Anasayfa / Genel / Eski Toplumda Kız ve Erkek Çocukların Miras Paylaşım Düzeni (3)

Eski Toplumda Kız ve Erkek Çocukların Miras Paylaşım Düzeni (3)

 

19. ve 20. yüzyıl kazıtları Sümer, Babil, Hitit ve Asur kayıtlarını tam olarak ortaya çıkarmış ve bunların önemli bir kısmı da çözümlenmişti. Jüstinyen'in 6. asırdaki yasa kitaplarının, Mezopotamya'daki birçok konuyu 'doğu barbarlığı'yla açıklama adetinin, bu durumda, en azından iki temel noktada, gözden geçirilmesi gerekli hale gelmişti: Eski dünyanın üstün uygarlık alanı Mezopotamya, nasıl olmuş da, modern dünyanın geri 'Doğu'sunun bir parçası haline dönüşmüştü? Günümüzde daha çok, 'İslam ülkelerinin geri kalması' olarak ifade edilen bu sorun farklı yönleriyle ele alınmıştı. Fakat, Çin, Hint, Sümer-Babil ve Mısır eski toplum uygarlık köklerinin derinliğinin, onların 'geri' kalışında, engelleyici bir temel gerekçe olma paradoksu üzerinde yeterince durulmamıştır.


Öte yandan Sümer-Babil'e ilişkin somut bulgular da gerektiği ölçüde ele alınıp incelenmemişti; bu bulgular, günümüzde bile yeterince değerlendirilmiş değildir. Bay Klima, 1950 yılında, Babil toplumunda kız çocuklarının miras hakları üzerine yaptığı çalışmada, kendisinden önce bu konuda yazılmış tek bir inceleme bile bulamamış olduğunu yazıyordu. Sonraki yıllar bakımından ise, aynı konunun etraflıca ele alındığı bir incelemeyi, en azından ben bilmiyorum.

Günümüzün küreselleşme olgusunun 'tarihsel boyut'unu incelerken, Bay Hardt ve Negri de İmparatorluk'ta, en fazla eski Roma'ya kadar giderler; oysa, birey ile toplum birimler arası ilişkilerin sağlam analiz hedefi, bizi ister istemez, sadece tarihsel boyut bakımından değil, incelenip denetlenebilir kaynaklara sahip olmaları yönünden de Sümer-Babil uygarlık alanına doğru çekmektedir. Eski uygarlık temeli üzerine çalışmalarımızın gerekçesi, öznel bir seçime dayanmaz.

Şu anki verilere göre, dünya tarihinin, bize ulaşmış ilk yazılı yasa metni olma özelliğini hala koruyan Urukagina tabletinde, o tarihteki kadının toplu halde ve erkeklerden ayrı yaşadıkları bir sosyal durumu ifade eden bir tarzda şöyle yazılmıştı:

"(Kıral Urukagina)
kadın evi'nde
kadın tarlası'nda
tanrı(ça) Baba (Vava)'yı
tanrı(ça) yaptı. "

Urukagina'dan bu yana; kocasının evine gelin giden veya damadı kendisinin (baba) evine getiren kız'ın; kutsal tapınak görevlisi ve ana olarak kadın'ın sosyal konumu, mirasla ilişkileri çeşitli yönleriyle Sümer ve Babil'in eski yasalarında yer almaktadır. Mezopotamya toplumunda, bekaret koruma ve 'kız'lık, zina yasağı, tek eşlilik kuralı, 'yasal eş' (épouse légitime) ve cariyelik, genel köleliğin parçası olarak esirelik gibi kurumlar, gerçek toplumsal yönleri bakımından inceleme hakeden konulardır.

Kadının genel olarak miras hakkının bulunmadığı bir dönemde, Lipit İştar yasasında geçen "kız-erkek varisler-ibila dumu-sal" ifadesi, bize, eski toplumun konuya nasıl yaklaştığını göstermeye başlamaktadır:

 

Nippur'un kız-erkek varislerinin

İbila dumu-sal nibru-ki

Ur'un kız-erkek varislerinin

İbila dumu-sal uri-ki-ma

İşin'in kız-erkek varislerinin

İbila dumu-sal i-si-in-ki-na

Sümer (ve) Akkad'ın kız-erkek varislerinin(...)

İbila dumu-sal ki-en-gi ki-uri (...)

 

Bu ifadeler, hiç kuşkusuz, Sümer ve Akkad'ın bütün erkek ve kızlarını değil yalnızca 'ibila' (mirasçı) olanları (bu kelimenin 'aplu' okunuşu da vardır ve belki de yöredeki 'bala' kelimesi ile de ilişkilidir) kapsamaktadır ve bir çeşit 'yurttaşlık' tanımlaması olmalıdır. Anna İttuşi yasasındaki bir madde bizi böyle bir yargıya doğru yönlendiriyor; çünkü yasalarda baba'nın oğulu evlatlıktan reddetme hakkına ilişkin şöyle deniliyordu:

"34- Eğer bir baba, oğluna, sen benim oğlum değilsin derse, oğul evi ve duvarı kaybedecektir."

Eski yasaların Türkçe çevirisini yapan Sümerologlar Bayan Mebrure Tosun ve Bayan Kadriye Yalvaç, bu kanun hükmünü, babanın oğulu reddetmesi halinde oğulun 'evi ve evin çevresini' kaybedeceği biçiminde yorumlamaktaydılar. Fakat metindeki 'duvar' kelimesini ev çevresindeki duvar olarak değerlendirmek hatalıydı. Çünkü aynı yasalar ana'ya (kadına) da oğul'u evlatlıktan reddetme hakkı veriyordu.

"40- Eğer bir ana, oğluna, sen benim oğlum değilsin derse, (oğlu) evi ve eşyayı kaybedecektir."

Anna İttuşi yasası, baba'ya, ana'dan farklı ve fazla olarak , oğul'a, 'ev duvar'ı olmayan 'duvar'ı da kaybettirme hakkı vermekteydi: Buradaki 'duvar' kelimesi , ev'in değil, yerleşim biriminin surlarını, 'şehir duvarlarını', 'şehri' anlatıyor olmalıdır. Böylece Yasa'nın, baba'ya, oğul'u 'şehir yurttaşlığı'ndan çıkarabilme hakkı verdiği sonucuna varıyoruz. Eski toplumun o dönemdeki değer yargılarını yansıttığı şüphesiz olanTell Harmal'da bulunmuş Eşnunna kanun tabletinde, tam da bu nedenle:

"§- Miras(tan) (henüz hissesini) almamış bir adamın oğluna veya bir köleye güvenilmeyecektir"

diye yazan bir madde konulmuştu. Bay Albrecht Goetze, bu cümleyi doğru bir şekilde, 'bunlarla herhangi bir hukuki anlaşma yapılamaz' biçiminde yorumlamaktaydı. Çünkü, (babanın sağlığında) daha miras almamış veya miras alacağı kesinleşmemiş (babası tarafından tableti yazılmamış) bir oğul, birey olarak o toplum birimi bakımından ' yurttaş' konumuna henüz hak kazanmamış sayılmaktaydı; bu yüzden de, hukuki yetkileri bakımından bir köle ile aynı düzeyde, yetkisizdi. Burada, baba'nın reddetmesi halinde oğul, sadece 'evi kaybetme'kle kalmaz, aynı zamanda şehirden sürülerek 'yurttaşlıktan' da edilirdi. Eğer oğul baBayı reddetmiş ise, yalnızca köle haline dönüştürmekle yetiniliyor, baba onu gümüş karşılığında 'veriyor'du.

Eski toplum, burada, kadına, kız evlat olarak (eğer kutsal görevli değilse) baba mirasından pay alma hakkı tanımamakta, fakat öte yandan bir ana olarak ona erkek evladını oğulluktan atma ve mirastan mahrum kılma hakkı vermekteydi. Hiçbir eski yasa metninde kız çocukların "evlatlıktan atılma" maddesi bulunmadığını da ekleyelim. Günümüz bakımından bu çelişkili görüntülerin ardında, doğrudan 'cinsiyet ayrımı' değil, birey-toplum birim aidiyet ilişkilerinin tutarlı bir şekillenişi bulunmaktadır.

Bay Klima, eski toplumda kız çocuklarının miras hakları konusundaki incelemesini, Jüstinyenci 'cins ayrımı' önyargısını tam olarak kıramadığı için başarıyla ilerletemez. Tüm yazısının nerede ise üçte biri kadar uzun tuttuğu 'sonuç' bölümünde de, "normal kız" ile "tapınaklarda görevli kız" arasında ne farklılık bulunduğu sorusu etrafında dolaşıp durur. Aslına bakılırsa, Bay Klima'nın çalışmasının üstün yanını da, zaten, eski toplumun kadınların miras hakkına, doğrudan cinsiyet ayrımıyla yaklaşmadığı olgusunun kapısını aralayan bu soruyu ortaya atmış olması ve ilgili tabletleri derlemesi oluşturmaktaydı; en azından ben, Bay Klima'nın yinelenen sorusundan daha çok bu yönde yararlanmıştım.

Gerçekten de Sümer-Babil toplumlarında; bütün kadınların değil de, sadece kutsal kadınların hem baba malına ve hem de, bazı koşullarda, koca malına ilişkin miras hakları bulunuyordu. Tapınaklara adanmış kadınların sahip oldukları miras hakkının, Anna İttuşi yasalarından başlayarak daha ayrıntılı bir şekilde ele alınmaya başladığını görüyoruz. Anna İttuşi'de kutsal kadınlara tanınan bu hak şöyle ifade ediliyordu:

 

§ 22- Tukum bi

§ 22-Eğer

ad.da.til.la

baba hayatta ise,

dumu.mi a.ni.ir

onun kızı,

nin.dingir lukur

Kutsal tanrı rahibesi,

Unu.gi he.a

rahibe (veya) fahişe (ise)

ibila. gin.nam

Mirasçı olarak

e.ni tuş.e.de

(baba) evinde oturacaktır

 

 

Sadece kutsal fahişe ve tapınak görevlisi olan kadınlara ait olan bu 'mirasçı olma hakkı' (ibila. gin.nam), sonraki Hammurabi yasasında da yinelenmekteydi. Çözümlenmiş 282 maddelik Hammurabi kanun metninin önemli bir bölümü, kutsal fahişelerin baba malı üzerindeki miras haklarının tanımlanmasına ayrılmıştı. Entum, Naditum, Sal Zikrum, Sugitum, Kadiştum gibi sıfatlar taşıyan, farklı tanrıların manastır ve tapınaklarına adanmış olan, bir bölümünün evlenme hakkı da bulunan kutsal kadınların miras haklarına ilişkin bazı maddeler şöyleydi:

 

§ 178 - Entum, Naditum (veya) Sal. Zikrum olsun, babası onaçeyiz verirken ve vesikasını yazarken, eğer ona yazdığı vesikada (onun) terekesini kime isterse vereceğini yazmadıysa, gönlünün bütün istediğini (tablette) ona belirtmediyse, baba kaderine gittiğinde (miras olarak kalan) tarlasını, bahçesini (erkek) kardeşler alacaklardır. Ona (mirastan alacağı) hisse değeri kadar arpa, yağ ve yün tayınını verecekler ve onun gönlünü hoş edeceklerdir. Fakat (erkek) kardeşleri, ona, hisse değeri(payı) kadar arpa, yağ ve yün tayınını vermeyip, onu memnun etmezlerse, (payına düşen) tarlasını, bahçesini istediği (kimseye) işletmek, üzere verecek ve kiracısı ona bakacaktır. Tarla, bahçe ve babasının ona verdiği her şeyin intifa hakkını yaşadığı sürece alacak, para karşılığı vermeyecek(satmayacak), başkalarına birşey karşılığı( olarak) ödemeyecektir, (çünkü) onun mirası (erkek) kardeşlerine aittir.

§ 179 - Eğer, Entum, Naditum veya bir Sal. Zikrum'un babası kendisine çeyiz verirken veya belgesini yazarken, ona yazdığı belgede terekesini kime isterse verebileceğini yazdıysa, gönlünün bütün istediğini ona belirttiyse, babası kaderine gittiğinde, o, terekesini istediğine verecek; (erkek)kardeşleri hiç bir iddiada bulunmayacaklardır .

§ 180 - Eğer bir baba, manastır Naditum'u (veya)Sal Zikrum olan kızına (evlenirken) çeyiz vermemiş ise, sonra baba kaderine gittiğinde, baba evinin malından bir varis gibi hisse alacak, (fakat bu hisseden) yalnızca yaşadığı sürece faydalanabilecek, kendinden sonra (miras) (erkek) kardeşlerinindir.

§ 181 - Eğer bir baba, Naditum, Kadiştum veya Kulmaşitum (olan kızını) tanrıya adarken ona çeyiz vermezse, sonra baba kaderine gittiğinde baba evinin malından varislik hissesinin 1/3 nü alacak, yaşadığı sürece faydalanabilecek, kendinden sonra terekesi (erkek) kardeşlerinindir .

§ 182 - Eğer bir baba, Babil Marduk'unun Naditu'su olan kızına çeyiz vermezse, mühürlü bir belge ona yazmazsa, baba kaderine gittiğinde baba evi malından (erkek) kardeşleri ile birlikte 1/3 hisse bölüşecektir . Tımar sorumluluğunu yüklenmiyecektir. Marduk Naditu'su terekesini istediğine verecektir.

§ 183 - Eğer bir baba, Sugitum olan kızını kocaya verirken çeyizler ve mühürlü belge yazarsa, baba kaderine gittiği zaman baba evi malından hisse almayacaktır.

Kutsal kadın, burada, hayatta bulunduğu sürece, payına düşen miras hissesinin sadece bir tasarrufçusu durumundaydı ve ölümünden sonra bu miras onun erkek kardeşlerine yeniden geri dönmekteydi. Fakat bu böyle de olsa, öteki 'normal kadın'ların tersine, sadece onlar, baba (ve bazı koşullarda koca) mirasından yararlanma haklarına sahiptiler.

Hammurabi yasaları, kutsal fahişelerin koca mirasından yararlanabilme şartlarını da şöyle açıklıyordu:

 

§ 137 - Eğer bir adam, ona çocuk doğuran bir Sugitum'u veya ona çocuk temin eden bir Naditum'u boşamaya karar verirse, o kadına çeyizi geri verilecek ve tarlanın, bahçenin, mal ve mülkün yarısı ona verilecek; (0 da) evlatlarını büyütecektir. Çocuklarını büyüttükten sonra, çocuklarına verilen maldan varismiş gibi, bir hisse kendisine verilip, gönlünün istediği bir kocaya varacaktır.

Bu hüküm, yasada birçok kez tekrarlanan 'çocuk doğurmak' ve 'çocuk temin etmek' kavramını içermesiyle de önemlidir. Kutsal fahişelerin bir bölümü evlilik hakkına sahipti; fakat evlenebilen bu kutsal fahişelerin doğurdukları çocuklar, öyle anlaşılıyor ki, mesela Naditum kategorisinde olanlarda, kocaya verilmiyordu; çocuk, tapınağa veya doğrudan fahişenin baba evine ait oluyordu. Bakımı ve eğitimi tapınak tarafından sağlanmış olan İsa da bu tür çocuklardan biri olmalıdır. Doğurduğu çocuğu kocasına vermeyecek olan kutsal fahişe, bu durumda, kendi parasıyla, kocasına bir cariye veya esire sunarak ona 'çocuk temin ediyor'du. 'Temin edilen' bu çocuk, doğuran kendisi olmasa da, onu 'temin eden' kutsal fahişenin de 'evladı'ydı. Kutsal kitabın Sara'sı da, esire Agar'ı sunarak, kocası Abraham'a bir evlat 'temin etmiş'ti. Oğul'un ana veya baba'yı, ana veya baba'nın oğul'u reddetme olayları ve dolayısıyla, ilgili eski yasa hükümleri tarihin bu dönemindeki sorunları çözmek üzere, öne çıkmaya başlamış olmalıdır.

Böylece kadın, kutsal fahişeler üzerinden de olsa , kocaya evlat doğurma veya temin etmenin karşılığında, koca mirasından pay almaya doğru ilerlemeye başlamaktadır. Öte yandan, önceleri, babanın kızına verdiği çeyiz, kızın ölümüyle, baba evine (dolayısıyla erkek kardeşlere) geri dönüyordu; çocukların 'ana-baba ailesi'nin parçası olma yönünde ilerlemesiyle, kocaya verilmeyen bu çeyiz, artık baba evine de geri dönmemeye başlamaktadır:

§ 162 - Eğer bir adam bir kadınla evlenirse, (kadın) ona (kocaya) çocuk doğurursa ve o kadın kaderine giderse, (kadının) baba(sı), çeyiz üzerinde hak iddia etmeyecek; çeyiz çocuklarındır.

Kutsal fahişelere koca'dan kalan miras; çocuk olması halinde çeyizin babaevine geri dönmemesi gibi olgular, eski toplumun kıskaçlarının artık kapanamayacak kadar gevşemiş olduğu bir noktada bulunduğumuzu gösteriyor.

Bay L. Matuş'un, incelediği miras paylaşım tabletlerinden birisi , konumuzla ilgili olarak, Maştum isimli bir kadının mallarının paylaşımına aitti. Bu tableti tercüme edelim:

* Tablet No: 332
"Maştum'dan kalacak mallar konusunda... Puzur Mazat, Abi Tabum, İgagum...... mera... (ve öteki mallar) ... Abi Tabum ve İgagum' un payıdır. 240 qa' lik Etil liti Nabim'deki mera Puzur Mazat' ın payıdır. Puzur Mazat, (Maştum'u yaşamı boyunca) yedirecek, giydirecek ve Kuburtam (Kabir, Mezar)'ını ayarlayacak. Maştum'un Puzur Mazat üzerinde başka bir hakkı kalmadı. (Maştum'un) yaşam güvenceleri sağlandı. A-ta-na-ah i-li, Zi-ya-a, Nu-ur K(u-bi), A-şe, Na... önünde... (söz verildi) Bundan vazgeçen 10 ölçü gümüş ödeyecek, elleri ve dili kesilecektir. Lugal Pad-da'nın adı anıldı. "

Bay Matuş, bu tableti, Maştum isimli kadın hayattayken onun paylaşılan mallarına ait bir tablet olarak değerlendirmekle yetiniyor; kimlerin, hangi gerekçe ile Maştum isimli kadının malını paylaşmakta oldukları, Bay Matuş tarafından, açıklanmıyor.

Yukarıda aktarılan 178 no'lu Hammurabi yasa maddesi, bu tableti biraz daha somut olarak değerlendirmemizi mümkün kılmaktadır: Maştum, bir kutsal fahişe veya tapınak görevlisi ve başka miras paylaşım tabletlerinde de adına rastladığımız Puzur Mazat, Abi Tabum, İgagum, erkek kardeşler (ve-ya oğullar) olmalıydı. Öyle anlaşılıyor ki, İbila olan erkekler (kardeş ve-ya oğul), Maştum öldüğünde, yasalar gereği, kendilerine dönecek olan malları, Maştum'un sağlığında paylaşmaktaydılar. Buna karşılık da, yaşadığı süre boyunca Maştum'un bakımını ve ölünce de gömüleceği mezarın hazırlanmasını üstlenmekteydiler.

 

***

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !
Bu içeriği duvarında Paylaş
  • Bu içeriği arkadaşlarınla paylaş!
  • Yeni içerikler bul!