Aşağıda, bay M. Sirac Bilgin tarafından hazırlanmış Zerdüşt dininin kutsal kitabi Avesta’nın ilk kitabının tercümesini yayınlıyorum.
“Ateşe, güneşe, köpeğe taparlık”, “zındıklık” gibi bilimsel veya dinsel nitelemelere uğrayan Zerdüşti, “Magular’ın Dini”, Zarathuştracılık veya Yezidilik’e ait eski versiyonları doğrudan tanımadan Enuma Eliş’in, eski Akado-sammaru tabletlerinin ve onlara bağlı “kutsal üç din”in ‘yaratılış’ versiyonlarını yerli yerine oturtmak da zor olacaktır.
Şimdiye kadarki incelemelerimizde, ‘yaratılış’ anlatımlarını, genellikle "Sümer" adı verilen ‘Karabaş’lı topluluğun tarafında durarak, onların kavramlarıyla dinlemeye ve anlamaya çalıştık. Aktarıcılarımız, esas olarak Sami topluluk ataları idi ama anlattıkları dönemlerde eski iki ana çizgi veya iki ana ayrım üzerinde ortaya çıkan farklı “yaratılış” anlatımları giderek uzlaşma, bütünleşme içine girmişti. Fakat yine de eski temel ayrımların izleri, kullanılan kavramlarda yer almaya devam ediyordu. Örneğin onlar,
“Âdemoğlu kızları, göksel varlıklarla evlendiler. Bu kızlar, göksel, ejderha varlıklar doğurdular”
gibi, olayı iki farklı topluluk ayrımı yaparak aktardıklarında, burada anlatılanın erken “Sümer-Sami” kökenli topluluk yapılanması olduğunu; bir tarafta ‘Toprak’tan yaratılmış ‘Âdemoğulları’ ile ,öte yanda ise ‘Ateşten’, ‘Gökten’ yaratılmış (tanrısal) varlıklar bulunduğunu; anlatıcılarımızın "Göksel varlıklardan, melek veya cinler" topluluğundan “Havva”ları gelin olarak alırlarken, onlara da kendi İnanna veya İştar’larını (onun temsilcisi olan kızlarını) vermiş olduklarını öğreniyorduk.
Zerdüşti din kitapları, işte bu yapılanmaya ilişkin dönemsel anlatımı, tam olarak, İslam’ın ateşten yaratılmış saydığı, "Şeytan”ın tarafında durarak dile getirmektedir. Şeytan bu anlatımlarda, Dumuzi/Kişzidum veya Gılgamış/Enkidum veya Habil/Kabil ikilemlerinde, kendini “insan” sayanların karşısında durandan başkası değildi.
Aktarımlarda, bir topluluk ona 'Şeytan' der, ama söz sırası Şeytan’ımıza geldiğinde, Şeytan, Şeytan olmadığını, Şeytan-cin,Ejderha olanın tam karşıdaki topluluk (temsilcisi) olduğunu anlatır.
Tanrı, Âdem’i yaratıp, Şeytan’ın da ona secde etmesini istediğinde, bu İblis’in, Şeytan’ın tanrıya kükremesi; kendisinin "Toprak'tan yaratılmış Adem"den, önceki bir dönemde ve Ateş’ten yaratıldığı için daha üstün olduğunu ilan etmesi, gerekçesiz bir övünmeye dayanmıyordu. "Ateş" kültünün Mezopotamya toplumlarında ne kadar derin bir etkisi olduğunu, dinlerin incelenmesinde ; Abraham ve Musa'ya "ateş olarak, ateş haliyle" görünen Tanrı biçimlenmesinde; Hıristiyanlığın "İnsanlığı" ateşle vaftiz etmek üzere gönderilmiş "müjdeci" İsa tanımlamasında; "kutsal ruh", "rüzgâr", "ziya", "nur", 'ışık', mum yakıcılık, 'Avrupa aydınlanmacılığı' , olimpiyat meşalesi ….çizgisinde izlemeye çalışmıştık.
'Ateş' tapınmacılığının İslam içindeki mezheplerde var olan etkileri, kavramsal veya uygulama olarak, Bektaşi kandillerinde, Alevi pirlerinin “Ateşe ilişkin maharetleri”nde, Nevruz Ateşi’nde vb. izlenebilir... Bütün bunların gerisinde de, İslam’ın 'Ateş'ten yaratılmış ve cehennem ile ilişkilendirdiği 'Şeytan’ı bulunuyordu...
Doğal olarak, kendisi kendisini anlattığı zaman, bu ''Şeytan”, kötü bir varlık olduğunu hiç bir şekilde kabul etmez. Tersine, buradaki anlatıcımız olan ve bize 'Şeytan' diye tanıtılan temsilci, asıl şeytan’ın, bizzat 'Âdem' olarak tanıdığımız bir başka varlık olduğunu, üstelik gerekçelendirerek da, tıpkı İslamın tanrısına diklenerek yaptığı gibi, anlatır. Çünkü farklı iki toplum birimin anlatımlarında Şeytan ve İnsan, karşılıklı olarak hep yer değiştirmekteydi.
Şeytan’ın anlatımlarında, Şeytan, kendi değildir ve bizzat bir başka tür 'insan’, tanrı topluluğudur. İki toplumun evlilik yoluyla iç içe geçip kaynaşma süreci, “çift balta”nın, “ çift ağızlı tek balta”ya, “çift kılıc”ın “çift ağızlı tek kılıca” dönüşmesi süreci içinde, Şeytan, “İnsan” toplumunun bizzat varlık olarak “İnsan”ın içindeki ikilik, 'karşıtın' temsilcisi olarak içselleşecektir…Şeytan’ın “İnsan’ın kalbinde” oturuyor olması motifleri de bunu anlatıyor olmalı. Bu, her toplum birimin 'iyi' veya 'helal’lerinin, karşı toplum birimin dini inancında 'kötü' veya 'haram' olarak bir 'tek'lik içinde bütünleşmesi sürecinden başka bir şey değildir.
Zerdüşti din kitabı, bu bakımdan tarihi, eski toplumun Tufan adı verilen kutsal yamyamlık edimini, 'cehennem’i, iki toplumun karşılıklı evliliğini, birbirinden kesin olarak ayrıştırılmış ve genel olarak birbirinin zıddı kılınan “günah” ve “arınma” türlerini, kutsal totem varlıkları ( ‘kızıl solucan’, totem köpek, kutsal boğa, eşek, horoz… gibi ayrıntıları Enuma Eliş’te daha rahat görme olanağı bulacağımızı sanırım), eski toplum birimlerin bir sistem dâhilinde ayrıştırılarak, bir ittifak düzeni içinde şekillendirilmesi sürecine bağlı olarak aktarır. İster istemez bu kitap, bütün olay ve olguları, ‘Toprak’ ( karabaşlı Sümer) karşısında ‘Gök’ün (Sami, Elam, Hitit, Asur... Atalarının) ; “Tatlı Su’ karşısında ; “Tuzlu Su” ve ‘Ateş’ kültünün tarafından bakarak anlatan bir kitaptır.
Avesta, yazılı hale getirilişi, ötekilere göre daha yeni olmuş olsa bile, anlattığı olaylar bakımından, en erken dönemlere kadar geriye giden yanlar taşımaktadır.
Bu kitap elbette, eski tarihi, tıpkı Babilliler gibi, Hititliler gibi, Asurlular gibi anlatamaz. Çünkü “Sümer” karşısında yer alan ittifak toplumu olarak erken Semitler, ‘yaratılış’tan bir süre sonra kendi içlerinde ayrıştırılmaya başlamışlardı. Mezopotamya’nın gidebildiğimiz en erken "Başlangıç"ının anlatımı bu topluluklarda genel bir ortak ifade düzeneğine dayansa da, bir süre sonra, artık her topluluğun yeni ayrışmaları ve bu tür ayrışmalara dayanan yeni ittifaklar içinde dönüşen özel dini eğilimleri de şekillenmeye, farklılaşmaya başlayacaktı. Bu nedenle ortak "Ateş" tapınması noktasından yola çıkmış bile olsalar, sonraki dinlerin tamamı tek bir çizgi içinde ele alınamazlar.
Musevilik, Hıristiyanlık, Şiilik, Alevilik, Bektaşilik gibi kaynaklarında “ateş kültü” bulunanlar arasındaki paralellikler kadar, ayrımlar da önemlidir. Benzer şekilde, Yezidilik dini de, öteki Ateş/ Güneş kültleri ile bir ve aynı değildir.
Öte yandan, Sümer adı verilenler ile Sami etnik kökenli toplum birimler, birbirleriyle olduğu kadar, birbirlerinin dışındaki, İran Elamlarıyla, Ermeni ataları olması gereken Urartulularla, İran/Afganistan arası bölge topluluklarıyla, Guti adı ile tanınan ‘dağlılar’la da ittifak kurmalıydılar ve kuruyorlardı da. Bu topluluklarla her ilk ittifak anı, eğer öncesi yok ise, bu topluluklar tarafından “yaratılma”,”varedilme” anı olarak kabul ediliyor ve bir “Yaratılış” versiyonu halinde yeni nesillere aktarılıyordu. Bu dönemin “var ediş” biçiminin “insan” ve daha sonra “hayvan/bitki” totemler olarak ve insan kurban sunumlarıyla gerçekleşebileceğini yeterince görmüş bulunuyoruz.
Bize ulaşan yaratılış anlatımları, sürecin farklı noktalarına ilişkin yanları da taşıyor olan, fakat en eski erken Sümer-Sami ittifakının ana çizgilerini taşıyan bir aktarımlardır. Eğer Eski Ahit, İncil ve Kuran’da, Tanrı bir seferinde “Ol!” sözüyle yaratıyor ; sonra “Ateş”, “Su”, “Toprak” gibi aracı kurumlar yoluna başvuruyor; daha sonra “cıvık çamur”lar falan kullanıyorsa, bu durum, aktaran bu kitapların veya bu kitapları hazırlayanların “saçmalamaları”ndan değildir..Kendilerine farklı kaynaklardan ulaşmış, içiçe geçmiş bir çok farklı “yaratılış” anlatımı varyantı bulunduğu ve onlar da zamanla içiçe geçtiği içindir. Eski Ahit, İncil ve Kuran’da “tek” ve “aynı” Adem’in yaratıldığının anlatıldığına olan temelsiz inanç, burada da, ilahiyatçılarımızla, dinin basit eleştirisi sınırında kalan tanrı tanımaz aydınlarımızı birleştirir. Çünkü tariht tek bir “yaratılış” varyantı olmadığı gibi, her yaratılış varyantının anlattığı “İnsan” da, aynı tek varlığı tanımlıyor değildi.
Ateş-güneş kültünün izlerini sürebilmek bakımından, eski toplumların anladığı ve aktardığı biçimleriyle ‘ateş’/güneş’ sözcük değerlerini tanımak, An, Utu, Tan, Od, Alev, Sam... gibi kelimelerin etimolojik izleri saptamak, dinsel çizgilerin takibini kolaylaştıracaktır. Enuma Eliş’in, Babil tarafından kullanılan versiyonu, Asurlularca da, neredeyse olduğu haliyle kullanılmıştı; fakat bütün bu versiyonlarda "Marduk" ifadesi yerine “Assur” ifadesi geçirilmişti. Bu basit bir kopya çekiş olamaz. Toplulukların dini eğilimleri öyle kolayca değişmez ve bir kaç kişinin çabasıyla değiştirilemez.
Bu durum, sadece, Asur’un o sıradaki zayıflığından ve metni kabul etmek zorunda kalmasıyla açıklanamaz. Üstelik Assur, o sırada hiç de zayıf değildi. Bu durum, onların ortak bir erken tarih kökenine sahip ve giderek ayrışmış topluluklar olmasına bağlı olmalıydı.
Şimdiki İslam’ın mezhepleri içinde, tarihteki zayıflıklarından ötürü, bir dizi eski dini eğilim kalıntılarına sahip ‘Şeytani mezhep’ler de yer almıştır. Fakat süreç içinde bu mezhepler, tipik İslamcıdan daha fanatik İslamcı oluyorlar. Veya baskılar karşısında, şekil veya söylem değiştiriyor, örneğin Yezidiliği, “Müslüman Yezit”in takipçiliğine bağlayarak açıklama zorunda kalıyorlar ki, genellikle bu tür bağlantıların en küçük bir gerçekliğini bulmak zor.
Amerika veya Afrika'da Hıristiyanlaştırılan yerlilerin, Nasıralı İsa’yı kendi eski totem tanrılarına benzettikleri bir Hıristiyanlaşma sürecine benziyor bu. Alevilik de öyle aslında. Alevilik’in ardında, "Ali" ile olan kelime benzerliğine sığınmış ayrı bir tarihsel din bulunmaktadır aslında. Aleviliğin İslamın içinde mi, dışında mı olduğu tartışmaları gerekçesiz ortaya çıkmış sayılmaz. İran’ın bütün tarihte neden çok güçlü bir merkez, dini merkez olarak var olabilmiş olduğu gibi noktaları yeterince tanımadan Şii’liğin, Suud Müslümanlığının ne ölçüde 'içinde' olabileceği noktasını açıklayabilmek mümkün değildir.
Binlerce yıldır sürmekte olan bir din fenomenini, zamanımızın Tanrı tanımazlığının ilkel biçiminin ‘uydurma’ diyerek kaynaklarıyla fazla ilgilenmediği dinlerin kaynakları konusundaki çalışmamızı, elimizde adeta küçük bir mala ile binlerce dönümlük arazide kazıt çalışması yapıyormuş gibi itina ve sabırla sürdürmekten başka çare yok.
Fakat inanıyorum ki, adım adım, fakat öğrendikçe bilgisel susamışlığı artıran bu çaba sürmeye devam edecektir.
Ateşe taparlığın bir türünü oluşturan “Magu rahipliği” sistemini ve kavramlarını eski tabletlerde de buluyoruz. Orada “Magu rahipleri”ni, ticaret bağıntısında “magur teknelerini” yönetirken görmüştük. Bay Kramer ve ötekiler tarafından basbayağı ‘ gemi-tekne’ olarak kavradıkları bu yapı-araç, ticari kervanların başında taşınan “maguların dini tahteravanı” gibi bir şey olmalıydı. “Sümer uzmanları”na bakarsak, bütün Sümer-Akkad toprakları, koca koca gemilerin girip çıktığı İstanbul boğazından daha yoğun bir trafiğe sahipti… Gelgelelim, Nippur’da, Uruk’ta ve öteki yerleşimlerde hangi denizin ve hangi deniz taşımacılığına uygun suların bulunduğu hep bir muamma olarak kalmıştır. O koca karınlı gemilerin hangi limanlara yanaştığı bir türlü açıklanmaz ama, ezberlediğini yinelemekten pek hoşlanan akademi çevrelerimiz, yinelemeyi bilim sanıyorlar. Onlar bu hayali “gemi”leri Habeşistandan, Etyopya’dan, Hindistan’dan yola çıkarıp getirseler de, bu gemileri Nippur’un hangi olmayan limanına demirlediği, henüz bize açıklanmamış bir “sır” olarak durmaya devam eder...
Sümer tabletlerinde “Martu”ların “ölülerini gömmedikleri”, “evleri olmadığı”, “çiğ et yedikleri” gibi ifadeler bulunduğunu biliyoruz. Bunlar, göçer-çoban topluluk tanımlarıydı. Zerdüşt kitabında bu noktalarda oldukça bol ve ilginç açıklamalar buluyoruz. Ölü kültü ve ya 'köpek' kavramı, kadın erkek kutsal fahişelik yapısı gibi artık tanıdığımız temel bir dizi kavramı, dini anlatımlar içinde bulup çıkarabiliyoruz.
Değerli bir tanıtıcı çalışma yaptığı kuşususuz olan bay M. Sirac Bilgin, konuyu daha çok, Avestacılık dinini, ‘Kürtlerin atalarının malı’ seklindeki bir perspektife uygun ele alarak darlaştırmıştır. Ateş/güneş tapımcılığı kendi içlerinde ayrışan bir dizi eski toplumun inancında temel bir yer tutmuştur ve Hititlerden Asurlara, Babilden Farsi topluluklara kadar yaygın bir özellik gösterir ve günümüzde Musevilik, Hıristiyanlık, Şii’likteki etkilerini incelemelerimizde saptamaya devam ediyoruz zaten. Erken Sümer ve Akkadlar konusunda yeterli olmayan bir çalışma bu alanda yapılacak yorum ve açıklamaların son derece sorunlu olmasına yol açıyor. Bu nedenle bay Bilgin’in yorum ve açıklamalarını yayınlamıyorum. Onun Avesta çevirisini yayınlıyor, fakat yorumlarını çıkarıyorum. İçlerinde açıklayıcı bilgiler olanları, ilerde belki ek halinde düzenleyebiliriz.
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-Giriş
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-1
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-2
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-3
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-4
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-5
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-6
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-7
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-8
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-9
Zerdüşler’in Kutsal Kitabı Avesta-10
Zerdüştilik,Mazdaizm,Ahura Mazda
Zerdüştçülük, Zerdüştilik,Zerdüştlük...
Avesta’da Köpek Totemi Ve ‘Köpek’ Çeşitleri
Avesta’da Köpek Totemi Ve ‘Köpek’ Çeşitleri-Motifler..
Avesta’da ‘Köpek’ Çeşitleri...
Avesta'da 'kör sinek' ,'arı' , 'çekirge' çizimleri...
Avesta'da 'kör sinek' ve 'çekirge' kavramları...
İslamda «kadın, eşek ve köpek »in namazı bozması
Eski 'Yaratılış' Anlatımı Enuma Eliş-1
Eski 'Yaratılış' Anlatımı Enuma Eliş-2
Lut'un 'Melek'leri ve Erkek Fahişelik...

