imamsız,imansız, namazsız, duasız defin hakkı !
Dini Törensiz Defin Vasiyeti !
************************
İnanılmaz bir gündem safsatasının orta yerinde canımızın içi saydığımız birileri de ölüveriyor. Sersem sepelek bu riya ikliminde nasılsak öyle durduğumuz için, gelen geçen de bize dokunuyor. Dahası ölülerimize bile...
Hayatının son deminde, Mühürdar'da, kollektör üzeri Marmara'ya değen bakışını sek rakıyla demlendirir iken, kendisini "Dinozor" addedip bir kısım hatıratını fâş eden Mina Urgan mesela, ansızın "bestseller" sınıfına giriverdiydi.
İşin bu kısmı kelebek efekti sayılıp geçilir ama, biz "gnostik"leri bile küçümseyip, sapasağlam ateist kavrayışını üzerimize boca ediveren Mina Urgan, o miniminnacık yüksek kadın, bir cami imamının son sözler seromonisine teslim edildiğinde, içim hayli acımıştı.
Dahası da var; bir set yukarıda idik, mezar yerinin hemen üstünde, Aşiyan'da. Bir kısım genç ve tertemiz delikanlı ile genç kız, sol yumruklarını havaya kaldırdıydı, tam oracıkta.
Komünist esasen sağ yumruğunu dirsek hizasından kırarak başının alın üzerine kadar kaldırır ve tutardı, bu hep böyleydi. Nedir, sağ ile sol Fransız konvansiyonunda bir yerleşme biçimi olduğu kadar, sahneden ve salondan iki ayrı yönde görülürdü. Yahut, başkanlık makamından ve aşağıdan... Bunu en fazla sahne erbabı, özellikle de rejisörler bilir. Aşağıdan yukarıya sahneye doğru baktığınızda sol olan, sahnedeki izleyene doğru baktığında, tabiatiyle sağ oluverir; yahut tam tersi.
İşte orada, Dostlar Tiyatrosu'nun çok adamlı efsane zamanlarının halk oyunları ve müzik hocası Mehmet Akan'ın kulağına eğilip fısıldamıştım: "Ne dersin, bu çocuklara Enternasyonal'i öğretmenin vakti gelmedi mi?" Mehmet de sessizce kafasını bir aşağı bir yukarı sallamıştı galiba.
Bir ara, arkadaşlar ile şu mahut krematoryum meselesini konuştuğumuzu da hatırlıyorum. Bilebildiğim, Ankara'da, halihazırda çalıştırılmayan bir adet insan fırını olduğuydu, onu söylemiştim. Benim gibi tektanrılı ritüle razı olmayan arkadaşlarım da, haydi o vakit, bir kampanya başlatalım demişlerdi. Tabii, bunu konuştuğum arkadaşlarımdan bazısı, "vakit" yerine "zaman" demiştir ve bizim durup durup birtakım sosyal kampanyalar başlatma konusunda sabıkalı bir tikimiz de vardır, o ayrı.
Sonra ne oldu? Bir şey olmadı tabii. Atıf Yılmaz'ın ardından kaç arşiv sayfası kaldı ise, sırf yönettiği 118 filmden ve ayrıca 36 senaryodan demiyorum, binlerce Bakha gecesinden, evet, bizden de o kaldı.
"Bir dize yazıyorum/dünyayı yazıyorum/ben varım/dünya var" diyerek "Vasiyet"ini noktalayan Yannis Ritsos gibi hisseden, "biz o kadarını bile yazmayanlar" için, krematoryum meselesi de örtüldü gitti idi. Yeri gelmişken, bu muazzam şairin evlâd-ı manevîsi ve çevirmeni Özdemir İnce dostumu, son günlerdeki performansına bakıp dalıp yeniden "ince" görmeyi arzuluyor, ümid ediyorum. Ne olsa, kızımın atanmış dedesidir ve edebiyatımızın nadide bir şairi ve düşünürüdür Özdemir.
