İnsan Kurban’dan Hayvan-Bitki sunulara-1

Kurban'ın Kökeni ve Yamyamlıktan Kurtulma Aracı



Sunum tarzı bakımından İslam’da daha az bozulmuş olarak devam eden “kurban” geleneği, üç kutsal dinin de onlara dayanmış olduğu Sümer-Babil toplumlarının (iç ve dış) yamyamlıktan uzaklaşmaya başladıkları geçiş süreci içinde, insan kurbanı yerine geçmek üzere, zamanla formüle edilmiş kurallara dayanmaktadır.

Sümer-Akkad topraklarındaki her farklı toplum birim için, sunma zorunda olduğu kurbanın türü, rengi, yaşı; (sunma) öldürülme ve hazırlık biçimi; etinin sağ veya sol kısım olarak ayrılması; başının ve iç organlarının (kalp, böbrek vb. olarak) somut dağılımı... sadece birbirinden farklı kılınmamış, üstelik birbirlerinin  tam zıddı görenekler olarak toplum birimlerine dağıtılmıştı.

Sümer-Akkad topluluklarında sunulan kurbanın hangi toplum birimini temsil ettiğinin anlaşılması öncelikle hayvanın türü ve rengi ile belirlenir. Kurbanın türü kadar, rengi de  bu yüzden büyük önem taşır. Çünkü Sümer oluşumunda, toplum birimler birbirlerinden renkler temelinde de ayrıştırılarak aralarında bir düzen sağlanmıştı. Kırmızı, yeşil, mavi, beyaz veya siyah renkler nedensiz yere kutsal hale gelmiş değildir.

Sümer döneminde ak veya kara sığır; Musa döneminde ‘sarı-altın renkli dana’; Agamemnun’da beyaz ve siyah koyun kurban sunma zorunluğu, tarihteki bu renk ayrımına dayanır.

Sümerlerde (ve sonra Hititlerde) kurbanın sağ kısmı, Akkadlarda ise sol kısmı önem taşıyordu. Sümerler, sunmadan önce dualarını kurbanın sağ kulağına, Akadlar ise sol kulağına mırıldanmaktaydılar. Kurbanın sağ veya sol kol ile tutularak taşınması; yöneticilerin oturum veya yürüyüş düzeninde ‘sağ’ veya ‘sol’da bulunmak; ‘sağ kol’ olmak. . . yön düzenini çok önemseyen eski toplumun kurban sunum bağıntısında karşımıza çıkan uygulamalarıdır.

Sonradan İsa çarmıhı olacak olan (+) en eski tanrısal sembollerden birisidir ve dört yön arasındaki ittifakın tanımıdır. Eski yerleşimlerde de hep, surların Doğu, Batı, Kuzey, Güney kapıları ile kesilmiş olduğunu görüyoruz. Doğu kapısından, büyük olasılıkla, o yerleşime göre Doğu’da bulunan topluluk üyesi girmekteydi. Bay Akurgal da, Hititlerde sağ yönün önemine dikkat çekmişti. (Anadolu Kültür Tarihi. S. 122 vd.).

63  adet tanrının tasvir edildiği Yazılıkaya kabartmalarında erkek tanrılar sağda, tanrıçalar onların solunda duruyordu. Kutsal çiğköfte ve öteki sunular sağ elle, sağ yumrukta sunulmaktaydı. Büyük olasılıkla, bir Hitit geleneği olarak Türkiye’de kullanılan ‘baş sağlığı’ temennisi de, yaşamak karşılığı olan ‘sağ’lığı değil; yön olarak ‘sağ’ı anlatmaktadır ve ölen kişinin korunan kurukafasının mirasçılarının sağ’ında bulunması temennisine dayanıyor olmalıdır. İslam’da bu yön fenomeni, sağ ve sol omuz başında duran melekler ve namazda başın sağa ve sola çevrilişi olarak sürmektedir.

