleri arasında bağ kurabilmek her zaman kolay değil…
Biz buna, üstelik bir de tarihsel boyut ekliyoruz ve toplumlarımızı tanımaya çalışırken, Mezopotamya ve Anadolu kültürlerini, çiçek çiçek, desen desen, renk renk tasniflemeye ve “aidiyet”lerini ve sahiplerini saptamaya uğraşıyoruz.
Zor bir çaba…
Ama değdiğini düşünüyorum.
"Antep mutfağı"nda "haşlama" tarzı, "suda kaynatma" suretiyle hazırlanmış yemeklerin azlığı veya yokluğu ile bu yörelerde geçmişte var olan "ateş-güneş kültü" arasındaki (ters) bağlantıları ortaya çıkarabilmek o kadar önemlidir ki aslında!
TvT'de ortaya koyduğumuz bazı gerçekler, insanlara belki de hayatlarında ilk kez, içinde yaşadıkları topluluğu, şehiri, ilişkileri, dinsel kökenli ananeleri tamamen farklı bir şekilde algılama olanağı doğuruyor ve "şaşırtıyor".
Fakat böyle bir çalışma içinde, yine de Yezidilik, Süryanilik veya Alevilik inancına ilişkin yorumlar yapmak hiç de kolay olmuyor. Bu dinlere “Duyarlı” bir kesim var ve bunlar dinlemeye pek de yatkın değiller; en azından farklı ve yeni şeyler dinlemeye…
Fakat Aleviliğin "kurban" ve "can" edebiyatıın temellerine, tavşan yasağına ; Yezidiliğin "Toprak köleleliği"ne değinmek zorundayız.
Ermeni kilisesi veya Rum Ortodoksluğu hakkında yazmak da öyle değil…
Oysa yazar ve okur olarak, İslam’ın eleştirisi sırasında nasıl rahat olabiliyor isek, benzer rahatlığı öteki din veya mezheplerin incelenmesi - eleştirilmesi sırasında da, duymak ve göstermek zorundayız.
Bir kez daha vurgulayalım ki, eski toplumdan günümüze gelen ilişkilerden ötürü, bizler, atalarımız ve-ya çocuklarımız sorumlu değiller. Zaten böyle sosyolojik bir alanda konuyu “tarihsel sorumluluk” diye sunmanın bir anlamı yok.
Tarihte, bir toplum birim “domuz”u, öteki “ceylan”ı, bir diğeri “köpeği” veya “eşeği”, “horoz”u, “fasulye”yi, “mercimek”, “lahana” veya “marul”u yenilmesi günah varlıklar olarak addetmiş ise, bu noktadaki tavırlarına bakarak, bazı toplum birimleri “akıllı”, öteki bazı toplulukları ise, “akılsız” ve-ya “tohumu bozuk” falan diye değerlendirmek bizim işimiz olmamalı. Çünkü artık, “totem hayvan” ve “totem bitki”lerin hangi tarihsel-toplumsal aşamada ve hangi mantıksal merkezlerden hareket edilerek bu “tercihlerin” veya hatta doğal dönüşüm süreçlerinin yaşandığını aşağı-yukarı biliyoruz.
Dinleri, bir takım uydurma ve-ya söylentilerin kulaktan kulağa yayılıpması, aktarılması olarak ele alan eski kuşak “pozitivizmi”nin artık defterini dürme zamanı geldi. Fakat, kafaları hala orada kalmış ve ufak-tefek düzenlemelerle “teori” yaratmaya kalkışanlar hala var…
Mesela Domuz yeme yasağının, domuzun “tarımsal üretime zarar veriyor” olmasına bağlı olarak şekillenmiş olduğunu ileri sürenler çıkabiliyor. Bu tür bir teoride “mantık” bile yok…Eski toplum , şimdiki toplumlar gibi, “kendisine zarar veren”i , bırakalım serbest bırakmayı, yaşatmamıştır bile…Diyelim ki, evcil domuz üretiminden vazgeçildi…Peki yabani domuz ne olacak?
Yezidilerin “Balık yasağı”, “horoz yasağı”, “Ceylan yasağı”, “fasulye”, “lahana”, “marul” vb. yeme yasakları, “tarımsal üretime zarar verme” sözde gerekçesinin neresine oturabilir?
Demek ki, “totem hayvan” ve “totem bitki” yasaklarına genelliği içinde baktığımız zaman bu tür itirazların en küçük bir değer taşımadığını kolayca saptayabiliriz.
Aslında, bu tür iddialarda bulunanlar, “tanrıça” kültünde, sadece tek bir totem hayvan biçimi olarak domuz bulunuyormuş gibi hareket ederek hata ediyorlar. Bırakalım tek bir "biçim" halinde totem-tanrıça tapınımını bir yana, eski toplumda totemlerin tek biçimi “hayvan” da değildi. Özellikle Mezopotamya'nın tarımcı toplulukları arasında çok ciddi sayıda tahıl, meyve, bitki totemler de vardı. Orman toplulukları ise, Kayın, Mesin,Sedir,Sakız gibi ağaçları "totem ağaç" olarak belirlemişti.
Buele de, Mezopotamya’nın yaygın İnana/İştar kültünde, İnanna’nın dişi eşşek’ten, İneğe; koyun’dan dişi aslan’a kadar bir dizi hayvan totem biçimi olduğu gibi, “Hurma salkımın hanımı”, “asma’nın hanımı” gibi bitki vurgulu totem biçimleri de vardı.
Ama bu derinlikte değerlendirmeler yapabilmemiz ve okuduklarımızı da bilimsel şekilde süzgeçten geçirebilmemiz için, ayrıntılı tarzda ve karşılaştırmalı olarak, Mezopotamya kaynaklı dinleri tanımamız gereklidir.
Onları karşılaştırmalı tarzda ele alırken, uygun metotlar da kullanılmalıdır. Oradan buradan anlamsız aktarımlarla benzerlikler oluşturmaya gerek yok.
Böylece Mezopotamya toplumlarının tarihine sıkı sıkıya bağlanmış bir şekilde, eski toplum birimlerin yaşam özelliklerini, evlilik ve miras kurallarını; üretim ve paylaşım tarzlarını tanımaya başladığımızda, ilgili toplumların dinsel anlatımlarının ilginç biçimde birbirini tamamladığını da saptamaya başlıyoruz.
Diyelim ki, bir topluluğun, “dişi eşeğin ilk (erkek) sıpasının boynu kırılarak tanrımıza sunulacaktır” şeklinde bir kuralı bulunmaktadır… Bu türden bir ritüele, temellerini daha önce açıkladığımız şekilde yaklaşınca, ilgili topluluğun hiç olmazsa temel birkaç özelliğini ve Mezopotamya tarihindeki somut bağlarını tanımlayabilme şansını elde edebiliyoruz.
Bu topluluğun kadınlarının ilk evladı, bazı topluluklar için ise, ilk erkek, bazıları için ise, ilk kız evladı, kanı akıtılmadan kurban ediliyor olmalıydı. (Bu tür ayrımların ne kadar önemli olduğunu, Kuran’da bir deve veya ineğin ölü doğurduğu erkek veya dişi yavrunun etinin erkeklerce mi, yoksa kadınlarca mı yenilebileceği gibi “ağır bir tartışma”da da kendini göstermektedir…)
İlgili topluluk, kendisini temsil etmek üzere Eşek totemini seçtikten sonra, eşek totemine ait kadınların çocuklarının kurban edimi, otomatik olarak ve giderek “sıpa”ya doğru yol almaktaydı. Eski toplumda bunun ne büyük bir devrim ve ilerici bir edim olduğunu anlamak lazım! Bu topluluk eğer Eşeğe tapmaya başladı ise, bu tutumu onun “eşekliğinden değil”di! Eşek, onların ve çocuklarının hayatını kurtaran bir varlıktı. Balam’ın Eşeği, yeniden dile gelse ve “İnsan dilinde” konuşsa, bize, kendisinin bilinen hayvan eşek değil, şimdi bile küfür ederken veya aşağılarken hedeflenen türde bir “eşek” yani dört başı mamur bir insan olduğunu açıklayacaktı. Unutmayalım ki, şimdi bile “sıpa” hala, bir çocuğun tanımı olarak kullanılmaya devam edilmektedir.
Böylece Tanrı ve Tanrıça eşek, ve onların “ürünleri” olarak “sıpa”nın izini Tevrat’da ve İncillerde takip ettiğimiz zaman, böyle bir topluluğun izleri üzerinden Muhammed’in “ domuz, eşek, kara köpek ve kadın namazı bozar” kuralına kadar ulaşabiliriz.
Eski toplumun dinsel yazınına bu şekilde derinlemesine nüfuz ederek yaklaştığımızda, “7 günlük Yaratılış Haftası”nın kutsal, “tatil” veya Yas günleri sadece Cuma, Cumartesi ve Pazar’la sınırlı kalmıyor; onlara şimdi unutulmuş, etkisi azalmış da olsa, geri kalan dört günün de izlerini eklemek gerektiğini anlıyoruz.
Kutsal ayların, sadece Bahar ve Güz olarak değil, Yaz ve Kış olarak da; sadece belirgin tarımsal takvim olarak değil, somut aylar olarak da, Mezopotamya toplum birimleri tarafından paylaşılmış olması gerektiğini çıkarsıyoruz. İsrail’in 12 oğulunun, İsacı 12 Havari temsilcinin, Ali’nin 12 İmam’ının, burçların 12 ayının, vb. bir takvimsel paylaşım düzenine ilişkin olduğunu görüyoruz ve okumalarımızda, üstü örtülü, kararmış bulguları, bir arkeolog sabrı ve şevkiyle arayıp buluyor ve tanıtıyoruz.
Bütün bunları yapabilmek için, Avesta’yı, Enoş’un Kitabını, Enuma Eliş’i, Eski Ahit’i, İncilleri ve Kuran’ı (onlarda neyi, nasıl okumamız gerektiğini bilerek) okumak gerekliydi. Yezidiliğin, bozulmuş olsa bile, “Kara kaplı kitabını” da okumuş olsak, hiç kötü olmaz.
Özellikle Alevililiğin, Yezidiliğin veya Suryaniliğin incelenmesi bağıntısında bu türden okuma-incelemelerimizin bize sağlayacağı ilk yarar, ilgili din veya mezheplerin “Hz. Ali” ile veya “Yezid b. Muaviye” ile başlatılmasının yanlışlığının görülmesi olacaktır.
Bu, tipik İslam’ın, ana dinsel çizgiler bakımından, aslında kendisinin dışında olan dinleri absorbe etme, eritme ve dönüştürme hareketinin ilk adımı olmuştu. Çünkü, bunlar İslam’a ne kadar karşı olurlarsa olsunlar, Muhammed soyuna, Emevi soyuna bağlı bir tarihçeye oturtuluveriyordu… İslam bir kere kendisini merkeze oturtup, ötekinin tarihçesinin başına yerleşince zaten gerisi gelecekti…
Aleviliği ve-ya Yezidiliği, onların İslam içindeki Şafii’lik, Nurculuk vb. vb. biçimlerini doğru tahlil edebilmek için, şimdi İslam içinde görünüyor olsalar bile onların tarihini “Muhammed ile başlatmak” hatasından uzak durulmalıdır.
Bu Hıristiyanlık için de böyledir. Zaman zaman değindiğimiz gibi, Hıristiyanlığı, bize tanıtılmış haliyle İsa ile başlatmak kadar hatalı bir şey olamaz. En azından İsa’nın 12 havarisi, bunların her biri sembolik olarak, ayrı ayrı 12 topluluğun temsilcileri idi; 12 Esrail oğlu’nda da olduğu gibi…
Dolayısıyla onların tarihe çıktıkları andaki halleri bakımından her birisinin kutsal hayvan veya bitkileri farklı olmalıydı; renkleri farklı olmalıydı; ritüel araç ve biçimleri, rit zamanları farklı olmalıydı.
Dikkatli bir şekilde incelediğimiz zaman, İsa’ya, aslında somut İsa’dan 4000 yıl kadar öncesinden başlayan bir sürecin bir çok temel kavramının mal edildiğini, ona aitmiş gibi gösterildiğini ve bunların birbirinden farklı 4 temel eğilim olarak yansıdığını görüyoruz. Bu 4 kitabın, İsa tanımları, bu tanımlardaki vurgular hiçbir şekilde birbirlerine uymazlar. Anlarız ki, söz konusu olan, 4 ana eğilime sahip farklı toplum birimlere ait farklı İsa’lardı buralardakiler.
(devam edeceğiz..)
*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-**-*-*-*-*-*-**-*-**-*-*-*

