Aydınlanma Konferansı'nda Hüseyin Batuhan

Hüseyin Batuhan

Faik Akçay okuyor.

 

Totaliter Bir ideoloji Olarak Köktendincilik

 

Her insan az veya çok başkalarına hükmetmek eğilimindedir: Otoriter bir ba­ba kısa etek giydiği için kızını azarlar; otoriter bir anne, eve geç geldiği için oğ­luna çıkışır; otoriter koca yemeğin tuzunu biraz fazla kaçırdığı için eşine diklenir. Oysa bunlardan her birinin, karşısındakine hoşnutsuzluğunu daha nazik veya dolaylı bir biçimde söylemesi, eleştirilerini üstünlük taslamadan yapması da mümkündür, ama çoğu insan hükmetme eğilimine karşı koymaya gerek görmez, hatta karşısındakini bu şekilde "eğitmeyi" görev bilir. Bazen hükmetme eğilimi şiddete dönüşür: Bunun en trajik örneği Belçika'da oturan bir Türk ailesinde ya­şanmış, genç kızlarının, erkek okul arkadaşlarıyla gezmesini engelleyemeyen ana-baba, kızın ağabeysine, kendi öz kızlarını boğdurtmuşlardır!

 

Hükmetme eğilimi özellikle bütün bir ulusu veya bütün insanlığı kendi özlem ve idealleri doğrultusunda yönetmeye kalkanlarda karşı konmaz bir tutku halini alır. "Diktatör" dediğimiz kimselerde rastladığımız bu tür bir tutkunun kaynağı veya bahanesi milliyetçi, ırkçı veya politik bir öğreti olabileceği gibi dini bir öğre­ti de olabilir. O zaman bir totaliter ideoloji'den söz ediyoruz. Faşizmi birincinin, Nazizmi ikincinin, komünizmi üçüncünün, köktendinciliği (Fundamentalizm, in­tegrisme) ise dördüncünün örneği sayabiliriz.

 

Bu totaliter ideolojilerden bazılarının bilimsel bir temele dayandıkları iddi­asıyla kendilerini haklı göstermeye çalıştıklarını biliyoruz. Özellikle Rusya'da ko­münizmin "bilimsel sosyalizm" yaftası altında Marx'çılığı bahane ettiğini, aynı şekilde Alfred Rosenberg adlı bir filozofun Hitler'in ırkçılığın bilimsel bir temele dayandırmaya çalıştığını hatırlayacaksınız.

 

Daha çok bilimin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen, halk yığınlarının gözünü boyamayı amaçlayan bu tür ideolojilerin "bilimsellik" niteliğini taşıması şu ba­kımdan mümkün değildir: Bilimler sadece dünyada olup biten şeylerin nasıl, ya­ni hangi şartlarda veya hangi doğa yasaları uyarınca olup bittiklerini araştırırlar; buna karşılık ideolojiler insanların toplum halinde birbirlerine karşı nasıl davran­maları gerektiğini dile getirirler. Oysa, Hume'ın da belirttiği gibi "olan"dan "ol­ması gerek"i türetmek mümkün değildir.

 

İdeologların kendi görüşlerini "bilimsel" bir teori gibi göstermeye çalışmala­rının boşuna olduğu, bu görüşleri herkesin kabul etmemesinden de anlaşılabilir. Nitekim bu ideolojilerin çoğu halde zorla kabul ettirilmek istenmesi, kabul etme­yenlerin ise cezalandırılması da bunu belgeliyor. Bu ideolojilerin bir çeşit "sosyal teknoloji" gibi sunulması da boşuna, zira bütün teknolojiler bilgi temeline dayan­dıkları gibi insanların ezici çoğunluğunun arzu ve ihtiyaçlarına cevap verirler. Ni­tekim, bilim gibi teknolojik gelişmeler de bütün insanlar tarafından kısa sürede benimsenip paylaşıldıkları halde, ideolojiler insanlar arasında sürekli anlaşmaz­lıklar, kavga, hatta bazen karılı savaşlara yol açmaktadır. ideolojik savaşların en yıkıcısını bir süre önce yaşamıdık mı? Hitler Alman ulusuna bir yıllık bir mutluluk dönemi, Stalin ise bütün insanlığa ebediyyen sürecek olan bir dünya cenneti vaat ediyordu, ancak bu ideologların milyonlarca insana na­sıl bir cehennem hayatı yaşattıklarını biliyoruz.