Kutsal dini  kitaplarda, kurban’ın tür olarak, cinsiyet, yaş ve renk bakımlarından ayrılması; kurban edilen hayvanın sunum  biçimleri(kesme, boğma, kazığa geçirme, deniz veya nehire atma) ve hazırlanma (çiğ, haşlama, ateşte pişirme) tarzları; topluluk içindeki paylaşım oran kuralları; kurban ve paylaşım için takvimsel değerler kullanılması; kurban etinden  yiyecek olan şahısların  özelliği (“sünnetli olmak”, “topluluk” aidi  veya “yabancı” olmak…)  ve cinsiyeti (kadın, erkek, kız-erkek çocuk olmak )... gibi bir dizi temel “detay” noktaların bütün asıl gerekçeleri, sadece ve yalnızca eski toplumun en gerçek toplumsal ilişkilerinde anlam bulurlar.

İsa’nın kutsal ilk Sıpa’sı, Musevilikte, eğer kefareti ödenmedi ise, kanı akıtılmadan, boynu kırılarak öldürülmesi gereken kurbandı. Uzak Asya’da, Moğolların Gizli Tarihi’nde, Cengiz Han da, rakibi olan baş Şaman’ın (kan akıtmadan) boynunu ve kaburgalarını kırdırarak öldürtmüştü.

Osmanlı şehzadelerinin başı vurdurulmaz, sadece sicimle boğdurularak öldürülebilirdi. Fıransız giyotini, Osmanlı-Türk darağacı, Muhammed veya Ali kılıcı, Roma-Vatikan ateşi veya Voyvoda kazığı, bu toplulukların geçmişlerindeki kurban sunum biçimlerine; kurban kanını akıtıp akıtmadıklarına da işaret eden gelenek dayanaklarıdır. Eski toplumu tam olarak tanımadan, kurban hakkında İslam üzerinden yapılan yorumlar, eğer semer döğme değilse, yorum sahiplerini tatmin etme ötesinde fazlaca bir değer taşıyamaz.
Sümer tanrıları ‘İnsan’ı, kendilerine yiyecek ve içecek hazırlasın diye ‘yaratmış’larsa,  ‘İnsan’ da onların sofralarını dolu kılmalıydı.

Sümer Tanrı’larının sofra’ları yani sunakları ikiye ayrılmaktadır: Birisi hayvan kurbanlar ve içecekler için; diğeri ise meyve ve tahıl ürünleri için.

Bay Dhorme, bu ikinci masanın “çiçeklere” ayrıldığını düşünmektedir. (Les Religions de Babylonie et d’Assyrie. Page. 222) Fakat tarım ürünlerinin ilk ağzının (“ilk ürün”Turfanda) , eski toplum yaşamında oynadığı önemli rolü de görmüş bulunuyoruz. Tahıl, meyva veya sebzenin kutsal turfanda sunumu, toplum birimler arasındaki eski genel yükümlerin yok olurken bıraktığı bir sembol ise, kutsal demet sembolü de kendisini "çiçek buketi" haline dönüştürerek toplum yaşamından uzaklaşmış olmalıdır. Günümüzün yarışma kupaları, çiçek vazoları, Sümer, Akkad veya Hitit tanrılarının ellerinden hiç eksik etmedikleri içecek araçlarından başka bir şey değildir. Avrupa ilkyaz karnavalları ile aynı dönemde günümüz Türkiye’sinde kutlanan Kiraz Şenlikleri gibi törenlerin eski toplumun kefaret kurumunun devamı olduğunu düşünmemiz için epey gerekçemiz var. Eğer, tanrı sunaklarının birisi, daha Sümer döneminde, çiçek sunusunun yapıldığı sunak halini almış ise, bu durum, Sümer uygarlığının öteki toplum birimlere göre neden böylesine önde bulunduğunun da bir açıklamasını verir.

Tanrıların kurban ve sunuları yiyip içtikleri masalar, uzmanlarımızca, Sümerce ‘Banshur’, Akkadca olarak da ‘Pashshuru’ olarak okunmaktadır. Davet sahibi tanrı ile ziyaretçi tanrıların oturdukları Tanrısal masa, sofra, sunak ise, Lagaş tapınağındaki e-ba-ga sunağının (masasının) bulunduğu bölümdü ve bu Gudea yazıtında, tanrı Ningirsu tarafından, “Lagaş’ın ulu tanrılarının buluştuğu masamın bulunduğu mekan” diye tanımlanmaktadır. (P. 222)

Tanrı sofrası, kurbanların sunulduğu masa, Assur bulgularında ise, ’kiretu’ olarak okunan bir kavramla tanımlanmaktadır. Türkiye’de, ‘kirevit’, ’kerevet’, ‘makat’ olarak tanınan bu kavram, sunu, yiyecek masası olarak ortaya çıkmış olmalı. Bu durumda, masalların ‘...biz çıktık kerevetine’ motifindeki kerevet’in, muradına erenin bunun karşılığında sunduğu kurban ziyafetini ifade etmesi mümkün görünmektedir.