Son olarak, Sıdıka Su'nun cenazesinde pek canım sıkıldı, bu "zordur Allahsız ölmek" mevzuuna dalıp, yazmadan edemeyeceğimi anladım.
Sıdıka Teyzem
Efendim, Sıdıka Su'dan, yani 1951/52 tevkifatının (şimdi bu tevkifat da ne diye düşünecek olanlar için açmalıyım, Türkiye Komünist Partisi -şimdikiyle alakası yoktur- ve etrafına karşı, Demokrat Parti'nin özgürlükçü iddialar taşıyan deklarasyonunu iğdiş etmek üzere başlatılmış olduğundan, hanidiyse emin olduğum bir tutuklama furyasıdır burada sözünü ettiğim ve NATO serüvenimiz ile paralel incelenmesinde hayli yarar vardır), ismini söyletmek için karşısına rica minnet dikilen o tırnak sökme konusunda mahir polisleri bile sarakaya alan genç kızından bahsediyorum. Ateist, yani tanrıtanımaz, Allahın birliğine ve onun resullerine inanmaz bir insandan söz ediyorum aynı zamanda. Nâr-ı cehennem var ise, orada yanmaktan da tereddüt etmeyecek kadar sözünün ve tavrının -şimdilerde "duruş" diyorlar- arkasında duran bir kadından, Sıdıka Teyzemden bahsediyorum. İşte onun cenaze töreninde neler neler oldu, anlatamam. Görünen şu idi: Teşvikiye Camii avlusu, fevkalade samimi bir büyük topluluk ile dopdoluydu.
Ara enstantane: Tabutun başı boş iken, bir an, gidip başucuna durdum ve o ara gözüme ilişen ilk komünisti, devrimciler uğurlanırken nöbet tutulur, geç karşıma, diyerek çağırdım. Şair Serhan Özdemir yahut Fabrika komünisti Zeki Tombak, yeşil gözlerini kuşanıp Sıdıka Teyzemin ayakucuna geçti.
Devam edersek, şöyle anlatabilirim, bir kere olağanüstü bir tabut örtüsü yapmışlar. Herhalde Çiğdem ve arkadaşları becermiş bu işi, kızıl karanfillerle sıkı örülmüş bir tabut örtüsü... İşte bu örtünün başucundaki filizi yeşile çalan yazmaya tutunup, baştan sona, tek nota atlamamaya çalışarak ve tek bir nota dış ses vermeyerek Enternasyonal'i söyledim. Ne olsa Mehmet Akan'ımız da öldü artık ve Enternasyonal'i, haydi şu çocuklara öğretsene diyeceğim kimsem de kalmadı.
Sabah, Zincirlikuyu kasabasının gasilhane, yani ölü yıkama semtinde buluştuğum Ilgın, Sıdıka Teyzem ile Ruhi Amcamın oğlu olan kardeşim, tam tamına annesinin sevdiği elbiselerini giyinmişti. Berbat sıcak bir temmuz günü, sırf annemin istediği gibi olsun diye, üstelik sıkı sıkıya kravatlı ve takım elbiseli olduğum bir öğle üzerini de bu arada hatırlayıverdim. Gene, esasen bir tiyatro sanatçısının sahnede uğurlanması esnasında başlatılmış ve tuhaf bir seküler ayine dönüşmüş olan "alkışlar" eşliğinde arabası hareket etti Sıdıka Teyze'm'in ama ondan öncesi de var.
Tüyü henüz bitmiş, çakır gözlü bir delikanlı, ikindi namazını kıldırıp aşağıya, tabutun olduğu musalla taşı bölgesine avdet etti. "Mükminler" diyerek söze başladı, ki bu Arap gırtlağı artık pek de yabancımız sayılmaz, "EAllaaâh-ü teâaalaa" diye devam etti, ki Yaradan demeyi bile içine sindiremeyen, bırakın Türkçeyi, Arapça aksanı da bozuk şu delikanlı ile, bakalım neler olacak deyip sabır sınavına girmeye karar verdim.
Teşvikiye'de mûtad olandan da daha az "cemaat" saf tutunca, bizim delikanlı sinirlenip avluyu da azarladı. Olsun. Hiç değilse bu uyarısı haklıydı. Bir tür "kokteyl prolonje" havası çünkü, hakim olmaya başlamıştı avluda.
Nasıl bir Müslümandı?!
İte kaka cenaze namazı bitecekti esasen ama, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu'nun nazar-ı dikkatine sunmak istediğim, mühim bir husus var. Helallik istemeden önce, bir tanıklık yaptırılır ya, saf tutanlara, işte oradaki soru bilebildiğim kadarıyla şudur: "Merhûmu/merhûmeyi nasıl bilirdiniz?" Cemaat de "İyi bilirdik" der. Biz böyle bilip gördük. E, öyle ise, "İyi bir Müslüman olduğuna şehadet eder misiniz?" ya da "Merhûmu iyi bir Müslüman olarak bilir miydiniz?" gibi, affedersiniz ama terbiyesizce sorular sorulabilir mi? Yanlış anlaşılmasın, buradaki terbiyesizlik bahusus bize değil, inananın Yaradanına karşı da edilmiştir. Her ne ise, bu da oldu, bir hayli muazzep olduk. "İyi" desen bir türlü, demesen bambaşka türlü... Sıdıka Su'dan iyisini mi bulacağız da tanıklık etmeyeceğiz, öyle değil mi efendim... Ama soru yanlış sorulursa, nasıl olur da doğru bir yanıt verilebilir?
Mezarlık kısmı güzeldi. Sönmez (Targan) öyle duygu dolu bir konuşma yaptı ki, kendisini ağlamaktan alıkoymasaydı, eminim, bize alkış tutturmaya da kalkışmazdı. Sonuna doğru türküler ardı ardına geldi. Hele "Hayali gönlümde yadigâr kalan" cümlemizi ağlattı. Delikanlı imam, "talkın" vermeyi de hayli kısa tuttu bu kez ve olağanüstü tabut örtüsünün mezarın üzerine değil de Sıdıka Teyzemin üzerine örtülmesine sevindik.
Kıssadan hisse; bize de ıstırap veriyor bu Allahsız ölüp mümin gömülme durumu; başta seküler cenazelerin gözde mekânları olan Teşvikiye ve Levent camilerindekiler olmak üzere, devlet memuru imamlara ve mütedeyyinlere de...
Lütfen artık, mesela yakılabilelim. İhrâk-ı binnâr ile değilse bile, krematoryum aracılığı ile, artık istedikleri gibi gönderin ateistleri, gnostikleri ve vasiyetini bu yönde tayin edenleri. Şart değil, sözgelişi sıkı entelektüel ve yelkencilerimizden Kaş Feridun'un (Aksın) cenazesinde olduğu gibi, dini tören olmaksızın, toprağa kavuşabilelim.
Size, sizin inancınıza elbette saygı duyuyoruz ve aynı saygıyı, artık sizden de görmek istiyoruz. Bize ve size karşı gösterilen bu hoyratlığa, artık bir son verin. Vasiyete saygı gösterin.
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6409
-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*
Ateistler de bir karar versin
NURETTİN DURMAN
Duyduğuma göre bir yıl kadar oluyor şair Orhan Alkaya, Beylerbeyi'ne taşınalı. Ramazandan önceydi semtimizin fırınında karşılaşmış olduk. Ben ekmek almıştım, o da sevimli kızıyla ekmek almaya gelmişti. Orhan Alkaya mı, dedim. Evet, dedi. Hoşgelmişsiniz dedim. Konuştuk, iş yerimi tarif ettim. O kendi yoluna, ben kendi yoluma gittik. Semtimizde oturuyor ama evini sormadım. Yıllardır adını bildiğim bir şair.