 

Kanımca dünyanın en eski ve uzun ömürlü ideolojileri tek-tanrıcı (monotheist) dinlerdir. Bu tek-tanrılı fikrinin doğmasında bile peygamberlerin hükmetme tutkusunun rol oynamış olması çok muhtemel. Peygamberlerin her şeyi yara­tan ve yöneten, her şeye gücü yeten bir Tanrı'nın yeryüzündeki elçileri olduğu­nu halka telkin ederek, onları kendi istek ve özlemleri doğrultusunda yönetmek amacını güttükleri bence kesin. Gerçi açıkça insanlara "Ben böyle davranma­nızı istiyorum" demiyorlar, ama Tanrının buyruklarını tanımayanları cehen­nem ateşiyle tehdit etmeleri, hatta kendi söylediklerine inanmayanları günah­kar ve suçlu sayıp cezalandırmak istemeleri bunu göstermiyor mu? Tanrı'nın sözcüsü olduğunu iddia eden gene kendileri (yani hikmetleri kendilerinden menkul), ama her ne hikmetse, birçok filozof da dahil, pek az insan buradaki kurnazlığın farkına varmış, psikolojik nedenlerle doğa-üstü güçlere inanmak ih­tiyacını duyan basit insanlar ise böyle bir ihtimali akıllarının ucundan bile geçir­memiştir. Ona bakarsanız, bu tür insanlar yalnız peygamberlerin sözlerine değil, en kafasız şarlatanların dediklerine de inanıvermeye dünden hazır­dılar. Bu nedenle, Oscar Wilde, haklı olarak, "Aptallık en büyük günahtır" de­miştir.

 

işin daha da ilginç yanı, bazı insanların kendilerini "peygamber"in (veya pey­gamberlerin) sözcüsü ilan etmeleridir. Bilindiği gibi Tanrının peygamberlerine vahyettikleri iddia edilen sözler Tevrat, İncil  ve Kuran gibi kitaplarda yazılıdır, oy­sa bu 'kitaplar değişik zamanlarda, hem de çoğu halde peygamberleri doğrudan tanımamış kişiler tarafından kaleme alınmıştır. Ama, gelin görün ki hemen bütün ilahiyatçılar, din adamları, hatta bazı filozof ve bilim-adamları (örneğin Newton) bunu bir sorun yapmamış, dolayısıyla bu kitapları "Tanrının sözü" olarak kabul etmişlerdir. Ancak bu durum bu kitapların değişik yorumlarının yapılmasını en­gellememiş, her yorumcu kendi yorumunun "tek doğru" yorum olduğuna inandı­ğı için birbirinden farklı, hatta bazen birbirine "düşman" mezhep ve tarikatlar doğ­muş, bu defa bunlar arasında "iktidar" kavgaları baş göstermiştir. Gerek "Ben Tanrının elçisiyim" diyen peygamberler, gerekse "Ben kutsal kitabın tek yasal ve yorumcusuyum" diyen mezhep ve tarikat liderleri, kendi dini ideolojilerini halka kabul ettirmeye çalışan hükmetme tutkunu insanlardır. Hepsi arkalarını her şeyi bilen ve hiç yanılmayan bir tanrının otoritesine dayandırdıkları için dini ideolojile­rin en dogmatik, en itiraz kabul etmez, dolayısıyla en "hoşgörüsüz" ideolojiler ol­duğu söylenebilir.

 

Buna rağmen tarikat kurucuları arasında Assisi'li Aziz Francesco gibi yaradı­Iış bakımından yumuşak huylu, hoşgörülü, sevecen, barışsever insanlar da var­dır .. Dolayısıyla bu gibiler kutsal kitabın daha çok kendi yaradılışlarına uygun bir yorumunu yaparak insanlar arasında dostluk ve kardeşlik bağları kurmaya çalı­şırlar. Sanırım, biz de Mevleviliğin kurucusu Mevlana'yı da bu öbeğe sokabiliriz. Ne yazık ki yüzyıllar boyunca süren din, mezhep ve tarikat kavgalarından da an­laşılacağı gibi bu türlü "barışsever" dindarların sayısı pek az. Çoğunluk kendi din anlayışını herkese kabul ettirmeye kararlı, hükmetme tutkunu insanlardan oluşuyur. Elbet bu tutkunun da dereceleri var: Bir uca Aziz Francesco veya Mevlana gibi barışsever dindarları, öteki uca ise Galvin ve Humeyni gibi diktatör ruhlu ki­şileri koyabiliriz.