Kuzey (Akkad) ve güney (Sümer) toprakları arasında dinsel ortak bir merkez rolü oynadığı anlaşılan Nippur’da (şimdi Niffer) ele geçen kuban-sunu listelerini içeren binlerce tablette, genel olarak koyun, kuzu, keçi gibi hayvanlar yer almaktadır. Bunun yanı sıra tosun, inek gibi büyükbaş hayvanlar ile balık ve yabani veya evcil kaz, ördek, tavuk, horoz, güvercin; hurma, palmiye, salatalık vb: de yer almaktadır. Sümer sunularında yabani ve evcil domuzun da önemli bir yeri bulunuyor olmalı. Çünkü, örneğin bir hastanın iyileşebilmesi için bir domuz yavrusu kurban edilirken bir dini görevli şöyle söylemekteydi:

“(Hastanın) yerine bir domuz yavrusu ver; (hastanın) eti yerine et, kanı yerine kan; onlar (ruhlar, şeytan, iblis... ) bunu kabul etsinler! (Kurbanın) kalbini kalbine bastır ve onlara ver ki, o kabul edilsin!” (Sayfa 230)

Muhammed’in Huri’lerine kaynaklık eden Hurri ve onun devamı gibi görünen Urartu toplumunda da, baş tanrı Haldi’ye günde 17 sığır ve 34 koyun, İştar’a karşılık düşen gök tanrısı Teşeba’ya ve Güneş tanrısı Şivini’niye günde 6 sığır ve 12 koyun kurban ediliyordu. (N. AYDIN. Belleten Ağustos 1991. Sayı 213, s. 327)

Bununla birlikte eski toplumun düzenleniş ve ilişki tarzları hesaba katılırsa, Tanrı sofralarına sunulan kurban türlerinin, hiç olmazsa başlangıçta, gelişigüzel seçilmiş olamayacağı açıktır. Eski kayıtlar incelendiğinde, ‘tanrılara kurban’ sunma genel uygulamasının, başlangıçta, kurban türlerinin son derece önem taşıdığı bir uygulama geleneğinin zamanla bozulmasına dayandığı anlaşılıyor. Sümer ritüel kayıt tabletlerine göre, bazı hayvanların bazı tanrıların sofrasında yer alması kesinlikle yasaktı. Örneğin Uruk’taki Anu tapınağındaki bir kayıt şöyle bitmektedir:

“Şamaş tapınağında Tanrı Şakkan’a koyun eti sunulmayacak;
Tanrı Sin’in tapınağında Tanrı Harru’ya inek eti sunulmayacak;
Tanrıça Belet-şeri’ye kuş eti sunulmayacak;
Tanrıça Ereş-kigal’e inek ve kuş eti sunulmayacak” (s. 226)

Yamyamlığın ilk yasak adımı, iç yamyamlığın yasaklanması doğrultusunda gelişmiş ise, doğal olarak kendi içerisinde bu yasağı uygulamaya başlayan toplum birim için kendi totemi dokunulmaz tabu, haram addedilecekti. Bu topluluk, kendi toplum birimi namına totemini sadece, yabancıya, kendi üyelerinden birisi gibi (olarak) sunacaktı. Sunduğu kurban veya yiyecekten kendisi yemeyen veya ondan yalnızca yılın belirli ay veya günlerinde yeme hakkı bulunan topluluklarının gerisinde, genel olarak, iç yamyamlık yasağının izleri  bulunmaktadır.

Eski toplumun canlı ve ölü insan  yamyamlığı, göreneklerde en ağır izleri taşıyan bir uygulamadır. Farklı isim veya görünümleriyle ‘İsa'nın göğe çekilişi’, ’Nevruz’, ’Kurban bayramı’ veya değişik karnavallar vb. üzerinden günümüzde de yaşamaya devam eden bozulmuş görenek kalıntıları, eski toplumun ilk ve son yaz ittifak yenileme buluşmalarının devamıdır ve bu görenekler şu veya bu şekilde eski yamyamlık ve daha sonra onun yerine geçmiş olan insan kurban uygulamalarını yansıtırlar. Bunu bütün tören, bayram veya özel günlerin yeme ve içme (kurban) ile sıkı sıkıya bağlı olan yapılarında da izleriz.

Törensel yiyeceklerin dağıtım ve pişirme biçimleri de (çiğ, kızartma, haşlama vb. ) doğrudan doğruya eski toplumun kurban sunma biçimleriyle bağlantı halindedir. Kurbanın kanını akıtma veya kan akıtmaksızın boğma yoluyla öldürülmüş kurban sunma da eski toplum birimlerin geçmiş yamyamlık geleneklerine bağlanır. Ölü ruhuna sunulan yemekler ise ölü yamyamlığının yerine, zamanla geçirilmiş bir uygulama gibi görünmektedir. *

Toplum yaşamındaki rol ve görünümleri incelenince, hayvan ve bitkilere sunulmuş kutsiyetin hiç de karşılıksız olmadığı anlaşılıyor. Bu kutsallık örtüsünün hemen altında, toplum birimlerin hayvan veya bitki totemlerinin insan yaşamını kurtarıcı özelliği ile karşılaşırız.

Eski toplumda, ’insan yerine’ geçirilerek, yamyamlığın giderilmesi doğrultusunda bir çözüm aracı olarak kullanılan hayvan ve bitki, bunun karşılığında da insan tarafından kutsanmıştır.

Eski toplumda insan, giderek ‘insan kurbanı’ halini alacak olan başlangıçtaki yamyamlık geleneğinin dışına çıkabilme yollarını bulmaya çalışmış olmalıdır. Canlı ve ölü bireylerle ilgili olarak var olan ‘iç veya dış yamyamlık’ biçimlerinden uzaklaşabilmenin bir çözüm biçimi olarak, insan (kurbanı) yerine geçmek üzere, hayvan ve bitki ‘geçişmesi’ (substitution) geliştirilmiştir. Tarihte totem tapınmasının ortaya çıkışı, eski toplumun yamyamlıktan uzaklaşmaya başladığı dönemi de işaret eder.

Kurtarıcı hayvan ve bitki, kutsal totem olarak, işte bu nedenle tapınmaya hak kazanmışlardı. En 'ilkelinden' en gelişmişine değin, bugünkü bütün toplumların yaratılış öykülerinde, bayraklarında, yöresel sembollerinde, eski toplumun giyim-kuşam biçimlerinde ve şaman-büyücü-cadı araç-gereçlerinde sistemli bir biçimde hayvan veya bitki motifi bulunuyor olmasının altında onların insanı yamyamlıktan kurtarma derin etkisi yatar.

Yaşamını borçlu olduğu "kurtarıcı totem" olan hayvan ve bitkiye verdiği kutsallığın asıl kaynağı, hiçbir şekilde eski insanın, cehalet veya kurguları değildir. Tersine, eski insan, yamyamlığı aşabilmeyi hayvan ve bitki dünyası aracılığıyla sağlayabildiğine göre, bugünkü torunlar, atalarında deha keşfetmeliydiler.

Toplulukların bayrak veya yöresel sembollerinde totem hayvan veya bitkinin eski toplumda böylesine önemli olmasının asıl nedeni, bu bakımdan onların, insan kurbanını engellemeye yardımcı olma özelliğinden başka bir yerde bulunmaz.

‘Kurban’ (sunu) ile ‘insan’ geçişmesi, dilbilimsel bakımdan da izlenebilir. Bütün toplulukların yaşamında derin etkilere sahip olan 'Kurban' sözü, Hintçede, kurban edileni olduğu kadar kurban edeni de içeren bir anlatım özelliği taşımaktadır; kurban eden, kendi için, kendi adına kurban edilen anlamına gelmektedir. Bay Olivier Herrenschmidt şöyle diyor:

''Gerçekten de, kurban eden (sacrifiant), yajamana, kurban etmek (Yaj) fiilinin şimdiki çekilmiş zamanıdır. Kurban eden, kendi için kurban edilendir...

Kurban olayının merkezindeki şahsiyet, bizim 'kurban sunucu' dediğimiz şahsiyet, sonuçlarını kendisi için toplamak üzere kurban sunan, kurbanın merkezindeki şahsiyettir... Kurban sunucunun (Yajamana) kurban sunması kendisi için ve kendi etrafında örgütlenen bir eylemdir. "

(Olivier Herrenschmidt: L'homme. Janvier-Juin 1978. S. 8)

Kurban kelimesi, Sümercede de "puhu", yani ‘insanın yerine geçen’ demektir. Dahası, "dinanu" olarak da adlandırılmaktadır ki, burada artık sunulan kurban ile kurban sunucu aynılaşan bir anlam taşımaya başlamaktadır:

“Koyun (urişu), insanın (dinanu) bizzat kendisidir: insan hayatı için bir koyun sunacak; koyun başını insan başı için, koyun boynunu insan boynu için, koyun ğöğsünü insan göğsü için (yerine) sunacak.” (E. Dhorme. Les Religions de Babylonie et d’Assyrie. Page. 229)

İnsan ile hayvan geçişmesini, kuzey Afrika’daki latince yazılarda da buluyoruz. Burada kurban, ‘vicarius’ (vicaire) olarak adlandırılmaktadır ki, bu tam olarak ‘yerine geçen’ demektir. (a.g.e - s. 230)

Kuran’da ise ‘kurban gerdanlığı’ sözcüğü, insan-kurban geçişmesinin şekilsel bir izi olarak bulunmaktadır:

“Ey iman edenler, Allah'ın (koyduğu dini) işaretlerine, haram aya, (Allah'a hediye edilmiş) kurbana, (ondaki) gerdanlıklara, Rablerinin lütuf ve rızasını arayarak Beyt-i Haram'a yönelmiş kimselere (tecavüz ve) saygısızlık etmeyin. ”

Kuran'ın burada saygı gösterilmesini istediği ve gerçek anlamı daha Muhammed zamanında sislere gömülmüş olması gereken 'kurban gerdanlığı', sonraları ‘kurbanın süslenmesi’ olarak devam etmiştir. Bu ‘kurban süsleme’ işlemi gerçekte, bireyin (aidi olduğu toplum birimin) kimlik belirlenim sembollerinin (renk, totem, damga vb. biçiminde) kendi yerine, kendi adına ve kendi olarak kurban ettiği hayvana taktığı araçlardan başka bir şey değildir.

13.04.2004
Safa Kaçmaz


NOTLAR...

(*)ünlü  AnaBritannica’nın kurban sunma kurumunun kökeni anlamaya ilişkin tavsiyeleri hala ‘kurgusal’ alanda dolanmaya devam etmektedir:

“İnsanın kutsal gerçekliğe ilişkin deneyiminin bir görünümü olarak kurbanın dinsel bilinçte derin kökleri vardır. Bu nedenle kurban geleneğinin olası kökenleriyle ilgili her önerme, dinin kökenleriyle ilgili önermeler gibi büyük ölçüde kurguya dayanmak zorundadır. ” (Cilt 14, sayfa 72)

Kurbanın ve eski toplumun bir çeşit yasal düzenlenmesi olan dinin kökenini cehalette, düşler ve korkular dünyasında aramaya pek meraklı 20. yüzyıl bilim dünyasının genel eğilimini de ifade eden bu tavsiye eski toplumun, dolayısıyla yeni toplumun gerçek ilişki yasalarınının anlaşılmasının önünü tıkamaktan başka bir işe yaramaz. Nitekim, AnaBritannica okurunu ‘kurgulara’ yönelten tavsiyelerinin sonucunun ne olduğununu da peşi sıra büyük bir içtenlikle ve kibarca itiraf etmektedir:

“Özellikle E.B. Taylor, W. Robertson Smith ve J. G. Frazer'ın bu konudaki araştırmaları kurban geleneğinin anlaşılmasına büyük katkılarda bulunmuş, ama doyurucu sonuç vermemiştir. ”

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !