Eski toplumda "iğdiş"lik kurumu

« (Ninmah) erkeklik organından yoksun,

kadınlık organından yoksun bir varlık yaptı.

Erkeklik organından yoksun,

kadınlık organından yoksun bu var­lığı gören Enki,

Onun yazgısını

kralın önünde durmak olarak belirledi. »

(Eski Yaratılış İlahilerinden)

 

 

Aşağıda yayınladığımız incelemede T. Baykara, iğdişlik kurumunu "Türklere ait bir kurum" gibi ele alıyorsa da, biz biliyoruz ki, iğdişlik-hadimlik kavramı ve kurumu, erken 'Sümer' dönemlerine kadar  dayanmaktadır. Gerek dini kastlar  içinde bulunan kutsal kişilerin 'evlilik yasağı' haliyle; gerekse, erkek çocuk sünneti haliyle günümüzde devam eden bu uygulama, geçmişte 'fallus tapımcılığı'  olarak da yaşanmıştı.

 

"İğdiş”liğin   kaynağında, ilgili kişinin, kadınlarla cinsel ilişki kurmasını ve daha sonraki dönem bakımından ise, çocuk yapmasını engelleme  gerekçesi bulunmaktadır. Eski toplum, 'ilk oğul’un, yani Dumu, Maru, Âdem’in ilk hallerinin toplumsal  aidiyet konusunu çözemediği bir tarihsel  anda, bu sorunu, aidiyet  ve dolayısıyla kadınlarla cinsel ilişki  kurma  aracı ve  doğurganlığın kaynağı olan tenasül aletini kesmekte bulmuş görünüyor. Görünüşe göre, sertçe  bir çözüm!

 

Ama eski topluma, 6 bin yıl kadar öncenin eski toplumunun  çözüm biçimlerine uygun. Üstelik o dönem bakımından, son derece uygarca da! Çünkü bu  oğul, daha önce, doğrudan kurban edilen bir  oğuldu. Kurban etmek yerine, sadece 'cinsiyetsiz' hale  getirmek, kadınlarla cinsel ilişki kapasitesini  yok etmekle yetinmek ; 'üretici olmayan bey' haline getirmek, eski toplum bakımından büyük bir uygarlık adımıydı da... Bu oğul’a "yaşayan oğul", "yaşayan bey" gibi nitelikler atfedilmesi, onun önceki dönemde kurban edilen olmasına bağlı olmalıydı. Eski tabletlerin “Yaşayan”, “Canlı”, “Gerçek”  gibi nitelemelere, sonraki Nasıralı İsa ile ilgili olarak, bazı İncillerde de rastlanmaktadır.

 

Burada 'kadınlarla cinsel ilişki' sözcüğünü vurguluyoruz. Bu demektir ki, ilgili kişiler, erkeklerle cinsel ilişki kurabilirlerdi. Bu nokta, yani Ninmah'ın   'cinsiyetsiz' olarak yarattıkları ile erkekler arasındaki cinsel ilişki, eski toplumda, çok yaygın ve kutsal bir ödev haliyle kullanılmış  görünüyor.

 

MÖ. 2000'lerde, yazılı yasalarda, erkek homoseksüel ilişkilerin, artık yasaklanmaya başlandığını görüyoruz. Abraham döneminde Lut’a  gönderdiği 'elçileri' ile cinsel  ilişki kurmak isteyen  Sodom'un erkeklerinin bu tutumuna  Tanrı, çok kızıyor ve bu  nedenle, muhtemelen Abraham’ın silahlı adamları aracılığıyla, Sodom'un üstüne "tuz-kükürt" yağdırıp veya “tuz-kükürt çukurlarına doldurup” onları  yok ediyordu. Fakat yine de, bunlar, geç dönemlere değin, Musevi, Arap ve eski yunan topluluklarında, önceki kutsal-dini özelliklerini giderek yitirseler de, el üstünde tutulan erkek fahişeler olarak, ilişkilerini açıkça, sürdürmeye devam etmektedirler. Bu  yanıyla, erken  'hadımlık' uygulamasına bağlı olan 'kutsal erkek fahişeliği' konusunda, daha önce bir çalışmamı yayınlamıştım. Oraya bakılabilir...

Eski toplumun, bu 'ilk oğul’u  'hadım', 'iğdiş' kılmasında, en temel gerekçeler  bunlar  olmuş olmalıydı. O  oğul’un cinsel organının kesiminin bir aşağılama  olmadığını Enki'nin davranışından da anlıyoruz zaten. Enki, eski toplumda bir dizi toplum birim arasında gerçekleşen farklı 'yaratılış' anlatımlarından birisinde, bu hadım-iğdiş edilmiş 'oğul’un yazgısını, "Kıralın önünde durmak" olarak saptıyordu. Hadım oğulun buradaki konumunu, o sırada kullanılan haliyle 'kıral' kavramıyla birlikte ele almalıyız, ama daha şimdiden belli ki, onu, yetkili bir konuma yerleştirmekteydi. Sonraki dönemlerde  çocuk sahibi olmak isteyecek (mesela "Etana" anlatımında)  bu 'ilk oğul', farklı topluluklarda farklı biçimlerde yol alarak, 'ilk oğul'  olma ; "ilk oğul üstünlüğü" gibi  özellik  kalıntılarını günümüze  kadar taşımıştır.

 

Burada küçük erkek çocuğun hadımlaştırılmasının bir düşmanlık, hakaret, aşağılama özellikleri taşımadığını, Türkiye’de bazı yörelerde hala kullanılan, küçük erkek çocuğa yönelik 'çükünü yemek', 'daşşağını yemek'  gibi deyimlerde de görüyoruz. Bu sözler, ilgili  çocuğa karşı, bir sevgi  ifadesi olarak kullanılır... Bunu, sonraki gelişmesi içinde, sünnet  olgusunu incelerken ele alacağız.

 

Erken  Akado sammaru dönemindeki  tanrıların her birinin emrinde bulunan, sözcü, elçi, mabeyinci, kilerci, sonraki peygamber, olanlar, 'kısır' kılınmış bu oğulun  farklılaşacak  biçimlerinin bazı ön örnekleri olmalıydı. İsa ve onun temsil eden Papa ve Hıristiyanlığın öteki dini görevlilerin bir bölümü,'evlilik' yasağına tabi iseler, bu onların başlangıçta, Akado- sammaru döneminde  “iğdiş edilmiş görevli oğul”  geleneğine dayanıyor olmalarındandır. Evlilik yasağı bulunan bütün dini görevliler, erken kısır bırakılma sorununu,  fiili evlilik yasağının kabul edilip uygulanmasıyla  aşmış  olan bir dönemin kalıntılarını yaşarlar. Hıristiyanlıkta 'tanrıyı  akıl' olarak niteleyen  Papa, kısır kılma ve evlilik yasağında, günümüz için, şimdi anladığı anlamıyla bir akıllılık bulunmadığını kabul edebilir mi? Şimdilik bilemiyoruz ama Hıristiyan din adamları arasındaki evlilik yasağına karşı bir kıpırdanış olduğu da görülüyor. Cinsel organı keserek kısırlaştırma yerine, bu kişileri evlilik yasağına tabi kılan 'akılcı' Hıristiyanlığın, bu nedenle, sembolik kısırlaştırma olan  sünneti reddetmesi de anlaşılır.

 

Erkek sünneti, bir yönüyle, kısırlaştırmanın toplumsal yalancılık biçimiyle aşılmasıydı. Musevilik dini ise, sünneti, önceki dönemin kısırlık yaratan, tenasül aletinin tümüyle  kesiminin  sembolik   yolla aşılabilmesi olanağı olarak  kullanmıştır... Bu çözümün coğrafi kaynak alanını incelemeye çalışıyoruz zaten.


Bu tür nedenlerle, eski toplumda hadımlık, ilgilinin, üstelik  doğurtganlık yoluyla  doğrudan bir mirasçıya sahip olamamasına  yol açtığı için, toplumun örgütlenmesinde, önemsenmiştir de. Doğurtgan babalık yoluyla, yani evlatlık alarak değil, onun bir hanedanlık yaratabilmesi, merkezi gücün karsısına  mahalli çıban başılığı bela edebilmesi gibi   bir  tehlike yaratamayacağı için, geliştirilip kullanılmış  olmalı. Bunu en azından Osmanlı’da  görüyoruz. Bu kurum, hadimlik, hem erken dini-kutsal nedenlere ve hem de son derece faydacı gerekçelere dayandığı için, aşağılanmak bir yana, toplumda saygın, üstte, yönetici konumların ifadesi  olabilmiş görünüyor.

Aşağıdaki yazı, bunun, toplumun ekonomik yaşamındaki yeri ile ilgilidir.

Söylemeye gerek yok ki, burada yayınladığım başkasına ait  her yazı, her durumda, benim  kısmen veya bütünüyle  doğru bulduğum bir yazı değildir. Bununla birlikte, hepsine notlar düşme olanağı bulamıyorum ve fakat çeşitli yanlarıyla okunmasında yarar olduğunu düşündüğüm için, dipnot yazana kadar bekletmeye gönlüm elvermiyor. Çalışmalarımı, eğer  ilerde, olanak bulur da, bütünleştirebilirsem, orada bu yazılarda katıldığım veya katılmadığım yanlar daha berrak ortaya konulabilir.

 

****

SELÇUKLULAR DEVRİNDE İĞDİŞLİK  VE  KURUMU

(özet)

 

BELLETEN

TTK Basımevi-Ankara

Aralık 1996

Cilt. LX  sayı: 229

Sayfa: 682/693

 

TUNCER BAYKARA

 

Selçuklu tarihiyle biraz meşgul olanlar, "iğdiş”ler hakkında muhakkak bir şeyler okumuştur. Bilinenlerin bir kısmı, kaynaklardaki müphem bilgiler­den, önemli bir kısmı da sözlüklerden veya bazı araştırıcı ve meraklıların konu ile yazdıklarından gelir. "İğdiş”in Türkiye Türkçesi'nde halen de kullanılan bir anlamı, ayrıca bizleri etkiler.

 

Selçuklu şehirlerinde ve bu arada Konya şehrinde, belirli bir ticari dü­zenin olduğu muhakkaktır. Bu ticari düzenin bir neticesi de kendisine mah­sus bir teşkilatın olmasıdır. Bu teşkilatın, günümüz Türkçesi'nde kullanma eşyası üretenlere denen "Esnaf' adıyla da ilgisi vardır. Bu esnaf içinde, üreti­ciler ve satıcılar olarak iki zümreyi ayırt edebiliriz. Bu iki zümre arasında, var olduğu muhakkak olan belirli bir ilişkiyi yeterince bilemiyorsak da, bu ikili özelliğe öncelikle dikkat edebiliriz. Satış döneminin önce, buna karşılık imal ve üreticilerin daha geç devirde etkin olmuş olabilecekleri ilk akla gelen husustur. Bu iki dönemi, iğdişlik ve ahilik devirleri olarak da ayırma dene­mesi yapmış idik(1).

(…)

 

Bu konuyla ilgili kavramlardan birisi "iğdiş" olarak görünmektedir. İğdiş, sadece Konya'da değil, öteki Selçuklu çağı şehirlerinde de ekonomik hayatla ilgili bir kavram olarak dikkati çek­mektedir. Buna dair, Fuat Köprülü basta olmak üzere eski araştırıcıların fi­kirlerini kısaca özetlemek gerekir. Nitekim bugün bizim "iğdiş" diye kabul ettiğimiz kelimeye dair merhum Fuad Köprülü'nün de bir görüşü vardır (5).

 

İğdiş kelimesine dair yakın zamana kadar bilinenler, daha çok I.H. Uzunçarşılı etkisinde oluşmuştur. Çünkü O, iğdişleri askeri teşkilatın içinde saymakta idi (6). İğdiş’in bilinen "kısırlaştırılmış" anlamı yanında sözlüklerde melez insana, annesi veya babası farklı olanlara dendiği de belirtilir. Uzunçarşılı, İbn Bibi'nin kayıtlarını naklettikten sonra "bu kayıtlardan İğdiş başının devşirme veya muhtelif(t) bir kuvvetin kumandanı olması muhte­meldir" diyor ve ilave ediyor. "Kayseri'nin sukutuna sebep olan İğdiş-başı Hajük-oğlu'nun mühtedi bir Ermeni olduğu anlaşılıyor". Oysa, aşağıdaki söz­lerimizden sonra, ayni iğdiş-başının kendisini Moğollara daha yakın sayan, iç Asya' dan yeni gelmiş birisi olabileceği de akla gelebilirdi.

 

Selçuklu devrinin seçkin tarihçilerinden Osman Turan ve Faruk Sümer'in iğdişler hakkındaki görüşleri de önemlidir. O. Turan’ın yazdıkları da söyle hulasa edilebilir: "Selçuk devrinde İslamlaştırılan bir askeri sınıf... İğdiş (iktis)ler olup, bunların şehirlerde nizamin korunmasında kullanılan ve Hıristiyan çocuklardan teşekkül eden askeri bir sınıf olduğu anlaşılıyor" (7). Görülüyor ki burada O. Turan da Uzunçarşılı'dan etkilenmiştir. O da Ibn Bibi, Eflaki ve öteki kayıtları sıraladıktan sonra anne ve babasından birisi Türk olmayan insanlara dendiğini vurgulamaktadır. Bununla birlikte Yazıcıoğlu'nun bu kelimenin manasını anlayamadığından metinden çıkardığını söylemesi ise (8)  bize kalırsa, daha değişik bir gerçeği göstermektedir. Yazıcıoğlu devrinde, artık herkesçe bilinen terim manası belirsiz kaldığından olsa gerek, kavramı aynen vermek yerine, manasını vermeyi tercih etmiştir: "şehir ayanından biri"(9). 

Osman Turan'dan öğrendiğimiz en önemli gerçek, İğdiş ünvanlı bir kişiye, Artuklu Devleti içinde de tesadüf etmemizdir. Bu ise, aşağıdaki sözünü edeceğimiz özelliklere daha uygun düşmektedir.

 

İğdiş ler hakkında en son ve mükemmel sayılabilecek bir araştırma, rahmetli Faruk Sümer'indir (10) . Faruk Sümer, bu makalesinde, bilinenleri ye­niden gözden geçirerek, askeri bir zümre olmak özelliklerinin asla söz ko­nusu olamayacağını kesinlikle ortaya koymaktadır. Hatta vaktiyle bu düşüncede olduğu halde, şu andaki kaynaklar ışığında, böyle bir durumun gerçek olamayacağını belirtmektedir. Fakat o da melez, yani karışık ırktan olma özelliklerine daha çok önem vermektedir. Zaten C. Cahen ve S. Vryonis Jr. da bu özellikleri etkindir (11). Mahalle ve şehir önderleri olduklarına dair rah­metli M. Akdağ'ın düşüncesine ise, biraz fazla peşin-hükümle karşı çıkmaktadır. Oysa bilinen kaynaklar bu özelliklerinin daha da önem kazandığını açıkça göstermektedir.

Sümer kısaca, iğdişlerin "XII ve XIII. yüzyıllarda bil­hassa büyük şehirlerdeki maliye memurlarına dendiğini" belirtiyor. Onların başlıca işi, "şehirlerdeki mali işlerle meşgul olmak, vergi toplamak" idi. Sümer, bu gerçeği," takrir-i Emir-i iğdişan"ı aynen verip tercüme ederek açıkça göstermiştir.

Bununla birlikte eski bilginlerin yazdıklarını unutup kaynakları yeniden dikkatlice gözden geçirirsek, bazı tespitler yapabiliyoruz. Çünkü bir kısım kaynaklanmaz, Selçuklu devrinde şehirlerin önde gelen kişilerine iğdiş  dendiğini, hatta şehirlerde ticari hayati İğdiş-başı'nın murakabe ettiğini be­lirtir (12) . Bu sonuncu terim, mesela İbn Bibi’de (13)  aynen Türkçesiyle geçtiğin­den, Türkçe asıllı olması gerektiği de söylenebilir. Kaynaklar bu kavramı başka şekle sokarken bile, bu görevin bir "emaret" yani "beylik" olduğunu belirtilerek zikrediyorlar: "Emir ül-egadise" gibi (14).

 

Kaynaklar gerek Konya şehrinde gerekse diğer Selçuklu şehirlerinde birçok iğdiş başının ismini vermektedir. Bunları  şöyle sıralayabiliriz:

1. "Emir-i igdişan Hacı İbrahim bin Ebu Bekir": Konya

       2. Hürrem-sah, "iğdiş-başı-i Sivas":

       3. Hüsam, "Hajuk-oğlu lakaplı", "iğdiş-başı-i sehr" (-i Kayseri);

       4. Muin, Malatya’nın "iğdiş-başı"sı:

5. Fahredin, "Emir ül-Egadise": 1277 yıllarında Konya

      6. Semseddin , (Hoyi'de adı belirtilmeyen, takrir sahibi Emir-i igdişan) .

     7. Hass Beg, Said oğlu; mart 1343 tarihinde 'maktulen ölmüştür' (Konyalı, Aksaray, II, 1549.)

 

Bunlara XV. yüzyıla ait Larende'den bir ismi de ekleyebiliriz: Ancak bu­nun değişik bir dönemde ve şartlarda zikredildiğine dikkat edilmelidir: (IH. Uzunçarşılı, Belleten, 1,1937).

 

Bütün bu isimlerin neticesinde şu gerçekleri tesbit edebiliriz:

 

a. "iğdiş-başı"lardan isimleri bilinenler arasında, Kayserili Hajuk oğlu Hüsam'dan başka gayrimüslim kökenli olabilecek kimse yoktur.

 

B. İğdiş ler, şehrin genelde eşraf ve ayanı sayılmakta idiler (15) ve dolayısıyla oturdukları mahallenin de eşrafıdırlar. Bu özellikleri sebebiyle, şehirlerde halk temsilcileri olarak düşünülmeleri olağandır (16) . Gerektiğinde şehzadeler veya eski Sultanlar onların evinde misafir edilebilmektedir (17) . Zaten iğdiş, Mevlana’nın şiirlerinde de köylünün zıddı olarak dükkân sahibi şehirli ve zengin kişi anlamında geçmektedir (18). 

C. iğdişler, hemen her Selçuklu şehrinde mevcut idiler. Konya, Sivas, Kayseri, Aksaray, Larende, Eregli ve İskilip, kendilerinde iğdiş ve iğdiş -başı olduğunu kesinlikle bildiğimiz şehirlerdir.

Şehirlerde, iğdişlerin bası demek olan iğdiş -başı, devlet görevlilerinin dışında, o şehir halkını temsil eden en yüksek görevli, yani bir tür Belediye Başkanı olarak düşünülebilir. İgdiş-başı'nın özellikle' ticaretle çok yakın ilgisi olup, şehre gelip giden tüccarlarla da yakından ilgilenmektedir (19). Ayrıca o bir nevi de Belediye Başkanı olarak şehri en iyi bilen olduğundan, Merkezi

İdarenin o şehirden istediği verginin halktan adilane bir şekilde toplanma­sını da sağlamaktadır (2O). Hatta bir tehlike vukuunda, şehir halkının silahlana­rak düşmana karşı direnmesinde etkili olmaktadır.

İğdişlik Teşkilatı: Konya ve ona bağlı olarak Türk şehir hayatında önemli bir yer tutmuş olması gereken iğdişliğin bir teşkilatı da olmalıdır. Ancak bundan önce; bu kelime ile ilgili olarak biraz bilgi vermek gerekiyor. Kelimenin etimolojisi ile ilgili tetkikler, "iğdiş”in genellikle melez insanlara dendiğini işaret ediyor (25). Bu arada, eskiden de, "iğdiş”in bilinen anlamının, kaynaklardaki durumla uyuşmadığını gören bazı araştırıcılar başka teklif­lerde de bulunmuşlardır. Mesela (-Arapça-.. .) imlasının, "İgdiş" diye değil, "ög­deş", veya "öndeş" okunmasını F. Köprülü teklif ediyor (26). Ona göre mahalle başı manasına gelen (…) kelimesi, kısır veya melez nesil demek olan "iğdiş" değil, ancak Türkçe rehber manasına gelen "öndeş" veya "ögdeş" olması lazım gelir.

Kelimenin kavram olarak, kelime anlamından farklı bir özelliği yansıtabileceği düşünülmelidir. Buna göre, "iğdiş”i bir kelime olarak değil, fakat bir teşkilat olarak ele alabiliriz. Konya gibi belli başlı şehirlerde ortaya çıkan bu kavram ile şehirlerin durumu arasında bir bağ söz konusu olmalıdır. Gerçekten de şehirlerde hem geniş bir idareci zümre, hem de birçok ihtiya­cının karşılanmasını bekleyen halk da bulunmaktadır. İşte şehirlerdeki bü­tün bu zümrelerin yiyecek ve benzeri her türlü ihtiyaçlarının giderilmesi ge­rekmektedir. Şüphesiz bu durum, sadece Anadolu için değil, Türkistan Türk şehirleri için de söz konusudur. Nitekim orada bu işlemlerin belirli bir teşkilat tarafından görüldüğü dikkati çekiyor.

 

Kutadgu-Bilig'e göre, şehir halkını bir takim unsurlar ("tarıgcılar/çiftçiler, satıgcılar/satıcılar" gibi) teşkil eder. Bunlar arasında i g d i s ç i 'ler de bulunmaktadır. Şehirdeki bu zümre, her türlü "yiyeceği, giyeceği ve ordunun binek atı, aygır ile yük hayvanlarını yetiştirirlerdi". Keza "kımız, süt, yün, yağ, yoğurt, peynir ile evlerin rahatını temin eden yaygı ve keçe hep bunlardan gelirdi" (27). Bu ifade şehirlerde halkın en önemli ihtiyacı olan yiyecek ve giyeceğin bu unsur, yani

 İ g d i ş ç i 'ler tarafından karşılandığını göstermektedir (28). Kutadgu Bilig'de ordu ihtiyacının da iğdişçiler tarafından karşılanması, bu teşkilatın Türkistan'daki Türk sosyal hayatındaki ye­rini çok daha da geniş boyutlara iletmektedir.

Karahanlılar Devleti'ndeki bu teşkilat, sonraki tarihlerde, özellikle XIII. yüzyılda Türkistan'da varlığını devam ettirmiştir. İ g d i ş, devletin en önemli görevlilerine verilen unvan (veya lakaplardan) birisi idi. Nitekim 602/1205–6 tarihinde Benaket'te basılmış bir sikkede, "Ulug igdiş (…)"  Çağrı Han’ın ismini görüyoruz (29).

 

XII. yüzyıl sonlarında Türkiye Selçukluları’nda görülen bu teşkilat, Karahanlılar'da mevcut teşkilatın hemen aynı esaslarda devam eden bir benzeri olmalıdır.

 

Şu halde  i g d i ş ler, Konya şehri basta olmak üzere, özellikle Selçuklu sarayının, şehirli halkın ve ordunun her türlü yiyecek ve öteki eşya ihtiyacını temin eden kişilerdir. Ancak bunlar, küçük iş veya doğrudan üretimle meşgul olmayıp daha büyük miktarlarda iş yapar veya gerektiğinde dışardan getirirlerdi. Yiyecek için koyun, askeri ihtiyaç için at besle­mek bunların işi olup, gerektiğinde ticaret yapıp dışardan her türlü mal ve eşya getirtebiliyorlardı. Bu sebeple olsa gerek, İskilip’te, çarşıda 1272 tari­hinde "Han-i igdiş başı" bulunmakta idi (31) . Yine bu amaçla, ticari ulaşımın kolaylıkla yapılması için kervan yolları üzerinde hanlar yaptırmışlardır (Konya'dan Akşehir yönüne giden yol üzerindeki Dokuzun Hani gibi). 

İğdişler, şehirlerarası, hatta milletlerarası ticaret yaptıklarından, şehirlerin en etkili zümresi olmuşlardır. Onların isimleri, aynı anlamdaki "hvace­gan" ile birlikte geçmektedir (32). Bunun içindir ki şehir ayanı ve eşrafı sayılmışlardır. Bu özellikleriyle, Selçuklu şehzade veya eski sultanlarını, öteki Türklerinkine göre, daha mükellef olması gereken evlerinde misafir edebilmişlerdir.

 

Selçuklu taşra teşkilatındaki "Şehir divanında, yer alan görevlilerinden birisi de "Emir-i igdisan" idi (33). Vazifesine bir takrir ile başlayan emir-i iğdişan, "sunucu-i hvacegan ve muteberan" olarak tanımlanmıştır. Büyük tüccar anlamındaki "hoca"lar ile muteber-ayanın önderi olan "iğdişler Begi"= iğdiş-başından, o şehirdeki zenaat ehli ve güçsüz kişilerin korkusuz olarak yaşamasını sağlaması istenir. Bu konudaki başlıca kaynağımız olan Hoyi, eserlerini Konya'daki son iğdiş başının ölümünden sonra kaleme almışsa da, öteki Anadolu şehirlerinde (Larende, Aksaray ve belki İskilip) bu kurum ve kişiler, işlevlerine muhakkak devam etmiş olmalıdırlar.

 

XIII. yüzyılda şehirlerde ortaya çıkan yeni durum, iğdişleri de etkiledi. İğdişler doğrudan üretim yapmazken, simdi şehir çarsılarında eşya üretimi yapan, esnaf da ortaya çıktı. Bu arada, Abbasi Halifesi, siyasi bakımdan git­tikçe parçalanan İslam dünyasını, hiç olmazsa, bir fikir etrafında birleştirmek istedi. İste bu yeni bir fikir akımı, "Fütüvvet"in etkisinde kalan şehirler halkı, bir dönemde kararsız kaldı. Şehirlerin, Türkistan gelenekleriyle, yeni Ön Asya İslam gelenekleri arasındaki bu kararsızlık dönemi, XIII. yüzyılın ortalarına tesadüf etse gerektir.

 

Ibn Bibi'den kesinlikle anlıyoruz ki, XIII. yüzyılın ortalarından itibaren, iğdişlerin yanında, şehirlerde simdi "ihvan/kardeşler" de görünmeye başlamıştır. Karamanlıların 1277'de Konya üzerine askeri baskılarında bir kişim iğdişin Karamanlılarla birlikte hareket etmiş olduğunu görüyoruz (34) . Fakat "ahilerin" etkisiyle daha sonra onlara karşı direnilmiş, çok geçmeden ölen iğdiş-başı da, bu kurumun Konya'daki son temsilcisi olmuştur (35.)

Bir ticaret adamı olarak igdiş lerin, aynı zamanda "melez" sayılmalarının tarihi bakımdan bazı temelleri de olabilir. 

Bu düşünce ile iğdişlerin iki yönlülükleri olağan karşılanabilir. İğdiş’in sözlüklerdeki açık, karışık insan anlamına rağmen, kavram olarak değişik bir manası olması yadırganmamalıdır. Bu türden, söz­lük anlamı başka, terim anlamı çok daha başka kelimeler, ortaçağlarda çok­tur (36).

Ahilik, Konya ve umumiyetle Ortaçağ Türk şehirlerinin en önemli esnaf teşkilatı olarak bilinir. Bu kurum, XIII. yüzyılın kalan yılları boyunca, gelişmiş, bir yandan fütüvvetten nazari olarak etkilenirken, asıl eski teşkilat olan  i g d i ş lıktan de önemli unsurlar almış olmalıdır (37). Yukarda da dediğimiz gibi, iğdişlerde daha çok mevcut mal ve eşyayı satış, yani ticaret hâkim iken, ahi lerde aynı zamanda üretim de söz konusu olmaktadır.

 

İğdişliğin yerini ahilerin aldığı XIII. yüzyılın sonlarında Konya ve öteki Selçuk şehirlerindeki esnaf arasında üretim yapanların da artmış olduğu muhakkaktır. Üretim, ustanın yanında yardımcılar ve bilhassa birçok "çırak" gerektirmektedir (38) . Bu durum, yüzyılın ikinci yansından itibaren şehirlerde "iiinud/rindler", veya "civanan/gençler" denilen ve hayli etkili olan yeni bir zümrenin oluşmasına da yol açacaktır.

 

Ahi liderleri, emirlerinin altında bulunan binlerce rind sayesinde(39) zaten mirasçısı oldukları şehir yönetimde etkili olacaklardır. Ancak, XIII. yüzyıl sonlananda yazılanlarda dahi(40) devlet teşkilatına da giren bir Ahi-basılık (41) söz konusu olmadığı gibi, Ahi önderler arasında zaman çekişmeler de eksik olmamıştır(42) Ahi önderleri özellikle merkezi gücün azaldığı dönemlerde, Anadolu yüzeyindeki birçok şehrin gerçek hâkimi olacak ve şehirleri idare edeceklerdir.

 

Demek ki, Konya veya ülkenin öteki şehirlerinin esnaf teşkilatı, ayrıntılarını bilmemekle birlikte, bir yandan Türkistan Türk esnaf teşkilatına bağımlı, diğer yandan da İslam-Iran etkisini tası~aktadır. Bizans’ın döneminde, Anadolu'nun orta kısımları ve bu arada Konya önemli bir merkez olmadığından burada köklü ve sonrasına etki yapabilecek derece Rum esnafı olduğu söylenemez. Zaten Rumlara sempati ile bakan Mevlevi kaynaklarında bile, sadece Hıristiyan mimar ve ressamlardan söz edilmektedir.

 

Ahilik teşkilatı, nedense Karaman-oğulları döneminde bir hayli zarar gördü. Bu sırada birçok Ahi önderi öldürüldü (43) . Konya'da etkisini XIII. yüzyılın ortalarında kaybetmeye başlayan iğdişliğin, Karaman-oğulları döneminde yeniden görülmesi (44), bu kurumun kesinlikle Türk olmasına bir başka delil olabilir.

 

N e t i c e  olarak, iğdişler ve iğdişlik, bir iktisadi kurum ve o kurumun mensuplarına verilen bir ad olarak Anadolu'da XII.-XV. yüzyıllar arasında etkili olmuştur. "Ticaretle de uğrasan bu zümre, hayvan besleyip şehir halkını doyurduğu için bu adı almışa benziyor" (45) . İğdişler, şehirlerdeki büyük tüketici kitlelerin yiyecek ve öteki ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü idiler. Kelimenin anlamının olumsuz yönleri, öteki kavram=terim manasının da kaybolmasında ve unutulmasında etkili olmuşa benziyor.

 

***

http://www.osmanli.org.tr/bilinmeyenosmanli.php?bolum=1&id=16

 

Osmanlı Haremindeki erkek personel:
Osmanlı haremine alınan hadım erkek hizmetçiler (tavaşiler) iki gruba ayrılmaktaydı:

Birincisi; Ak Hadımlardır. İslâm hukukunda erkeklerin hadım edilmesi yasaklandığından dolayı, Osmanlı Devleti’nin genişleme yıllarında, İstanbul’a çok sayıda Macarlar’dan, Almanlar’dan ve Slavlar’dan esir getiriliyordu. İlk ak hadımlar bunlar arasından temin ediliyordu. Daha sonraları Gürcü, Ermeni ve Çerkezler’den hadım olanlar satın alınarak temin edilmeye başlandı. Osmanlı hareminde istihdam edilen bu ak hadımlara ak ağalar adı verilmekteydi. III. Murad’ın 1582 tarihinde Bab’üs-Sa‘âde Ağalığını yani kızlar ağalığını zenci Habeşi Mehmed Ağa’ya teslim edişine kadar, kızlar ağası ak ağalardan seçilirdi. Ak ağaların en önemli görevi, Padişahın mâbeyn dâireleri ile harem dairesini korumak ve gerekli hizmetleri görmekti. Dış göreve atandıklarında vezâret payesi verilir ve genellikle Mısır Valiliğine gönderilirlerdi.

İkincisi; Siyah Hadımlardır. Hem fitneye daha çok yol açma ihtimali, hem teminindeki güçlük ve hem de hadım edilmelerinin zorluğu ve dayanıksız olmaları sebebiyle, özellikle III. Murad zamanında Osmanlı Hareminde ak hadımların yerini zenci olan siyah hadımlar alınmaya başlandı. Bunun üzerine esir tüccarları, Mısır, Habeşistan ve Orta Afrika’ya kadar giderler, türlü yollarla elde ettikleri zenci çocuklarını hadım ettirdikten sonra başta Mısır ve Beyrut olmak üzere Akdeniz limanlarında satarlardı.

Bu yollarla Harem’e alınan zenci hadımlardan bir ocak kuruldu ve adına da ağalar ocağı dendi. Ağalar ocağına alınan zenci çocukları, kendilerinden daha büyük hadım ağalarınca yetiştirilirdi. Bunlara Türkçe öğretilir ve güzel isimler takılırdı. Sarayın ve haremin âdâbı hem nazarî ve tatbiki olarak öğretilirdi. Enderun okulunda olduğu gibi, harem de bir okuldu. Belli bir yaşa kadar eğitilen ve eğitimlerini tamamlayan hadımlar, daha sonra Harem’deki hizmetlere tevzi edilirlerdi.

Harem’in Medhalinde görev yapan hadımağaları veya bir diğer adla harem ağalarının sayıları, Fâtih zamanında 20’yi, 1517 tarihinde 40’ı, 1537 tarihinde 20’yi ve nihâyet 100’ü geçmemesine rağmen, batılı kaynaklar, bu sayıyı 500, 600 ve hatta 800 olarak ifade etmişler ve karalamak istemişlerdir. Bu hususta Batılı yazar ve seyyâhların verdikleri rakamlar, tamamen hayale ve özellikle Müslüman bir devlet olan Osmanlı Devleti’ni karalamaya yöneliktir. Bu iddiaları ileri sürenlerin ellerinde ciddi bir tarih kaynağı da bulunmamaktadır [1].


[1] Penzer, The Harem, 118, 139 vd.; Uluçay, Harem II, sh. 118, 119, 127 vd.; Uzunçarşılı, Saray Teşkilâtı, sh. 172 vd.; Sertoğlu, Osmanlı Tarih Lügati, sh. 10-11; Miller, B., Beyond The Sublime Porte, Yale 1931, sh. 91 vd.

 

 

 

 

****

 

http://www.osmanlimedeniyeti.com/Bilgi/Osmanl%C4%B1 Saray Te%C5%9Fkil%C3%A2t%C4%B1

 

AK VE KARA HADIM AĞALARI

"Ağa-ı Bâbü's-Saâde" denilen kapı ağası, hadim ak ağalarından olup yeni sarayın baş nâzırı, ve "Bâbu's-Saâde"nin âmiri idi. Başka bir ifade ile bunlar, Osmanlı sarayının "Bâbü's-Saâde" denilen kapısını muhafaza ile vazifeliydiler. XVI. asrın sonlarına kadar sarayın en nüfuzlu ağası Bâbu's-Saâde veya Kapı ağası idi. Atâ tarihinde belirtildiğine göre Kapı ağalığı ile Hazinedar başılık, Saray ağalığı ve kilerci başılık, Sultan İkinci Murad zamanında ihdas edilmişlerdi. Kapı ağası, Harem'in en büyük zâbiti durumunda idi. Kapı ağasının emrindeki Ak hadımlar, sarayın kapısını muhafaza etmekte olup sayıları otuz civarında idi.

Kara hadım ağaları ise kadınların bulunduğu harem kısmında vazife görüyorlardı. Kara hadımların en büyük âmirine "Dâru's-Saâde Ağası" veya "Kızlar Ağası" denirdi. Bunlar harem kısmında bulundukları için kendilerine "Harem Ağası" da deniyordu.

Erkek Çocuk Sünneti ve Fallus Kültü

Eski Mısır'da Sünnet..

'Kurban'ın Kökeni ve ... “Eski Harran’da...Kurban"

Erkek Çocuk Sünneti Üzerine

Erkek Çocuk Sünneti Üzerine-2

Erkek Çocuk Sünneti Üzerine-3

Erkek Çocuk Sünneti Üzerine-4

Erkek Çocuk Sünneti Üzerine-5

“Kirve”lik Ve Evlilik Yasağı-1

“Kirve”lik Ve Evlilik Yasağı-2

Eski toplumda "iğdiş"lik kurumu

 

Eski Ahit'te "Kutsal Erkek Fahişeliği"

 

Eski Ahit’te Erkek Sünnet’i Motifleri

Eski Ahit'te bir Adem tanımı ve Aden!

 

Kutsal 'İlk Ürün...'

Yorum Yaz