 

En geniş anlamda köktendinciliğin mezhep ve tarikatlarla başladığını söy­leyebiliriz. Bilindiği gibi bu sonuncular Ortodoks dinin gidişinden -şu veya bu ne­denle- memnun olmayan kişilerin, dini kutsal kitaptaki özüne veya bozulmamış biçimine döndürmek amacıyla giriştikleri "reform" hareketleridir. Manastırlara çe­kilerek her türlü dünyevi dürtü ve kötülükten uzak bir şekilde kendini tümüyle "züht ve takvaya" adama arzusu da köktendincilik hareketinin bir başka görüntü­sü olsa gerek. Burada kişi sadece kendisini ahlaki bakımdan mükemmelleştir­mek arzusuyla hareket ettiği için sadece kendi dürtülerine egemen olmaya çalı­şır, başkalarına hükmetmeye kalkmaz. (Belki bizde de tekkeler, Hıristiyanlıkta, manastırlarınkine benzer bir iş görüyorlardı.) Yalnız birçok mezhep ve tarikatın, başkalarını dini anlayışlar doğrultusunda yönetmek isteyen insanların hükmetme tutkusundan kaynaklandığı da şüphe göstermez.

 

Daha konuşmamın başında hükmetme tutkusuna milli, ahlaki, siyasi veya dini öğretilerin yol açabileceğini söylemiştim. Bağnazlık derecesine varan bir di­ni öğretinin, öteki totaliter ideolojilerden farklı olmayacağı da apaçık olsa gerek. Bence en bağnaz, dolayısıyla en totaliter dini öğreti Hıristiyanlıkta Jean Calvin tarafından dile getirilmiş olanıdır. İslam'da ise Calvin kadar diktatör ruhlu bir din adamı olarak Humeyni'yi gördüğümü söyleyebilirim. Calvin kendini kutsal kitabın tek yetkili yorumcusu sayıyor, Cenevre kentinde son derece katı ve haşin bir dini diktatörlük kuruyor, halkın davrışlarını  en ince ayrıntılarına kadar   polislerine kontrol ettiriyor, evine giderken hafif bir şarkı mırıldananı, biraz kısa etek giyeni veya mutfağında bir parça reçel bulunduranı derhal hapsettiriyordu. Zira ona gö­re kendini "züht ve takva"ya adayacak yerde herhangi bir dünyevi zevke kaptıran kişi bir "günahkar"dı, dolayısıyla cezalandırılması gerekirdi. Calvin bu kadar­la da yetinmemiş, kendi Hıristiyanlık yorumunu kabul etmeyen, hele eleştirmeye kalkan Miguel Serveta gibi düşünürleri -çok samimi birer Hıristiyan olmalarına rağmen- ölüm cezasına çarptırıp hafif ateşte yaktırmıştı. Calvin 16. yüzyılda yaşamış bir dini diktatördü. Onun çağdaşı  olan Luther de -Calvin derecesinde olmamakla birlikte- dinsizlerin öldürülmesi  gerektiği inancındaydı. Yakın dostu, hümanist bir ilahiyatçı olan Melanchoton da onun bu inancı­nı paylaşıyordu. Nitekim, bu yüzden Avrupa uzun süre kanlı mezhep savaşları­na sahne olacak, dini inançlarından veya inançsızlıklarından ötürü insanların, ama özellikle düşünürlerin kovuşturulması ancak 19. yüzyılda duracaktır. Gerçi ABD başta olmak üzere birçok Batı ülkesinde eskiden olduğu gibi bugün de dur­madan yeni yeni tarikatler kuruluyor, ama bunlar laik toplum içinde küçük ada­cıklar oluşturuyor. İçlerinden bazıları -bazen ABD'de olduğu gibi- özellikle eğitim sistemini etkileme girişimlerinde bulunuyorlar, ama -bildiğim kadarıyla- toplumun siyasi ve hukuki yapısını değiştirmek gibi çağ-dışı bir düşünce, en aşırı tarikat li­derlerinin bile aklından geçmiyor. Nitekim, ABD'de Jim Jones adındaki tarikatçı, taraftarlarını peşine takıp Guyana'da satın aldığı bir çiftliğe götürmüş, kendisini ikinci İsa sanan bir başkası da Waco adlı bir kasabada müritleriyle birlikte bir bi­naya sığınmıştı. Birincisi, bazı yolsuzluklarının ortaya çıkacağını anlayınca taraf­tarlarını intihara sürüklemiş, ikincisi ise binaya girmek isteyen polis kuvvetlerine karşı koyarken çıkan yangında müritleriyle birlikte ölmüştü. Benzer bir olay da bir yıl kadar önce isviçre'de yaşandı.

 

Sözü oraya getirmek istiyorum: Genellikle Hıristiyan olan ülkelerde tarikatçı­iık bazı insanların özgür istekleriyle ve -deyim yerindeyse- sadece "kendilerini kurtarmak" için giriştikleri bir eylem. Oysa islam ülkelerinde bundan bir hayli fark­Iı bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz. Belki islam tarikatları arasında da aynı amaca yönelik tarikatlar var, ama "Hizbullah", "islami Cihat", "Müslüman Kardeş­ler" gibi adlar taşıyan bazıları hala bütün toplumu kendi "şeriat" anlayışları doğ­rultusunda yönetmek sevdasındalar. On dört yüzyıl öncesinin ilkel bir toplumu için belki oldukça ileri bir yaşam biçimini bugünün dünyasında yeniden diriltme­ye kalkmak, bana hükmetme tutkusunun en kaba biçimi gibi geliyor. Hele bütün totaliter sistem)erin yıkıldığı ve hemen hemen bütün ülkelerin demokratik yaşa­ma biçimine özendiği çağımızda, Batı uygarlığının bütün kültürel kazanımlarını yok sayan birdin anlayışının ortaya çıkması kadar anakronik bir olay düşünü­lebilir mi?

 

Ben burada islam köktendinciliğini -her ülkenin özel şartlarına göre az çok değişen- sosyal, ekonomik ve politik nedenleri üzerinde duracak değilim. Ama­cım daha: çok bizdeki köktendincilerin din anlayışlarıyla kafa yapıları konusunda kısa bir açıklamada bulunmak.

 

Anladığım kadarıyla bu insanlar yalnız genel kültürden değil, doğru dürüst bir din kültüründen de yoksunlar. Kısaca bunlar "dindar" değil, daha çok "dinci", ya­ni dini bir "hükmetme" aracı olarak kullanmak isteyen kişiler. Genellikle "yobaz" diye adlandırdığımız bu kişiler, kuran okuyup üzerinde düşünme zahmetine kat­lanmadan, salt kulaktan dolma bir iki dogma ve kuralın çekiciliğine kapılıp, dün­yanın gidişini ters yönde değiştirebileceklerini sanan, tarih bilincinden yoksun, hiçbir şekilde bilginin tadına varmamış, kendilerine belletilmiş olan dini dogmalarını tartışılmaz, kesin doğruluklar olduğuna ve herkesin Tanrı'nın bütün buyruk­larına tıpı tıpına uyması gerektiğine inanan zavallı insanlar. Ancak bu zavallılık­larının bilincinde olmadıkları gibi bu dogmaları korumak, yaymak, hatta gerekir­se zorla kabul ettirmekle görevli sanıyorlar. Daha da korkuncu, "dinsiz" belledik­lerini öldürmekten çekinmiyorlar. En büyük düşmanları ise "aydınlar", zira bunlar tanrısal doğruları şüphe konusu yapabildikleri gibi bazen tümüyle yadsımak cü­retini bile gösterebiliyorlar!

 

Bu anlamda köktendincilerin dinin ruhunu değil, sadece lafzını belledikleri apaçık. Kuran "Kadınlar başlarını örtmelidirler" mi buyurmuş, lamı cimi yok, her kadın başını örtmek zorundadır, örtmeyene zorla örttürmek Müslüman kişinin yalnız hakkı değil, görevidir de! Beni en çok şaşırtan da böyle düşünenler ara­sında okumuş, hatta üniversite bitirmiş, hatta hatta üniversite profesörlüğüne ka­dar yükselmiş insanların bulunması. Bu da gösteriyor ki bizde okumakla "aydın" olunamıyor!

 

Bu kafa yapısındaki insanlara aydın bir insanın duyabileceği ancak acıma duygusu olabilir; yalnız bu gibilerinin biz aydınlara düşman gözüyle bakmaları bi­zi bazen bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Bir aydının elindeki tek araç ikna yöntemidir, ancak böyleleriyle değil tartışmak, konuşmak bile çoğu zaman  mümkün olmadığı için ne yapacağımızı bilemiyoruz. "Ben Müslüman değilim"  demek cüretini gösterdiği için bir Aziz Nesin'i linç etmeye kalkışan ve bunu başaramayınca da 37 aydın ve sanatçıyı kılları bile kıpırdamadan ateşe veren in­sanlarla iletişim kurmak mümkün mü?

 

Bugün pek çok islam ülkesinde olduğu gi­bi bizde de köktendincilik Osmanlı döneminde bile görülmeyen bir ivme kazanmış bulunuyor. Bütün sorunların çözümünü "şeriat" adını verdikleri totaliter bir ideolojide aramak -hem de bugünün dünyasında- benim aklımın almadığı bir ge­lişme.

 

İslam  köktendinciliğinin bu militan tutumu şüphesiz sıradan dindarların da onaylamayacağı bir davranış biçimidir. Zaten dindar halk cahil de olsa yobaz de­ğildir, bağnaz hiç değildir; namazında niyazındadır, ama ne kimseyi dindar olma­ya zorlar, ne de dindar olmayanlara kötü gözle bakar. Ne demiş atalarımız: "Her koyun kendi bacağından asılır!" Aslında bu, halk bilgeliğini dile getiren bir söz olup halkın hoşgörüye olan inancını da dile getirir. Bu anlamda basit insanlar kendiliklerinden laiklik ilkesini benimsemişlerdir. Laikliği benimsemek ise -gene bu anlamda- kimsenin dinine karışmamak, onun inanmak veya inanmamak ko­nusunda özgür olduğunu kabul etmek demektir. Gerçekten de siz halk arasında din yüzünden kavga edenlere hiç rastladınız mı? Halkın sağduyusu buna hiçbir  zaman izin vermez. Nitekim bu ülkede çeşitli dinden, mezhepten ve tarikattan in­sanlar bugüne kadar hep barış içinde yaşamışlardır.

 

O zaman hemen akla şu soru geliyor: Sayıları hızla artan bu militan kökten­dinci/er nasıl, nerede yetişiyor? Atatürk döneminde, hatta onun ölümünden bir süre sonrasına kadar yurdumuzda bu tip insanlara rastlanmadığına göre bunla­rın şu son birkaç yıl içinde ortaya çıktıkları anlaşılıyor. Gerçekten de bu süre için­de ülkemizde köktendinciliğin biçimlenip güçlenmesine manevi zemin hazırlayan pek çok gelişme oldu: Türk-islam sentezcilerinin fikir babalığı ettiği bu gelişme, "dinci" politikacıların kışkırtmasıyla her geçen gün biraz daha hız kazandı. Artık binlerce Kuran kursunda küçücük çocukların beyni yıkanıyor, yüzlerce imam-ha­tip okulunda şeriatçı yobazlar yetiştiriliyor, devlet okullarında tam 8 yıl boyunca islam dinini dogmaları ezberletiliyor. Radyo ve televizyonlarda her allahın günü son derece ilkel bir din propagandası yapılıyor. 12. yüzyıldan bu yana hiçbir "dü­şünsel" gelişme gösterememiş olan islam dini, yalnız genel kültürden değil, din kültüründen de nasibini almamış insanların elinde, sadece politik bir hükmetme aracına dönüşmüş durumda. Düşününki bugün ülkemizi tekrar "şeriatçı" bir dü­zenle yönetme hayalleri kuran adam, iTÜ'de yıllarca motor dersi vermiş olması­na rağmen, Kuala Lumpur üniversitesinde pervasızca "NASA'dakiler aya gitmek için Kuran okuyorlar" diyecek kadar din kültüründen nasibini almamış bir yobaz. içimizde dindarlığı her şeyden önce -manasını bile bilmeden- Kuran'ı ezberle­mek diye anlayan ve bu yüzden zorunlu temel eğitimin 8 yıla çıkarılmasına kar­şı koyan başka profesörler mi yok? Hatta biyoloji profesörü oldukları halde Dar­win'in "evrim" teorisinin bütün bilimlerce reddedildiğini iddia edenler mi ararsı­nız? Ya Kenan Evren'e verdikleri "fetva" ile din derslerinin zorunlu olmasını sağ­layan "ilahiyat" profesörlerine ne buyurulur? Bütün bunların olup bittiği bir ülke­de köktendincilerin iyice azmasına şaşılacak bir yan var mı?