Neyse, umarım günlerden güzel bir günde oturup sahilde sohbet imkânı da buluruz Allah nasip ederse. Benim arzum bu merkezdedir. Ama hayat işte hiç belli olmuyor, yıllarca aynı semtte oturursunuz da bir defacık dahi olsun oturup iki lafı bir araya getiremezsiniz.
Bunları ve bunlara benzer şeyleri zihnimin bir kenarına aktararak sol tarafımdaki kitapların arasından Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı, YKY Şiir Yıllığı 2003'ü çekiverdim ve oradan Orhan Alkaya şiirine bir göz atayım dedim. Bütün bunları yazmamı sağlayan sebep ise Radikal İki 5 Kasım 2006 tarihli Orhan Alkaya imzalı "Zordur ateist ölmek" adlı yazısı oldu. Bu vesileyle bir şairin ruh halini de alakadar edecek düşünsel edime de varabilir miyim acaba diye de kendime sordum doğrusu. Şimdi şairler birazcık olsun yakınlaşabildiler birbirlerine. En azından yazdıklarıyla tanış oluyorlar günümüzde..
Burada mesele Alkaya'nın acılarıydı aslında. Doğrusu beni de acıttı bu mesele. Hani diyeceksiniz ki sana ne oluyor da bu işlere karışmış oluyorsun. Öyle değil yani. Temelde bu bir insanlık durumudur. Acılar denizinde yüzüyoruz hepimiz... Hepimizin çeşit çeşit acıları var bu memlekette ne yazık ki. Bu hayati şeyler inanç sistemiyle alakalıdır ve de insan inancını yaşamalıdır ve de hayatının her safhasında tatbik etmelidir bana göre. Böyle yaşanmalıdır hayat. Böyle olunca da neden insanlar acı çeksinler. Neden istediklerini yapamasınlar...
İçimizi acıtan şeyler büyük bir yekün tutmakta yani. Bu memlekette neredeyse kimsenin rahat ettiği yok. Her kesimin, her grubun, her anlayışın derdi mevcut...
Hamid-i Evvel Camii
1968 yılından beri Beylerbeyi'nde ikâmet ediyorum ve doğrusu Beylerbeyi Hamid-i Evvel Camii'nde namaz kılmayı da çok seviyorum. Denize çok yakın oluşundan mıdır veya mimarisi ona göre mi yapılmıştır, içine girdiğinizde bir ferahlık hissediyorsunuz... Birçok vesileyle cami, cemaat, namaz sarmalında bir hayli laf ediliyor. Edilsin tabii. Edilecek de. Eksikler, noksanlıklar irdelenecek elbette. Düşünmek, fikretmek herkesin hakkı olmalı elbet. Tabii düşünebilene. Yoksa düşünemeyene de haksızlık etmemek lazım illa düşünsün diye..
Doğrusu ben bizim camiye getirilen ateistlerin cenaze namazını kılmıyorum. Bana inanç yönünden uzak olan birçok tanıdığın cenaze namazını da kılmamışımdır. Bu minval üzerine düşünürken da cami cemaati için çok enteresan bir durum ortaya çıkıyor. Cemaatin çoğunluğu bir cenaze görünce hemen koşarlar namazını kılmak için. Hiç bakmazlar bu cenaze kimindir, kimdir bu zat, nedir, neyin nesidir diye. Dindar mıdır, dinsiz midir? Öyle bir sorgulama alışkanlıkları gelişmemiştir zaten. Onların bu saf ve masum davranışlarındaki tek sebep sevap kazanmaktır. Cenazenin namazını kılıp sevabına nail olmaktır amaç. Burada aslında benim yazıksadığım durumla şair Orhan Alkaya'nın acıklı durumu benzeşiyor. Ateist bir insanın neden cenazesi götürülüp caminin önündeki musalla taşına yatırılsın ve gariban cami cemaati de namazını kılsın. Buna ne lüzum var ki? Ama oluyor işte. Yanılmıyorsam Mina Urgan'ın kızı ısrar etmişti annesinin cenaze namazı kılınsın diye. Ateistler de tam bir karar vermiş değiller, cenazeleri olduğunda ne yapacaklarına. Bu meseleyi sanırım ateistler kendi aralarında bir çözüme kavuşturmalılar. Gene sanırım ki illa da cenaze caminin musalla taşına gidecek diye zorlama bir yasa yok. Yani bu yaşıma geldim, duymadım böyle bir şey. Varsa da öğrenmek isterim tabii. Kolluk kuvvetleri bir cenazeyi alsın zorla bir caminin önüne götürsün. Böyle bir zorlama var mı acaba?
Yani bir ateist imamsız, namazsız, duasız gömülmek hakkına sahip olmalı. İnsana inanmadığı bir şeyi niye yaptırsınlar ki? Hiç hoş şeyler değil bunlar.
(...)
****
ATEİST CENAZESİ
Ben ateistim diyen kişiye camide cenaze töreni uygulanması anlamsız ve gereksizdir.Ancak ölen kişlere mutlaka dini tören uygulanacak diye bir yasa olduğunu sanmıyorum.Bu durumda ölen kişinin yakınları gereken uygulamaya karar verir.Eğer cenazenizi camiye götürürseniz elbette geleneksel uygulamalar yapılır.
Yazan : ufuk akcan
ÖLÜMÜN ÖZGÜRLÜĞÜ
ÖLÜMÜ DEĞİLDE ÖZGÜRLÜĞÜNÜ ÖP..Bir ateist imamsız, namazsız, duasız gömülmek hakkına sahip olmalı. İnsana inanmadığı bir şeyi niye yaptırsınlar ki? ÇOK DOĞRU
Yazan : şevket çorbacıoğlu
Ateist ölmek mi?
Ateist olduğunu söylemenin bile çekinildiği bir ülkede yaşıyoruz. Siz tanrıya inanmasanız da çevrenizdekilerin "elalem ne der" endişesiyle dini törene izin vermesi işten bile değil... Yaşarken saygı duyamadık, kabullenemedik, bari ölüsüne saygı duyalım gibi bir durumun söz konusu olacağını düşünmek tamamen; boş hayallere kapılmak, olur sanırım. Ateist olmak zordan ziyade imkansız bizim şartlarımızda...
Yazan : Papatya Işık
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6423
*-**-*-**-*-*-*-*-*-
Ateisti nasıl bilirsiniz?!
19/11/2006 Radikal
YAKUP YILMAZ
12 Kasım 2006 tarihli Radikal İki'de Nurettin Durman'ın Orhan Alkaya'nın 5 Kasım 2006 tarihli yazısına atfen iyi niyetli bir yazısını okudum. Toplumun farklı dünya görüşündeki insanların, insan olarak çektikleri acıları ortak payda olarak alıp bu grupları birbirine yaklaştırmak için yazılmış bir yazı. Ve bu yaklaştırmayı yaparken paydadaki farklılıkları göz ardı etmiyor ve o farklılığı vurgulayarak yaklaşmak istiyor ötekine. Orada biri ya da birileri var, dünyaya benden çok farklı bakıyorlar ve ben onları kendime yakın hissediyorum, onlarla yakın olmak istiyorum ve bunu onlarda kendimle benzerlikler arayarak yapmıyorum farklılığını kabul ederek, bunu vurgulayarak ve insanlık acımızın ortak olduğunu bildiğim için yapıyorum.
Böyle bir anlayışla yaklaşıyor ötekine Nurettin Durman ve bunun için uğraş da veriyor. Örneğin kendisi bir Müslüman, dindar da bir Müslüman. Ateist birisinin namazını kılmıyor ama onunla aynı semtte oturmaktan ve hayatında bir gün onunla karşılaşabileceği umuduyla mutlu oluyor. Aslında Nurettin Durman tam da ihtiyacımız olan şeyi yapıyor. Ne mutlu ona.
Bununla birlikte yazının tek teması değil bu. Aslında Nurettin Durman'ın yazısının az önce yukarıda bahsettiğim düşüncelerin kapladığı hacim kadar hacim kaplayan başka bir konusu var. Ateistlerin cenaze namazının kılınmasının doğru olup olmadığı sorusunu soruyor. Bu soruya kendi cevabı açık. Yukarıda da belirttiğim gibi bu cevap Nurettin Durman'ın ötekinin farklılığını kabul etme isteğinin ve çabasının bir sonucu. Yazının sonuna doğru (Mina Urgan'ın cenazesinde yazarın kızının namazın kılınması ile ilgili ısrarına atıfta bulunarak) şunu belirtiyor: "Bu meseleyi sanırım ateistler kendi aralarında bir çözüme kavuşturmalılar." Nurettin Durman bize haklı ve doğru bir çağrı yapıyor. Bu konuda düşünmek gerekiyor. Ama meseleyi bu namazın kılınmasının gerekip gerekmediği özel sorusundan ateizm ve ateistin dinsel etkilerle şekillenmiş kültürel öğelerle ilişkisi ne olmalıdır geneline sıçratmalıyız, yoksa "kapıdan içeri girerken sol ayakla mı girmeliyiz, yoksa sağ ayakla mı girmeliyiz" gibi sorular soran ve bütün ömrünü bu soruya cevap aramakla geçirmiş softalara döneriz.
Var mı, yok mu?
Söze bu konudaki tavrımızı ateist olup olmadığımız sorusuna verdiğimiz yanıtın değil de, tarih-kültür- din üzerine nasıl düşündüğümüzün belirleyeceğini belirterek başlamak istiyorum. Önce ateizm üzerine düşünelim. Robin Le Poidevin'in 'Ateizm: İnanma, İnanmama Üzerine Bir Tartışma' (Ayrıntı Yayınları) kitabından daha geniş bir şekilde izleyebilirsiniz bu tartışmayı. Ateizm, yaşadığı tarihsel karmaşa yüzünden hep teizmin karşıtı, Şükrü Argın'ın deyişiyle, teizmin bastırılmış ötekisi olarak algılandı. Yani anlamı ve varlığı teizme bağlıdır ve onun olduğu yerde karşımıza çıkar. Kendi başına pozitif bir anlamı yok gibi, bu negatif anlamıyla düşünüldü. Aslında ateizmin içeriği din karşıtı bir düşünce olması ile değil, "evrenin kişileştirilmiş aşkın bir yaratıcıcısının varlığını reddeden" bir düşünce olması ile tanımlanmalıdır. Yani ateizm din karşıtlığını değil, Tanrının varlığı ve yokluğunu tartışır. Yani ateist din karşıtı değil Tanrı karşıtı bir adamdır. O halde dinden nerede bahsetmeye başlayacağız?
Materyalizm ve din
Tarih-kültür ve din ilişkisi üzerine nasıl düşündüğümüzden bahsettim. Kabaca söylersek materyalist bir tarih anlayışı, dini ortaya çıkaran sosyokültürel dönüşümleri, maddi temellerini çözmeye çalışarak anlar ama onu yadsımaz. Yani toplumun değişimi sırasında öyle veya böyle bir yerde din şekillenmiş ve ortaya çıktığı zamandan sonra toplumların kültürlerini etkilemiştir (Aslında bu etkileme de ha deyince bahsi edilecek kadar basit dinamiklerle gerçekleşmiyor, yani aslında yine bu şekillendirici dinamiklerin, yani dinamik kompleksinin sadece bir bileşeni. Neyse, bunlar başka ve daha geniş bir tartışma alanının konuları). Ve o tarihten sonra karşı çıkılmaz bir gerçeklik olarak orada vardır. Daha da önemlisi dinin toplumla ilişkisi onun birbirinden çok farklı yorumlarının ve ritüellerinin oluşmasına sebep olur. Ama dinsel ritüeller kültüre çok derin bir şekilde nüfuz eder, hangi din ne kadar etkili olmuştur ayırt etmek iyice zorlaşır. Bana sorarsanız ayrıştırmak gereksizdir de. Çünkü ortaya çıkan ürün, yani kültür çok köklü bir şekilde toplumun hayatındadır. İşte ben biraz zorlama gibi görünse de şunu söyleyeceğim: Biz ateistler, yani din ve Tanrı bağını koparmış, ama dini reddetmeyen insanlar bu yorumlar parkurunda bir kulvar olamaz mıyız? Elbette ki bugün dindar insanların yaptıkları bütün ritüelleri biz de yapalım demiyorum. Şunun için söylüyorum bunu. Biz İslamın hüküm sürdüğü ve kültürünü etkilediği bir coğrafyada yaşıyoruz. Ve farkında olmasak da aslında günlük hayatımızı yaşarken o kültürün etkilerini yaşıyoruz. Basit bir örnek vereyim: Itri'nin bestelediği tekbiri dinlemek. Elbette bu biraz marjinal bir örnek ve bilinçli olarak yöneldiğimiz bir şey ama buradan, müzik beğenimizdeki İslam etkisi üzerine düşünemez miyiz? (Örneğin bizim müziğimizdeki hüzün birimleri ya da sevinç birimleri ile başka dinlerin etkili olduğu kültürlerdeki hüzün ve sevinç birimleri faklıdır. Bu birimlerin oluşmasında komşu dinlerin etkilerini de gözardı etmemek koşuluyla bu söylenebilir.) Tamam, modernizmin geleneksel kültürle ilişkimize etkisi ve onun tam da bu bağlamda geleneğin bireyin bilincinin oluşmasına etkisini tartışmalıyız ve belki ondan sonra toplumumuzun geçmişindeki bir dinin onu yaşamayan ateistler olarak bize etkilerini konuşmalıyız ama cenaze gibi (Örneğin bayramlarla ilgili düşünürken de buraya dayamalıyız kendimizi ve adlarımız, dinin konuştuğumuz dildeki etkileri. Basit bir kültürel incelemeyle bu örneklerin çoğaltılabileceğine inanıyorum.) her kültürde bir karşılığı olan öğelerle ilgili düşünürken bu etkiyi yadsıyamayız. Ve hayata çok derinlemesine nüfuz etmiş unsurlardan bahsediyorum. Örneğin ben, materyalist veya ateist olduğumu söylerken tereddüt etmiyorum da içinde yaşadığım toplumun İslam ile yaşadığı geçmişi düşündüğümde içinde düşündüğüm tarih anlayışı gereği Müslüman değilim diyemiyorum, desem de ateistim derken duyduğum rahatlığı duyamıyorum. Yani bizler de (yani bu coğrafyada yaşayan ateistler) Müslümanlığın bir biçimi olamaz mıyız? (Bu sorular diğer dinlerin yaşandığı toplulukların ateistleri ve o dinin ilişkileri üzerine ayrıca, aynı anlayışla düşünülmelidir.) Ben bu soruya evet diye cevap vereceğim.
Eh her toplumun cenaze törenleri vardır. Ölüyü gömmek ve ona eşlik eden törenler her toplumda var ve her toplumda bu dinin etkisiyle bir şekil almıştır. O zaman bu coğrafyanın ateistlerinden biri olarak cenaze namazımın kılınması taraftarıyım ve kılınmasının ateizmim açısından bir sorun olmadığını düşünüyorum. Dahası yapılması gerektiğine inanıyorum. Ama namazı kıldıracak açısından nasıldır bilmiyorum. O da ayrı bir tartışmanın konusu.
YAKUP YILMAZ: Ev erkeği
http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=r2&haberno=6441
*-**-**-**-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*
İslamizasyon parçası zorunlu "din dersi"nin reddine yasal yol açılıyor...
Dini Törensiz Defin Vasiyeti !
**-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*-*--*-*-*--*-**-*--*-*