 

Doğan Kuban bir yazısında "Türkiye'nin temel handikapı kırsal kültür egemenliğidir" diyor. Yerden göğe kadar haklı, ancak ne yazık ki kırsal kültürün bu egemenliğinden, başta dini politik bir iktidar aracı olarak kullanan politikacı­larla, onlara akıl hocalığı eden bazı profesörler sorumlu bence. Fen bilimlerinin bile Kuran okutulur gibi" okutulduğu bir ülkede "Müslüman kuşaklar" yetiştirerek -komünizm gibi- "çarpık" ideolojilerin yayılmasının önlenebileceğini sanan bu ga­filler, sonunda Türkiye'nin başına "islam Köktendinciliği" gibi çok daha büyük bir belayı sarmış bulunuyorlar. Hiçbir şey "cahillik" kadar tehlikeli olamaz, oysa bu­gün Türkiye cahilliğin de en tehlikeli biçimi olan "yobazlık"la karşı karşıya. Şeri­atçı bir parti başkanının, para ve iktidar hırsıyla gözü dönmüş bir hanım politikacı ile işbirliği sonucu kurulan çağdışı "ittifak", bu gibilerin cüretini daha da arttırmış olduğundan, bugün ülkemiz ciddi bir "Cezayirleşme" tehlikesiyle karşı kar­şıya bulunuyor. Buna etrafımızı çeviren şeriatçı ülkelerin gizli ve açık, maddi ve manevi yardımlarını eklerseniz, tehlikenin boyutları konusunda bir fikir edinebi­lirsiniz. Nitekim, Atatürk'çü ordu komutanlarının işe el atmak ihtiyacını duymuş olmaları da tehlikenin büyüklüğü hakkında yeterli bir fikir veriyor olsa gerek.

 

Ben bu konuşmamda işin bu yönü üzerinde durmayacağım. Yalnız ülkemiz­deki "aydın" kesimin çok ciddi bir telaş ve huzursuzluk içinde olduğu apaçık. Biz aydınların baş özelliği, köktendinciler gibi "militan ruhlu" olmayışımızdır. Zira biz hiçbir zaman zora başvuramayız. Bu anlamda "aydın" hükmetme duygusunu dizginleyebilen insandır. Yalnız bu, büsbütün "güçsüz" olduğumuz anlamına gel­mez. Ne var ki bizim gücümüz "manevi" olup akıllı, bilgili ve dürüst olmamızdan kaynaklanır. Bizden farklı düşünenlere hoşgörü ile yaklaşır, akla yakın gerçekler göstererek onları ikna etmeye çalışırız, zira biz her düşünceye ve inanca saygı­lı, barışsever insanlarız. Yıllardan beri laiklik üzerinde ısrarla durmamızın da ne­deni, bu tavrı hükmetme eğiliminde olanlara benimsetmektir. Ama ne yazık ki bir defa herhangi bir totaliter ideolojiyi özellikle çocukluk veya gençlik yıllarında be­nimsemiş olanları bu eğilimlerinden vazgeçirmek çoğu zaman mümkün olmuyor. Bu nedenle, tek yapabileceğimiz bu tür insanların yetişmesine imkan sağlayan şartları ortadan kaldırmaktır, bu da ancak eğitim sistemimizi Atatürk'ün koymuş olduğu temele yeniden oturtmakla mümkün olsa gerek.

 

Sözün kısası, Atatürk'ün başlatmış olduğu, ama dinci politikacılar yüzünden yarıda kalan "Aydınlanma" sürecini, ne yapıp tekrar canlandırmamız şart. Bunun için Atatürk'ün vaktiyle, "Öğretim Birliği" yasasını savunurken söyledikleri, bi­ze bugün de ışık tutabilir:

 

"Şimdiye kadar ulusa beynini paslandıran, uyuşturan ve bu istekte bulunan­lar olmuştur. Herhalde zihinlerde bulunan bütün boş inançlar tümüyle atılcaktır. Onlar çıkarılmadıkça beyne gerçek aydınlıkları aşılamak imkansızdır. Görülüyor ki en önemli ve verimli ödevlerimiz öğretim ve eğitim işlerimizdir. Bu işlerde ne yapıp yapıp başarıya ulaşmamız gerekir. Bir ulusun gerçek kurtuluşu ancak bu yoldadır."

"Gerçek kurtuluş"un Batı uygarlığının demokratik ve laik gidişine ayak uydurmakta olduğunu gören Atatürk'ün, bu ileri görüşlülüğü '14. yüzyıl öncesinin "şeri­at" düzenini geri getirebileceklerini uman köktendincilerin tutumuyla tam bir tezat oluşturuyor. Geçmiş özlemleri bilgisiz, görgüsüz ve en basit bir tarih bilincinden yoksun insanların "hükmetme" tutkularını haklı görmek için başvurdukları bir ça­redir. Ancak "gerici" hareketler bir süre toplumun uygarlık yolunda ilerlemesini yavaşlatsalar bile, bu ilerlemeyi durdurmaları mümkün değildir. Gene de bize "aydınlanma" yolunda pek çok güçlük çıkaracakları açıkça görülüyor. Nitekim, Milli Eğitim Bakanlığı'nın zorunlu temel eğitimin 8 yıla çıkarma çabaları çeşitli yollarda engellenmeye çalışılıyor, oysa bu uygarlık yolunda atılması gereken ilk adımdır. Bana sorarsanız, demokratik, laik bir hayat anlayışını yerleştirebilme­miz için şu amaçların gerçekleştirilmesi şart:

 

1) Henüz dinin ne olduğunu anlamaktan bize aciz, küçücük çocukların beyin­lerinin yıkandığı "Kuran Kursları" kökünden kaldırılmalıdır. Bunların MEB tarafın­dan denetlenip, denetlenmemesi hiçbir şeyi değiştirmez. Henüz bağımsız düşü­nebilecek yaşa gelmemiş çocuklara Kuran ezberletmek onların beyinlerine haciz koymaktan başka bir şey değildir.

 

2) Zorunlu din dersleri kaldırılıp yerine -o da sadece lise son sınıf ta okutul­mak şartıyla- "seçmeli" din dersi konabilir, ama bence bu bile gerekli değil.

 

3) Sözüm ona, "aydın" din görevlisi yetiştirmek amacıyla açılan ve sonradan politik manevralarla "lise" statüsüne kavuşturulan imam hatip okullarını, sadece ülkenin muhtaç olduğu sayıda imam ve hatip yetiştiren okullar haline döndür­mek, geri kalanları normal lise haline getirmek şart.

 

4) Vicdan ve düşünce özgürlüğünün güvencesi olan "laiklik" ilkesini titizlikle uygulamak da şart bence, zira bu yapılmadıkça insanın insana hükmetmesini engelleyen bir yaşama biçimi olarak demokrasiyi sürdürmemiz mümkün değil.

 

Ben bir insan olarak var gücümüzle, bu amaçları gerçekleştirmeye çalışma­mız gerektiğine inanıyorum. Bunu sadece Türkiye'nin "Cezayirleşmesi"ni önle­mek için değil, "aydınlanma" fırsatı bulamamış çocuk ve gençlere "acıdığımız" için yapmalıyız. Bir insanın nerhangi bir bedeni veya zihni kusurla dünyaya gel­miş olması, o insan için şüphesiz büyük bir şanssızlıktır, ama doğuştan kusurlu olma, yani insanların, hükmetme tutkunu kişiler tarafından, kafalarının çarptırılma­sı bence onların başına gelebilecek en büyük felakettir, zira bu gibiler genellikle uğradıkları felaketin farkında olmadıkları için hem kusurlarını düzeltme arzusu­nu duymayacaklar, hem onlar da kendi tıpkı -benzerlerini üretmek isteyecekler­dir. Bugün planlama veya kopyalama denen biyoteknik yönteminin insanlara, hatta hayvanlara uygulanması büyük bir tartışmaya yol açmış bulunuyor, oysa  "beyin yıkama" dediğimiz şey, bunun inanç ve fikir alanına uygulanmasından başka bir şey değil. Hıristiyan Batı dünyası bu yöntemi çoktan yasakladığı hal­de, islam dünyasında bu yöntem "köktendincilik" adı altında yeniden hortlamış bulunuyor. Hiçbir manevi planlama yöntemi din alanında uygulanan kadar sinsi ve tehlikeli olamaz. Bu nedenle biz aydınlar ne yapıp yapıp, bu tür uygulamala­rı önlemeye çalışmalıyız, zira bence bir aydının baş görevi herkese "aydınlan­ma" fırsatı vermektir.

 

**

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !