Eski toplumu ve eski dinleri, onlara ait
belgelerden öğrenmek kadar doğru bir metot yoktur. Bununla birlikte, eski
toplum ve eski inançlar üzerine çalışma yapanların çok azı, gerçekten bu belgeleri
tanımakta ve-ya tanımak için çaba sarf etmektedirler.
Okuduğu Ahura Mazdacı Avesta'lardan yola çıkarak, günümüzden 4000 yıl
kadar önceki dönem için “köpek hakları”ndan bahsedebilen Turan Dursun,
aşağıdaki listeye ait kaynakları bilmiyordu. Eski Avesta'lara kadar giden
ve “köpek”ler üzerine son derece ayrıntı taşıyan belgeler, “Köpek” üzerine
Hitit kayıtları ile Tevrat ve Kuran'da da yer alan “imani” sözcükler, Köpek
totem ile eşitlenmiş İnsan Topluluğu ile ilgiliydi. Koyuna, Kuzu'ya, İneğe,
Öküz ve Dana'ya tapıldığı gibi, aynı biçimde, Mezopotamik toplulukların
bazıları Köpeğe de tapıyorlar; kendilerini Köpek ile eşitliyorlardı.
Günümüzde kendi evladını, bir başka şahısa, "İtin olsun,
oğlumdur" diye tanıtan bir babanın gerisinde, binlerce yıllık hayvan
ve bitki totem tarihçesi yatmaktadır.
Aşağıda yer alan liste, bu çalışmalarda bizlere büyük destek sunuyor.
Fakat bunun için gönüllü tercümanlara gereksinim duyuyoruz.
Gönüllü olarak, aramızda bunların tercümesi için çalışacak olanlara, bilim
dünyamızın çok ihtiyacı bulunuyor.
Akademisyenlerimizden, genç öğrencileri bu yönde teşvik etmeleri ricasında
bulunuyoruz.
Kitap veya konu tercihini herkes kendisi de yapabilir.
Akado-sammaru
kutsal “Yaratılış” anlatımlarında,”et”, “kan”, “yiyecek”, “içecek”, “ateş”, “su”,
“tuz”, “meyve”, “kurban” gibi çok somut ve maddi kavramlar merkezi konuları
oluştururlar. Bu durumda ilahiyatçı veya tanrıtanımaz bilim adamlarımızın,
dinin kaynaklarına ilişkin çalışmalarda,«ruhani» alanı çıkış noktası alma
genel âdetini gözden geçirmeleri yararlı olmaz mıydı?
Eski
Ahit’te Tanrının, ilk andan itibaren, insanlara “kan içmeyi”, şu ya da bu
yiyeceği yemeyi yasaklamakla çok ilgili olması, kutsal dinlerde
‘yeme-içme’ konusunun neden önem taşıdığına eğilmeyi gerektirmez miydi?
Akado-sammaru
aktarımlarına dayanan üç kutsal din yazınında, 'yiyecek-içecek' konusu kutsal
davranışların, ritüellerin, tanrı yasaklarının temel konusu olmaya devam
etmiştir. Örneğin Tanrı, bir başka biçimde yaratması mümkün değilmiş gibi, Eski
Ahit’te yer alan ikinci yaratılış versiyonunda, Adem'i uyutur; kaburgasından
bir parçayı çıkarıp alır, Havva’yı da bu kemik, kan ve et parçasından var eder.
Âdem de uyanınca Havva’ya, «bu benim kanım, bu benim etim» diye ad verir.
Tanrının ‘ol’ diyerek bir anlık edim yerine, kan-et-kemikle ilişkili bu operasyonel
yaratılış anlatımında eski toplumun insan kurbanı, et ve kan ile ilgisinin
bulunduğunu ileri sürmek pek mi aykırı bir fikir olurdu?
Kutsal
anlatıma göre, Âdem ile Havva yaratılıp da cennete konulduklarında, Tanrı’nın
yaptığı ilk iş, onlara bir «meyve» yasağı bildirimini yüksek sesle ilan etmek olmuştur.
Bu anlatım tarzında, Tanrı ile bire-bir konuşan Âdem ile Havva; bahçede
gizlenen Âdem’in yerini 'neredesin?' diye ona sorarak öğrenen bir tanrı
gibi noktalar üzerinde dolaşmak temel konuları görmeyi engellememelidir.(1)
‘Sümer-Akkad’
topluluklarının tarihsel gelişme zeminine oturtarak sürdürmeye çalıştığım
incelemeler, bize bu anlatım tarzlarının, birer birey 'adı' olmayan Âdem ve
Havva tanımları etrafındaki iki toplum birimin bir ritüel halindeki ittifak
örneklerine dayandığını göstermekteydi. Bu anlatımlarda yer alan,
«çıplaklık», «gözlerin açılması», «yılan ile konuşma» gibi motifler,
o dönemin ritüel biçimleri ve o döneme ait kavram içerikleriyle ilgiliydiler.
‘‘İnsan’ın
yaratılış’’ına ilişkin anlatımlarda ilk anlardan itibaren karşımıza çıkan bu
yiyecek-içecek yasağını, ‘ilk yasak bilinci’ veya‘ilk kural kavramı’ gibi, konunun
doğrudan özünü ifade etmeyen genel değerlendirmeler çevresine oturtarak açıklayamayız,
o şekilde açıklamamalıyız da. Çünkü burada, doğrudan doğruya,'yiyecek' ve
'içecek'in kendisine ilişkin, eski toplumdaki düzen kurallarının bir anlatım tarzı
bulunuyordu.
Âdem
ile Havva’nın, daha sonra ‘büyüğü’nün ‘küçüğü’nü öldürecek olan “düşman kardeş oğulları”,
yine anlatıma göre, ortada daha henüz 4 kişilik bir 'aile' var iken, hemen
mesleki bir arayışa yönelmişlerdi. Bir oğul kendine 'çiftçiliği' öteki oğul ise
'çobanlığı' seçmişti. Bununla da kalmamışlar,’meslek’lerinden elde ettikleri ürünlerinin
ilk ağzını da derhal Tanrıya sunmaya başlamışlardı.
Bu
anlatım tarzları ve buralarda kullanılan kavramsal değerlerin gerisinde, ,eski toplumda,
çoban ve çiftçi toplum birimler arasında gerçekleşen ittifakı; bu
ittifakın evlilik ile karşılıklı ürün değişimi veya mübadelesi ile ilişkisini;
erkek çocukların ‘baba’ ve ‘ana’ toplum birimleri arasındaki pay ediliş
anlatımlarını buluruz. Eski toplumda kurallar, ‘birey’lerin, modern anlamda “birey”
olabilmelerine olanak tanımayacak kadar katı, yaygın ve detaylıdır.
Eski
Ahit’te de değişmiş olarak yinelendiğine göre, Tufan olmuş, bütün dünya
sel-sulara karışmış, ortalıkta 'canlı' olarak, tanrıya büyük sadakat besleyen
Nuh ile yakın çevresi ile Nuh’un, aktarıma göre, toparlayıp «gemi »ye
bindirdiği birer çift hayvan ile kuş kalmıştı. Gelgelelim, böyle bir «Tufan »
sona erer ermez, Nuh'un yaptığı ilk iş, Tufan’dan kurtulup canlı kalsınlar diye
gemiye soktuğu hayvanların bazılarını boğazlayıp tanrıya kurban etmek olmuştur!
Eski toplum,
elinde bulunup bulunmadığına bakmadan, karşıt toplum birimine, kendi toplum
aidi bireylere, kendi tanrısına, karşıt tanrılara durmadan kurban, sunu sunar!
Kanıyla yunar, toprağa akıtır, yakar, iç organlarını, yağını, budunu,
işkembesini özenle ayırır, farklı tanrılara farklı hayvan kurbanları sunar veya
sunulmasını yasaklar. Bunlara ilişkin ayrıntılı kurallar oluşturur, yazar. Eski toplum, eski din, kurbansız, sunusuz,
zekâtsız yaşayamaz!
Nuh'un,
'soyları yaşasın' diye gemiye aldığı hayvanları, onlar daha üremeye bile fırsat
bulamamış olmaları gereken bir anda, 'Gemi'nin konduğu 'dağ’ın başındaki
sunakta boğazlama aptallığı, kızgınlığına yol açmak şurada dursun, Tanrıyı
memnun da etmiştir üstelik. (2)
Tufanın
ardından, Tanrı, Nuh ile 'anlaşma’sını yapar! Bu 'anlaşma' sırasında
Tanrının tek bir koşulu vardı: Artık 'insan kanı içilmemeli' ve 'insan
eti yenilmemeli’ydi!
Tufan’dan
sonra, Nuh ile tanrı arasında gerçekleşen ayinde, Tanrının 'iman' üzerine vb.
Nuh’a ve evlatlarına ruhani açıklamalar yapmasını boş yere bekleriz! Anlatıma göre
bütün 'dünya’da, yarattığı 'insan, hayvan ve sürüngenleri' yok edecek kadar
gaddar olan tanrı, zaten bir avuç kalmış Nuh ile 'ailesi’ne, ısrarla,
artık 'insan kanı içmeme' ve 'insan eti yememe’ şartlarını dayatıp durmaktaydı.
Tanrı
ile bireyin 'kalbi' arasında bulunduğu varsayılan 'ruhani' inanç ilişkisinde,
kan, et ve kemiğin ; 'kutsal kazan’, 'ibrik', 'kupa' ve 'buhurdanlık'ın; 'ateş (mum)
yakma ve söndürme' gibi olguların nasıl bir yeri olabilir?
Anlıyoruz
ki, tanrılar, ‘yarattıkları’ varlıkların
yeme-içme işleri ve yasaklarıyla bu denli uğraşmış, vazgeçirmek veya uygulatmak
için, insanlara karşı şiddet kullanmış, dil dökmüşler ise, bütün bunlar
nedensiz değildi.
Eski
kayıtlarda,«içmek » ve « yemek » kavramlarını,
bireyin gündelik doğal edim konusu olarak değil, kutsal ayin ve dini inanç
parçası olarak buluyoruz. Akado sammaru toplumlarından Hititlere değin, yazılı belge,
çizim ve kazıt bulgularında , «içmek» ve « yemek » kavramları,
araçları ve bunların kullanım tarzları dinsel, kutsal bir edim haliyle bulunmaktadır.
Erken kutsal kurallara dayanıyor olan Musa yasalarında, sunağa yaklaşmak,
sunuyu sunmak, sunak ateşini yakmak, sunudan yemek, kutsal kazana dokunmak, bu
ve benzeri noktalarla ilgilenmek tamamen farklı düzeydeki kutsal
şahısların ödevleri olarak düzenlenmişti. (Meyhane sakiliği’nin kaynakları da
kutsal kişilerden geliyor.)
‘Yemek’
ve ‘içme’nin kutsal karakterini ve anlamını, Hıristiyanlıkta kutsal sofra
geleneğini ifade eden son akşam ziyafetinde, kiliselerdeki ayinlerde, bütün
saflığıyla görüyoruz.
İsa, « göğe
uçmadan» önceki akşam, havarilerine verdiği ziyafette, onlara şarap dağıtmış,
«için, bu
benim kanımdır » demişti.
Ekmeği
bölüp dağıtmış,
«yiyin, bu
benim etimdir » demişti.
İsa’ya mal
edilen bu kutsal törenler, gerçekte, günümüzden 4–5 bin yıl önceki Akado
sammaru atalarının yamyamlık döneminden kalan; eski toplumun insan kan
içiciliği ve insan eti yiyiciliğinden vazgeçme sürecinde oluşturduğu sembolizmi
yinelemekten başka bir değildi. Eski toplum, tanıdığımız İsa’ya kadar geçen
süre zarfında, yamyamlığı, ‘ekmek’ yemeye; kan içiciliği ise ‘içki’ içme
geleneğine çoktan dönüştürmüş durumdaydı.(3)
Akado-sammaru
yazın kaynakları ilk kutsiyet kavramları ile yiyecek-içecek ve cinsel ilişki
düzeni arasındaki temel toplumsal bağları yeterince gösteriyor. Bir uygarlık
kategorisi olarak şekillenen ilk kutsiyet kavramlarının, insanın en doğal
güdüleri olan yiyecek-içecek ve cinsel ilişki alanlarında, eski barbar
kuralları aşma sırasında oluşturulan bir sembolizm olarak şekillenmesi anlaşılabilir.
Bu sembolizm, uygarlığın şafağı döneminde, artık nerede ise, gerçekleşmiş
durumda olmalıdır. «Yer’in Gök’ten,
Gök’ün Yer’den ayrıştırılması» formülü olarak tanıdığımız, iki temel Mezopotamya
topluluğun birbirinden ayrıştırılması işleminde de bunu görüyoruz. İlahilere
göre, «yer ile gök », tapınaklarda «kutsal ekmek yenmesi» ile
birbirlerinden ayrıştırılmıştı. Anlıyoruz ki, buradaki ‘Yer’ ve ‘Gök’ Akado
sammaru topluluklarıydı ve onların birbirleriyle kaynaşma ve ayrıştırılması
birer ritüel konusuydu. Ritüellerde ise ‘yemek ve içmek’ temel ayin araçlarıydı.
Eski
tanrıların kutsal sofraları, bir anlaşma, ittifak ifadesidir. İki toplum birim
arasındaki anlaşmanın aracı olan «yaşam suyu» ve «yaşam
yiyeceği» kavramlarını erken dönem tablet kayıtlarından itibaren
tanıyoruz.
Orada
bir topluluk için «yaşam yiyeceği
ve içeceği» olan olgular, ittifakın öteki tamamlayıcısı bakımından «ölüm yiyeceği ve ölüm içeceği» olarak değerlendiriliyordu.
Bu durumda, ‘yaşam yiyeceği’, aynı zamanda ‘ölüm yiyeceği’; yaşam içeceği, aynı
zamanda ölüm içeceği idi. Eski toplumda, iyi ve kötü, helal ve haram,
yaşam ve ölüm, iki toplum birim arasında zıt özellik taşır.
Bu
yandaki 'yaşam yiyeceği, içeceği' karşı yanda ' ölüm yiyeceği, içeceği'
halini alıyor ise, öyle anlaşılıyor ki, taraflar kendilerine ait insan
kurbanlara dokunmuyor, bunu karşı tarafa sunuyorlardı. İgigi’lerin, kendi aralarından
birisi kurban edildiğinde, bu kurbana ‘tükürmeleri’ (4), bu
durumu anlatıyor olmalıdır.
Biri 'su', öteki 'ateş' ile
ilgili olan Ea-Enki ve Anu tanrılar arasındaki ilişkide ‘yaşam ve ölüm
içecek ve yiyecek’ düzenlenişini tam olarak görüyoruz. O anlatımda, Eridu’daki Enki-EA
topluluğu için « ölüm yiyecek ve içeceği », Anu/Enlil topluluğu için
«yaşam yiyecek ve içeceği » olarak kavranılıyordu. Adapa anlatımına
ilişkin Tel Harmal'da ele geçen bir versiyonda bu açıkça ifade edilmektedir:
«Eridu'nun evladı»,«EA'nın
oğlu» olarak da tanımlanan Adapa ,«insan soyundan»dı. Enki-Ea tarafından var edilmiş,
yani eski kavramlarla, onun 'adı' EA tarafından verilmişti. Eridu'daki ödevi, ekmekçi,
fırıncı, kazancı, yemek pişiricilikti. Kısaca mutfak sorumluluğu
diyebileceğimiz bu kutsal göreve ilişkin kalıntıları, Eski Ahit'in Musa dönemi
ve Ehl-i Beyt örgütlenmesinde buluyoruz.(5) 'Yiyecek'le ilgili bu
kutsal görev,'kutsal kazan'la da çok yakın bağlara sahip olmalıdır. Ritüellerde
kazan başında bulunma ödevi, erken Sümer anlatımlarında, sonradan bize 'cadı'
ve 'cadı kazanı' olarak ulaşacak olan bir Tanrıça ödevi idi.Kadın ve erkek
sofra ayırımı olarak da tanıyacağımız ayrışma içinde bu ödev,giderek,bazı
topluluklarda erkeklere doğru evrilmiş görünüyor.
Adapa, bir gün «balık avı»nda
iken,'kayığı' «güney rüzgârı» tarafından devrilir. Böylece Adapa, o sırada «bir
ayna gibi olan» «deniz»e dalar. Bunun üzerine Adapa, «Güney rüzgârının
kanatlarını» kırar. Bu arada Anu (= Şamaş) fark etmiştir ki, bir haftadır (='7
gün') «Güney Rüzgârı» esmiyor. Bunun sorumlusunun Adapa olduğu ortaya çıkar.
Ateş, Güneş, Gök tanrısı Anu onu bulunduğu yere çağırır. Adapa Anu'nun yanına
gitmeden önce babası tanrı Ea-Enki ona, Anu’ya olduğu kadar Dumuzi ve Gişzida'nın
tutumlarına da dikkat etmesi gerektiğini anlatıp;
‘ölüm ekmeği ikram ederlerse
yeme,
Ölüm suyu ikram ederlerse içme!’
diye uyarır.
Adapa,«Gök’ün eşiğine»,Anu'nun
kapısına gelip Dumuzi ve Gişzidum’la karsılaştığında, bu iki tanrı veya
tanrısal varlığı tanımıştır. Dumuzi ve Gişzidum, ona, neden yas giysileri
giymiş olduklarını sorarlar. Adapa onlara
«Ülke’nin, (Yeryüzünün?, Toprağın,
Eridu'nun?) iki tanrısını kaybettik,
Bunun için yas elbiseleri
giydim» der.
İsimlerini anması, bu iki tanrıyı
(veya tanrısal varlığı) mutlu kılmıştır. Dumuzi ve Kişzidum, Adapa’ya bir
«giyecek» ve «(zeytin?) yağ(ı)» verirler. Yağla yağlanır, giyeceği
de giyer,
Sağ ve sol'daki melekler,ikiz
kardeşler, Anu tapınağının girişinin iki yanında bulunan iki aslan sembolü vb. olarak da tanıyacağımız Dumuzi (= Tammuz, Adonis,
Adam) ve Kişzidum (=Ningişzida) ( 6 aylık devrelerde bir ölünce öteki dirilen
yaz-kış, ikiz..lerdir de) Adapa'yı alıp Anu'nun huzuruna çıkarırlar.
Anu, Adapa'ya,
« güney rüzgarının
kanatlarını niye kırdın? »
diye sorar. Adapa başından
geçenleri olduğu gibi anlatır.
Anu, EA'nın koruduğu Adapa’nın
bu içtenliği karşısında, onu yüceltmek ister. Ona «yaşam yiyeceği » ile
« yaşam içeceği » sunar. Fakat Adapa, Ea'nin uyarılarına bağlı
kalarak bunları yemeyi ve içmeyi reddeder. Çünkü, Ea, Anu'nun 'yasam yiyeceği'
dediğinin ' ölüm yiyeceği' olduğunu; 'yaşam içeceği' dediğinin ise ' ölüm
içeceği' olduğunu söylemişti. Adapa’nın bunları içmesi ve yemesini de yasaklamıştı.
Bu durumda Adapa sadece yağlanmış olmayı ve yeni giyecekleri sırtına geçirmeyi
yeterli bulur. (6) Fakat
Adapa böylece, ölümsüzler arasına ulaşma sansını da yitirmiştir artık. (E.Dhorme. Les
Religion de Babylonie et d'assyrie. Pages 16, 46, 309-310 etc)
****
1) Kutsal anlatım kavramlarının, birçok halde, günümüzdeki içerikle
ele alınamayacağını açıklamıştım. Bu bakımdan farklı olguları anlatan
kavramları, Eski Ahit veya Kuran'da yer alan değişik içerikle kullanınca ortaya
çıkan 'çelişme', 'mantıksızlık' gibi noktalar etrafında dolaşan bir sorgulama
metodu beni hiç ilgilendirmiyor. Bunu yapan hayli insan var.
Kutsal anlatım kavramları, eski tarihsel
donemin ritüel biçim ve kavramlarına bağlı ele alınmadan ve bir çok halde başka
içerik değerlerine sahip oldukları anlaşılmadan, cennet'te Adem'in tanrıdan
«saklanabilmesi», Adem ile Havva’nın «gözleri henüz açılmamışken» bahçede nasıl
geziniyor, « yasak meyveyi » nasıl buluyor, Yılan’la nasıl
konuşabiliyor, yasak meyveyi yer iseler tanrı gibi olacaklarını nasıl biliyor
oldukları gibi açıklama gerektiren noktalar açıklanamaz.
2) Bu anlatımda da beni ilgilendiren asıl yön, soyu tükenmesin diye
gemiye alınan hayvanların kurban edilmesi anlamsızlığı vb. üzerine olamaz. Çünkü,
zaten, kutsal kitapların anlattığı 'sel' biçimli Tufan', gerçekte, kutsal
kazanlar etrafında gerçeklesen toplu ortak son yamyamlık ritüellerinden
birisiydi.
3)Yeni Ahit, İncil, Hıristiyan inancını şekillendiren toplulukların
dini kastının, devraldıkları eski dini geleneğe ait anlatımları İsa ağzından
söyletilmesi, düzenlenmesi sürecinde oluşmuştur. Şu an ayrıntıları bizi fazla
ilgilendirmiyor.
İsacılıkta kutsal sürahi’nin bir 'acı', 'üzüntü'
kaynağı olarak algılanmasının nedeni de, kutsal sürahi, kupa’nın tarihte kan
içim aracı olarak kullanılmış olmasına bağlıydı.
Etkileri günümüzde de suren, kutsal
sürahi, ibrik, kazan, gibi yiyecek-içecek-arınma araçlarının Sümer-Sami
dinlerindeki varlıkları, din olgusunda insan kurbanının yerine işaret ediyor.
Olimpiyatlar ve müsabakaların mükafat aracı 'kupa’nın ayni zamanda kilise
kutsal eşyalarından olmasının anlamı eski insan toplumunun gerçek varlık
alanında bulunur.
(4) İslamda ‘istiğfar’ kavramı ile bu nokta
arasındaki ilişkiye bakmak yararlı olabilir.
(5) Beyt, Bitüm kavramı Hebro dilinde, Yahudi atalarında, Batı Semitlerde,
Sümerlerin (E) 'sine, Ev’ine karşılık düşen bir kelimedir. Bu kavram, asıl
olarak mabet ve tapınakları tanımlamak için kullanılıyor. Göçerlerde ‘tanrı
evi’ olarak gezgin 'çadır',kamış kulübe olarak kullanılmış olmalı. En
azından Musa’nın gezgin tanrı çadırı bunun bir örneğidir. Aşağıdaki bölüm bu
'tapınak çadır’ın yapısı hakkında azçok bilgi vericidir:
“Konutu, çadırla bütün takımlarını, kopçalarını, çerçevelerini,
kirişlerini, direklerini, tabanlarını; kırmızı boyalı koç
derisinden örtüyü, deri* örtüyü, bölme perdesini; Levha Sandığı`yla
sırıklarını, Bağışlanma Kapağı`nı; masayla takımlarını, Tanrı`nın huzuruna
konan ekmekleri* saf altın kandilliği, üstüne dizilecek kandillerle
takımlarını, kandil için zeytinyağını; altın sunağı, mesh yağını, güzel kokulu
buhuru, çadırın giriş bölümünün perdesini; tunç sunakla ızgarasını,
sırıklarını, bütün takımlarını, kazanı, kazan ayaklığını; avlunun perdelerini,
direklerini, direk tabanlarını, avlu girişinin perdesini, iplerini,
kazıklarını, konutta, yani Buluşma Çadırı`ndaki hizmet için gerekli bütün
aletleri; kutsal yerdeki hizmet için
dokunmuş giysileri, Kâhin Harun`un kutsal giysilerini, oğullarının kâhin
giysilerini Musa`ya gösterdiler. ( Mısırdan Çıkış 39)
Akadosammaru topluluklarında, başlangıçta, dini hiyerarşi, bu Beyt’in
yönetiminin düzenlenmesi biçiminde oluşmuştur. Ehli Beyt, Beyt Ehli, eski
Mabet, Tapınak yönetim düzeni içindeki örgütlenme ile paralellikler taşıyor. Bektaşilik'in
"Şeriat, hakikat, tarikat, marifet erenleri"
, bu Beyt’te, Tekke’de farklı ödevleri üstlenmiş görevlilere ait
nitelemeler gibi görünüyor.Orada 'Marifet erenleri’ni, günümüzdeki
anlamıyla genel bir beceri karşılığı olarak yorumlamak yerine bir
başka anlatım değeri temelinde,ateşe ilişkin ayinsel gösteri kabiliyeti; kor
köz sanatı, sihirbazlık, çalgıcılık, ilahi söyleyicilik gibi ele alınabilir. Bu
‘marifet’leri, eski kutsal me’ler arasında görmüştük zaten. Bunun yanısıra, eski
‘yaratılış’ anlatımlarında, kutsal me'ler arasında çok sayıda 'hadım' bulunuyor
olduğunu görmüştük. Hadımlık veya evlilik yasakları Hıristiyan kilise
örgütlenmesinde hala, en üst düzeyi oluşturan dini görevlilerin bir
özelliğidir. Dini hiyerarşide, görevlilerin evlenme hakkı olması ve olmaması
konusu, eski toplumun hadım görevli veya vakfedilmişleri ile doğrudan
ilgilidir.
(6) Bu böyle olmakla beraber, hastalıklardan korunmak
için Adapa'ya başvurulan dua örneklerinde ondan, «Güney rüzgarı’nın
kanatlarını kıran » ve « göklere çıkan » olarak bahsedilmeye
devam edilmektedir.
Bu anlatımda ’yeni elbise giymek’, ‘yağ sürmek’ motifleri
kullanılıyor. Bay Dhorme, yorumlarında bu motifleri hiç dikkate almamıştır. Bu
motifler, başka tabletlerde, ölen şahısları, ‘geri dönüşü olmayan ülkeye’ gidenleri
tanımlar. (Yer yüzüne çıkmak istiyor olan,‘Temiz elbise giymemeli’, ’yağ
sürmemeli’, sevdiği oğlunu öpmemeli ..vb)
Sümer kayıtlarında ölüm ve cenaze törenleriyle ilgili 'temiz', 'kirli
elbise', 'yağ sürme' gibi kavramlara, 2000 yıl kadar sonranın İncil’inde
de, bir başka bağıntıda, 'tövbe etme’yle ilişkili olarak da rastlıyoruz:
“Sonra İsa, mucizelerinin çoğunu yapmış olduğu kentleri,
Tövbe etmedikleri için şöyle azarlamaya başladı:
“Vay haline, ey Horazin!
Vay haline, ey Beytsayda!
Sizlerde yapılan mucizeler Sur ve Sayda`da
yapılmış olsaydı, çoktan çul* kuşanıp
kül içinde oturarak tövbe etmiş olurlardı. ( Matta 11:
20/21)
‘Göğe çıkmak’ ise, eski kayıtlarda iki anlamıyla yer alıyor. ‘Gök’,
Anu, Enlil’in ateş kültünün egemen olduğu Sami topluluk tapınaklarının tanımı
halini almıştı. Bir de doğrudan doğruya, yakılarak kurban edilenlerin
tanımlanması olarak da rastlıyoruz. ‘Ölümsüzlük’ kavramı da, eski kayıtlarda
(gerçi bu günümüzde bile böyledir ) aslında ölmüş olanı, ölümü anlatır.
Bu durumda Adapa, kurban edilmiş gibi görünmektedir. Eski toplum’un
bazıları, kendi namına kurban edilen, kendini kurban eden bütün
şahsiyetleri, kategorileri ‘tanrısal’ görür. Böyle bir yaklaşım, aslında, günümüzde
de vardır hala.
(Uruk’lular bu kez
İnanna’nın getirdiklerini saymaya başlarlar) :
“İnanna, getirdin sen
(Uruk’a)
Anu rahibinin kürsüsünü,
Lugal rahibin kürsüsünü,
Kâhinliği,
Yüceltilmiş tacı,
Kıraliyet koltuğunu.
Getirdin sen,
Kutsal asayı,
Kutsal giysiyi,
“Çoban’ın kayığı”nı,
"Kayığın yöneticisi
”ni.
Getirdin sen,
E-gizi rahibesinin kürsüsünü
Nindingir rahibesinin
kürsüsünü,
Gudu rahibinin kürsüsünü.
İgib rahibinin kürsüsünü
Getirdin sen,
Devr-i daim düzenini,
Yeraltına inişi,
Yer altından çıkışı,
Kurgara rahibini.
Getirdin sen,
Kılıç’ı
Gürzü
Siyah giysiyi
Renkli giysiyi
Getirdin sen,
Kuralı,
Titremeyi
Cinsel birleşmeyi,
Sevişmeyi,
Fahişeliği.
Getirdin sen,
Doğru söylev çekmeyi,
Sözle yanıltmayı,
Oturaklı söz etmeyi.
Getirdin sen,
Kutsal ‘taverna’yı (han’ı, pavyon’u,
genelevi)
Göğ’ün fahişelerini,
Müzik aletlerini,
Şarkı söyleme sanatını,
Yaşlı kadına hürmeti.
Getirdin sen,
Kahramanlık’ı,
Gücü-kuvveti,
Kötülüğü,
Sertliği,
Şehir yağmacılığını,
Ağıt söylemeyi,
Mutluluk şarkılarını.
Getirdin sen,
Sahtekarlığı,
İtaati,
Baş kaldırmayı,
Göçerliği,
Yerleşik yaşamı.
Getirdin sen,
Çatı ustalığını,
Kazancılığı,
Yontu sanatını,
Maden ustalığını,
Bakır işlemeciliğini,
Yapım ustalığını,
Kamış kullanımını.
Getirdin sen,
Bilgeliği,
Dikkati,
Kutsal arınma törenlerini,
“çoban kulübesini ”
(odun közlerini ?),
Çekingenlik’i
Saygı’yı.
Getirdin sen,
Ateş yakıcılığı,
Ateş söndürücülüğü,
Zor iş’i,
Aile birliğini,
Soy düzenini
Getirdin sen,
Farklılıkları,
Zafer’i
Akıl verme’yi
Zararı azaltma’yı
Hükmü,
Karar alma’yı.
Getirdin sen,
Kadın oyunlarını
Büyücülüğü,
Kutsal Tigi (çalgısını)
Kutsal Lilis (çalgısını)
Ub, Meze, def ve birayı »
Dedi ki, İnanna:
“Gök gemisi’ nereye geldi yanaştıysa önce,
Oranın adı ‘Beyaz Kapı’
olacak !
Kutsal Me’ler nerede takdim
edildi ise,
‘Mavi kapı’ olacak oranın
adı ,
Lapis-Lazuli kapısı olacak !
Gelince (bu kez Uruk’a) Enki
Dedi ki kutsal İnanna’ya:
«Yetkim adına,
Abzu adına,
Yapacağım
.... kadın için Abzu'mda »
Dedi ki İnanna:
‘‘Niye geldin (Enki) sen
şimdi buraya
Tanrısal kuralları geri
almak için mi yoksa?’’
Dedi ki Enki İnanna’ya:
‘‘Yetkim adına
Kutsal tapınağım adına
Muhafaza edin kutsal
kuralları,
Kalsın şehrinizin kutsal
yapılarında,
Büyük rahip geçirsin
günlerini,
Kutsal Gippar kapısında
Gönenç içinde olsun
şehrinizin insanları
Mutlu olsun Uruk’un
evlatları
Dostluk ittifakı olsun Uruk’la Eridu arasında
Uruk en üstün olsun aramızda
!»
Dedi ki İnanna :
‘‘Bu gece takdim edilsin
kutsal yasalar
Asa taşıyan ululara
Alın yün (post) içinde duran kutsal yasalardan her birini!
İnanna ve Enki'nin
koruyuculuğu
İnsin hepinizin üstüne! »
*************
(3) Eski toplumun, kalıpsal
tekrarlarını, Amerika yerlileri arasında ziyaret törenlerinde incelemeye
çalışmıştık. Karşılıklı söz onaylarıyla ve kalıpsal cümleler halinde 'hatır sorma',karşılama
ve uğurlama törenlerine Türkiye’de hep rastlarız. Onlarca kişinin bulunduğu
odaya giren bir yabancıya, önce sırasıyla odada bulunanlar «nasılsın» diye
soracak, yabancı her birine tek tek yanıt verecek; sonra yabancı, odadaki her
bireye tek tek veya «iyiyim» yanıtının hemen sonrasında « nasılsın» diye
soracak! Sadece bu «tören»in kendisi, konuşma için kullanılacak zamandan daha
fazladır. Bu 'saygı' gösterisinin tarihteki yapısında, kişinin varlığının
güvencede olduğunun çift taraflı tasdiki bulunur. Enki-İnanna ilahisi devir
teslimin, günümüzden altı bin yıl kadar önceki yapısı hakkında bilgi verici; modern
devir teslimin ve protokol’ün başlangıçtaki halinin anlatımıdır.
(4)Bu ilahinin başlangıç
bölümünde İnanna, gerekli hazırlıkları yaptıktan, başına “ kır ”ın tacını
geçirdikten sonra, “koyun”ları ve “çobanını” görmeye gitmektedir. «Koyun»
«inek» gibi hayvanlar ve “çoban” sözcüğü, ilahilerde, her durumda, şimdi
anlaşılan anlamıyla hayvanları ve onun güdücüsü çoban’ı anlatmaz… Bu ifadede
kullanılan «koyun» ve «çoban», Akado-sammaru ilahilerinde, birçok halde
kullanıldığı gibi, 'koyun' totemi ile ifade edilen bir topluluğun insanlarını
ve onun 'kıral'a denk düşen yöneticisini anlatmaktaydı. Hıristiyan sözlüğünde,
İsa,öteki tanımlarının yanı sıra,“ kuzu ” ve “ çoban ”dır da aynı zamanda. Bu
bakımlardan anlıyoruz ki, İnanna Eridu yolculuğuna çıkmadan önce, Uruk
topluluğu arasında, bir ritüel düzenlenmişti. «Çoban kulübesi», «la hutte du
berger»… sözüyle anlatılan özel yapıya gelince, buna belki Tufan sırasında
dönebiliriz.
(5) Tercümelerde « les
charbons de bois rougeoyants » diye geçen bu ifadeyi, ateş-güneş kültünün
takipçilerinden Alevilikte hala var olan « nar » ateşi ile ilgili çeşitli
gösterilerden yola çıkarak « kor köz, koz » diye tanımladım. Öyle anlaşılıyor
ki, daha 4. binli yıllarda, ateş aracılığıyla yakılarak insan kurban etme, ateşin
sembolik kullanımına dönüşmüş durumdaydı. Ateş yalamak, ateşi ağzıyla
söndürmek, ateş üzerinde yürümek, daha o zamandan kutsal bir edim halini almış
durumdaydı.
(6): Lahamu, bu ilahide, Eridu'nun
'canavar’ları arasında sayıldığına göre, anlatıcımızın Uruk'lular olduğunu
düşünmeliyiz. Çünkü, aslında Lahamu ve
Lahamu olarak okunan kavramlar, Akado-sammaru tarihinin ilk kutsal yaratıkları arasındadır.
Enuma Eliş, ‘başlangıçta’ki 'yaratılışı' anlatırken şöyle diyordu:
“ Hiçbir Tanrı belirmemişti
daha,
Ne “ ad verilmişti ” bir
şeye
Ne de saptanmıştı “ kader
”ler
Lahmu ve Lahamu ‘belirdi’
(.. parurent)
sonra büyüyüp gelişince
onlar Anşar ile Kişar çıktı ortaya ”
Başlangıçta, büyük
olasılıkla « me-mu-ma »ların yönetimini ellerine alsınlar diye oluşturulmuş
olan bu yönetici kurum, ilahinin anlattığı olay sırasında oldukça gerilemiş
durumdadır. Bununla birlikte, El, İlah, belki Allah, Ulema gibi kavramlara
kaynaklık etmiş gibi («ham + mu », « büyük + mu/me?) kökenini [Abra+ham] ve [Ham+mu+rabi]
ve belki [Mu+ham+med] ‘de de bulacağız) görünmektedir.
Bu noktayı, Enuma Eliş’te
ele almak daha uygun olacak. “Lahmu” ve “Lahamu” kavramları “me” olarak okunan
(e seslisi a, u, o ile hep dönüşüm özelliği gösterir) “kutsal kurallar” ile
ilgili, temel kurumların uygulanışının gözetlenmesi ihtiyacı ile ilgili olmuş
olmalıdır.
"Yeryüzü'ndeki İnsan'ın
önünde beni inkar edeni, ben de Gökler'dekiBabam'ın önünde inkar
edeceğim. (İncil)
Erken dönemlerin 'Çark-ı
felek' devresel egemenlik düzeni, bir çeşit rotasyonel yönetim tarzına
dayanmaktaydı. Bunları, kutsal kurallar arasında'Devr-i daim düzeni' veya
birbirini tamamlayan 'Yeraltına İniş' ve 'Yeraltından Çıkış' ritüelleri olarak
da buluyoruz. Bunlar iki veya daha çok toplum birimleri arasında, başlangıçta
farklı tür Tufan'lar, daha sonra da farklı tür 'müsabaka'lar, 'kura çekimi'
veya 'talip kuşu' türü oyunlarla dönemsel yönetim egemeninin, kişi veya
topluluk olarak, belirlendiği ittifak törenleri idi.
Kutsal (yaşam-ölüm) Yiyeceği
ve K utsal (yaşam- ölüm) İçeceği'nin bu törenlerin merkezinde duruyor olduğunu,
şimdiki Musevi, Hiristiyan ayin ve söylemleri bile göstermektedir zaten.
Erken halini Yaz- Kış,
Bahar-Güz biçiminde altı aylık devresel egemenlik değişmesi olarak gördüğümüz
bu ittifak törenlerinde, doğal olarak, yönetim makam ve araçları, ya barışçıl
tarzda veya 'silahla el
değiştiriyor'du. Enlil de zaten, “Gök'ü ayarlamak için Yaz 'mevsimini), İskele'de
(Tapınak girişinde) suyun taşması'nı önlemek için Kış (mevsimini)” yaratıp
düzenlemeyi aklına koymuştu.
(Tarih Sümer'de Başlar, s.241)
“Sümer Kıraliyet Listesi”nde,
yönetimin el değiştirmesinin 'silahla
yenilerek' veya sadece 'yenilerek'
gerçekleşmiş olduğu biçimindeki ifadeleri hassasiyetle kaydeden eski toplumun
bu itinasının temelinde, bize ulaşan 'devlet yapısal farkları' temelinin
de izah edilmiş
olduğu fark edilememişti. 'Yenilgi'
sözcüğünün sadece 'silahlı savaş'la
ilgili olabileceği gibi sabit bir düşünce, tabletlerin içeriğini görmeyi
engellemiştir. Aynı kavram, her türlü 'karşılaşma',
müsabaka ve hatta şans oyunlarına
bağlı olarak da kullanılıyordu oysa. (1)
Dolayısıyla da, modern
dönemin farklı toplumlarının yapılanmasında, spor'un, kura çekiminin, talih
kuşu'nun yeri saptanamıyor; düello, kura çekimi veya “karşılaşma” - “müsabaka”
türü kurumların eski 'devlet' yapılarıyla tarihte nasıl bir ilişki içinde
bulunduğu keşfedilemiyordu.
Enlil'in kırallarının neden “koşu
şampiyonları”
olarak ilan edildiği; başka bazı kıralların, neden “adı anılmış kıral”, “karabaşlılar
arasından seçilmiş kıral” olarak nitelendiği pek dikkat çekmemişti. Bazılarının
neden daha “ana rahmindeyken kıral” olarak nitelendikleri de! Bırakalım Bizans
dönemini, günümüzde bile, eğitim kurumu okulların bazılarının neden “gimnasium”
adı taşıdıkları da!
Bay Kramer tarafından 'Sümer
Filozofları'na yarattırılan ve kurgusal olduğu düşünülen 'Kutsal yönetim makam
ve araçları' eski toplumun en gerçek yapı tanımından başka hiçbir şey değildi.
Öyle ki, Tef, Davul ve Zurna
çalıcılık hala Yezidiliğe (içindeki bir toplum birime); kuyumculuk, bakırcılık, taş işlemecilik, daha çok Ermeni veya Suryani
topluluklara has bu 'meslek'ler, tarihten
üstlenilmiş olarak günümüze ulaşırlar. Mardin şarap yapımcılığı, en az beş bin
yıllık bu gelenek, özel ata-dede mesleği haliyle, Me'ler haliyle, şekillenmiş
bu
tür eski kurumlar ve onların topluluklara dağıtılma biçimine bağlı olarak, günümüze
ulaşmış olmalıydı.
Eski yönetim makamlarının,
mesleki gurupların ve o dönemdeki toplumu yönetmek için gerekli (ve yeterli) kurumların
el değiştirmesini anlatan bir İnanna-Enki ilahisi, oradaki devri-daim
düzeninin, yemin töreni ve katılımcı şahitliğinin nasıl gerçekleşebiliyor
olduğunu çok somut olarak aktarmaktadır.
Barışçıl bir yetki devrinin
anlatımı olarak bu ilahide İnanna, Uruk temsilcisi olarak Eridu'ya gelmekte
orada kusursuz bir 'protokol'le karşılanmakta, o sırada kutsal Me'lerin
bulunduğu Eridu'daki merkezi kıraliyet makamının temsilcisi Enki, İnanna ile bu
şölende karşılıklı oturmaktaydı.
Günümüzde
iki cumhurbaşkanının kadeh kaldırarak gerçekleştirdiği imza töreni, 6000 yıl
kadar önce Enki'nin tam 14 kez (= 7+7) kadehini kaldırarak, her kadeh kaldırmada,
tabletlerin okunur kısımlarına göre, üç (3) ile daha fazla sayıda kutsal Me'yi
İnanna’ya « verdiğini » ilan etmesi biçiminde uygulanmaktaydı. Anlaşılıyor ki,
bu dönemde“Gök” ve “Yer” toplulukları yedi
(7) alt birim halinde örgütlenmiş durumdaydı ve kaldırılan her ayrı kadeh içki,
toplamı 14’ü bulan bu toplulukları temsil ediyordu. İnanna, Enki'nin her kadeh
kaldırışı ve teslimat söylevinden sonra, ona «alıyorum, aldım onları» biçiminde
doğrulayıcı bir karşılık vermektedir. Daha sonra, Enki'nin «veriyorum, verdim»;
İnanna’nın ise «(devir) alıyorum, aldım
» dediği bu kutsal Me'ler «Gök Gemisi » ile Uruk'a doğru yola çıkmaktaydı.
Bundan
sonra Eridu ve Eridu'ya bağlı (kutsal kitaplarda, 'Topraktan yaratılmış İnsan
ve Toprak’tan yaratılmış sürüngen ve hayvanlar' olarak tanıdığımız) yedi(7)
farklı toplum birim tarafından İnanna’ya karşı sembolik bir 'direniş'
örgütlenmekte; İnanna ve 'Gök Gemisi'nin, günümüzde gelin götürmeye gelen
'oğlan tarafının' yolunun sembolik kesimi gibi, yolu kesilmeye çalışılmaktaydı.
Bu durumda anlarız ki, bu topluluklar arasındaki ilk ilişkiler döneminde, aralarında
gerçek savaşlar yaşanmış; bu savaşlar, «sembolik direniş» örgütleme biçimleriyle
giderek aşılmaya çalışılmıştı.
Günümüzde
el sıkışmanın, tarihteki kavga ediminin kalıntısı olması gibi; barış için önce
sembolik bir kavga gerekmesi gibi. Sembolik « yol kesiminin » her seferinde
tatlıya bağlanması ile İnanna Uruk'a doğru yoluna devam ederken, bu kez biz Eridu'ya
döneriz: Eridu'da, tanrı Enki, Kutsal yasaların her birinin tek tek İnanna ve
onun aracılığıyla Uruk'a verildiğini yüksek sesle dile getirir. Bu bir çeşit, tek
taraflı olarak, kutsal yasaların artık Eridu'da bulunmadığını, bütünüyle
Uruk'lulara verildiğini ilan etme replikleridir:
« Sordu
Enki (İsummud'a):
“Anu
rahibinin kürsüsü,
Rahip
kıralın kürsüsü,
Büyük
yüce taç,
Kıraliyet
tahtı, nerede ? ”
İsummud
dedi ki:
“
Kıralım (Enki ) verdi onların hepsini kızına ”
İlahimiz,
bizi hemen bunun peşinden Uruk'a taşır. İnanna, artık hiçbiri Eridu'da kalmamış
olan kutsal me'leri Uruk' a ulaştırmış durumdadır. Bu kez devir-teslim Uruk'un
içinde gerçekleşecektir: İnanna teslim alıp getirdiği kutsal Me'leri, tüm
Uruk'lulara tek tek , muhtemelen göstererek açıklayacak, bütün Uruklular, her
seferinde, «aldık, kabul ettik onları »
biçimindeki onay repliklerini yineleyeceklerdir:
« İnanna
dedi ki (onlara)
“Siyah
giysiyi getirdim,
Cazibeyi,
Kadınlık
sanatlarını,
Tigis
davulunu,
Lilis
def’ini, darbukasını
Ub ve
Meze’yi getirdim (Uruk'a)”
Dediler
ki (Uruk’lular İnanna’ya)
'Aldık,
kabul ettik onları' »
Kutsal
Me'lerin neredeyse kelime kelime dört kez tekrarını içeren bu devir teslim
ritüelinin son aşamasında, bu kez de Uruk'lular, «alıp kabul ettikleri» kutsal
me'leri yeniden tek tek sayacak ve onları teslim aldıklarını onaylayacaklardır:
«
Getirdin sen (İnanna)
Getirdin
sen,
Çatı
ustalığını,
Kazancılığı?
Yontuculuğu,
Maden
ustalığını,
Bakır
islemeciliğini,
Yapım
ustalığını,
Kamış
kullanımını... »
Bu
ilahide dikkatimizi çeken ve ‘Sümer-Akkad’ kutsal me'lerinin içeriklerini çözümlemede
bize yardımcı olacak bir nokta da, kutsal me'lerin gurup halinde toparlanarak
anlatılmış olmasıdır. Bu durumda, anlamı açıkça çözülebilen bir veya iki tanım,
anlamı çözülemeyen, fakat konusal bütünlüğü tamamlayan öteki tanımların neler
olabileceğini gösteren işaretler olarak değerlendirilebilir.
Ritüelin
karşılıklı « yemek ve içmek»
bölümünden sonra, otuzbeş satırlık bir okunamaz bölümün ardından, kadehini
elinde Enki'nin, seremonik konuşmasını yaptığı bölümün ortalarındaki bir ana
geliyoruz:
«
Yetkim adına,
Kutsal
Abzu adına,
Hiçbir
engel tanımadan,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Yüceltilmiş
rahiplik makamını,
Kutsal
tahtırevanı, (‘kutsal kayığı’) (2),
Soyluluğu,
Taç taşıyıcısını,
Yönetici
tahtını. »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Kutsal
Abzu adına,
Veriyorum
kızım İnanna’ya
Kahramanlığı,
Gücü,
Şiddeti
Doğruluğu,
Şehir
yağmacılığını
Ağıtları,
mutluluk şarkılarını »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım, tapınağım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
İtaatkârlığı,
Aldatmayı
İsyanı
Göçebelik’i
Yerleşik
yaşam’ı »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
“
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Çatı
yapımcılığını,
Kazan
yapımcılığını
İşleme
sanatını
Metal işçiliği
sanatını
Bakır
işleme sanatını
İnşaat
yapımcılık sanatını »
İnanna
dedi ki :
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Bilgeliği
Dikkati
Kutsal
arınma kurallarını
Çobanlık
barakasını
Saygıyı
Çekinmeyi
Sessizliği,
Hürmeti
»
İnanna
dedi ki:
« Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Ateş
Yakıcılığı
Ateş söndürücülüğü
Zor işçiliği
Aile
birleştiriciliğini
Soy
düzenini »
İnanna
dedi ki :
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Devri-daim
düzenini,
Yeraltına
İniş’i,
Yeraltından
Çıkış’ı,
Sevişme
sanatını,
Fallus öpücülüğünü
»
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Zafer’i
Danışmayı
Tartışmayı
Muhakeme etmeyi
Karar
almayı »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
(..kırık..)
(Enki) kaldırdı
kadehini 14 kere
İnanna’nın
şerefine,
Enki 14
kere verdi kızına kutsal ‘me’leri
İnanna
14 kere kabul etti kutsal me'leri
Durdu sonra İnanna babasının önünde,
Saydı
tek tek Enki'nin verdiklerini. (3)
« Verdi
Enki bana,
Doğruluğu,
Şehirlerin
yağma edilmesini,
Ağıtları,
Mutluluk
şarkılarını,
Verdi Enki
bana,
Aldatmayı,
Başkaldırmayı,
İtaati
Göçebeliği
Şehirde
yerleşimi
Enki
verdi bana,
Çatı
yapımcılığını
Bakır
kazan yapımcılığını
Oymacılığı,
Demirciliği,
Bakır işlemeciliğini,
İnşaat
yapımcılığını
Kamış işçiliğini.
Verdi
Enki bana,
Bilgeliği
Dikkat'i
Kutsal
arınma kurallarını
Çoban
kulübesini (4)
Kor
ateş közünü (5)
Koyunları
Saygıyı
Çekinmeyi
Hürmeti.
***********
(1) : Kutsal
yasalar ve makamların bir yerleşimden ötekine barışçıl bir şekilde aktarılması,
‘Sümer ve Akkad’ topluluklarda, öyle
anlaşılıyor ki, merkezi yönetimin el değiştirilme ritüeliydi. ‘Sümer Kıraliyet
Listesi’ndeki ifadelere göre,'kıraliyet makamı' 'gök’ten, önce Eridu'ya inmiş, daha
sonra da, Tufan'a kadar, sırasıyla, Badtibira, Larak, Sippar ve Şuruppak'a 'taşınmış'tı.
Tufan'dan sonra ise, tüm kıraliyet el değişimlerinde kural olarak «(x) silahla
yenildi, kırallığı (y) ye taşındı » kalıbı kullanılıyordu. ( The Sumerian king
list: c.2.1.1 )
Bu durumda, ortaya şöyle bir
sorun ortaya çıkıyor: Eğer, ilahimiz, “Tufan öncesi”nde, kıraliyet makamının Uruk'a nakli ile ilgili
ise, Liste'de yer alan 5 kutsal merkezden birisinin Uruk'u anlatıyor olması
gerekiyor. Ya da ilahimiz, Uruk ile Eridu arasında kurulmuş özel bir ittifakı, buna
bağlı oluşan devri-daim yönetiminde sıranın Uruk'a geldiği bir andaki töreni
anlatıyordu.
(2): 'Gök
teknesi', 'Gök kayığı', erken dönemin kutsal varlıklarının taşındığı, bir çeşit
tahtıravan, kızak, dört ucundan sırıklarla taşınan tabut türü bir aracın tanımlanması
gibi görünmektedir. Bu tür bir taşıma aracına, göçebe Musa toplumunun
gezginliğe uyan bir tapınak olarak 'buluşma çadırı' ve onun araçlarını
tanımlarken rastlıyoruz. Kutsal tabletlerin 'gemi', 'kayık' kavramı, ‘Sümer-Akkad’
topluluklarında daha sonra, ticari 'kervan’ları tanımlamak için de kullanılmış
görünüyor. [ Geçim araçlarına günümüzde bile, “ekmek teknesi” vb. tanımının
kullanılmasını anımsayalım.]
Bay Kramer ve bir dizi
Sümerolog, tabletlerin içeriğine değil, lafzına önem verdiklerinden, ticari
veya dini nedenlerle, değişik şehirlerden Nippur'a, veya nehir ve deniz
bağlantısı olmayan şehirlere ulaşan bu tür araçlara «gemi - tekne» diye
yaklaşmayı sürdürmüşlerdir.
Kavramın içeriğine ilişkin bu
özellik, «Nuh'un Gemisi » ile de ilgilidir. Bu bakımdan şimdilik, sadece, 'gemi',
'kayık' tercümesine karşı bu düzeltmeyi yapmakla yetinelim. İlahimizde 'Gök Kayığı'
denildiğinde, bundan, Sami topluluğun kutsal taşıma aracını, tahtıravanı, kızağı
anlamak gereklidir.
21.11.2009
Eski toplumda bir “işleyiş
düzeni” bulunup bulunmadığı basit sorusubizi, dinin kaynaklarını araştırırken, eski toplumsal kurumları
keşfetmeye; o kurumların yapılanmalarını tanımaya yöneltir. Eski toplumun
gerçek yaşam alanına bir kez girilince de, o toplulukların dini inançları,
dinsel kavram ve uygulamaları, birer birer, gerçek toplumsal ilişki örgüleri
olarak şekillenmeye başlarlar.
‘Sümer ve Akkad’ toplulukları,
uygarlık alanına, birçok kural, yönetim makamı, yüküm ve hak araçları oluşturmadan
ve bunlara dayanan ilişkileri giderek sistemleştirmeden giremezlerdi. Bu
toplulukların erken dönem tarih anlatımını içeren ilahilerinde varlıklarını
saptadığımız kutsal kurallar, onların kendilerini yönetme araçlarını çoktan
yapılandırmış olduklarını gösteriyor. ‘Sümer ve Akkad’lara ait bu kutsal
kuralların, uzmanlarımızın ‘me’ sesiyle okudukları bir kavram olduğu epeydir
saptanmış durumda. Erken ve orta döneme ait ilahilerde bu “ kutsal me’ler ”in
neler olduğundan bahsediliyordu. Mesela ‘Sümer’ Tufan anlatım ilahisinin giriş
bölümünde , « insanlar… şehirlerde, yerlerini tanrısal kurallara (‘me’lere)
göre » yapmakla yükümlendiriliyorlar; İnanna “ yer altına ” inerken,
“Yedi tanrısal kuralı yanına
koydu,
Bütün tanrısal kuralları
topladı, eline koydu,
Bütün kuralları bekleyen
ayağına yığdı”
biçiminde ifade
ediliyordu.
Bu kural ve yönetim kurumları
hangi konularla ilgili idi? Bunu, kutsal me'lerin derli toplu verilmiş bir hali
olarak, İnanna ile Enki (veya bir başka ifade ile Eridu ile Uruk) arasında gerçekleşen
bir yönetim devir seremonisini anlatan ilahide buluyoruz. Bay Kramer, bu ilahide,
‘kutsal me’ olarak sayılan, anlam verip çözümleyebildiği 68 adet kadar
tanımlamayı, kitaplarında daha önce yayınlamıştı. Bay Kramer’in çözüm ve
yorumlarına göre, bunlar aşağıdaki gibidir :
1- En’lik (Bey’lik),
2- Tanrılık,
3- Yüceltilmişlik ve sonsuz
(ebedi) taç,
4- Kırallık (Kıraliyet)
tahtı,
5- Yüceltilmiş Kırallık asası,
6- Kıraliyet alametleri,
7- Yüce kutsal mekân,
8- Çobanlık,
9- Kırallık,
10- Son bulmayan hanımlık,
11- Tanrısal hanımlık
(rahibelik makamı)
12- İşib (rahiplik makamı)
13- Lumah(rahiplik makamı),
14- Gutuk (rahiplik makamı),
15- Hakikat,Doğruluk
16- Ölüler diyarına iniş,
17- Ölüler diyarından çıkış,
18- Kurgarra(bir hadım türü),
19- Girbadara (bir hadım türü),
20- Sagursag (bir hadım türü),
21- Savaş sancağı,
22- Tufan (‘su baskını’),
23- Silahlar ( ?),
24- Cinsel ilişki,
25- Fahişelik,
26- Yasa ( ?),
27- İftira (?),
28- Sanat,
29- Kült odası (Tapınak)
30- Gök’ün hizmetkârları
31- Gusilim (müzik aleti)
32- Müzik
33- Yaşlılık
34- Kahramanlık
35- Kudret,
36- Düşmanlık
37- Dürüstlük
38- Kentlerin yok edilmesi
39- Ağıt
40- Yüreğin sevinci
41- Yalan
42- Metal işleme sanatı
47- Yazıcılık
48- Demircilik işi
49- Dericilik işi
50- Yapı işi
51- Sepet işi
52- Bilgelik
53- Dikkat
54- Kutsal arınma (‘temizlenme’)
55- Korku
56- Dehşet (‘terör’)
57- (‘alev tutuşturma’) (Kavga
?)
58- (‘alev söndürme’) (Barış ?)
59- Bezginlik (‘yorgunluk’)
60- Zafer
61- Öğüt
62- Sıkıntılı yürek
63 - Yargı
64- Karar
65- Lili (müzik aleti)
66 - Ub,
67- Mesi (müzik aleti),
68- Ala (müzik aleti).
İnanna ile Enki arasında kutsal
kuralların devir teslimini anlatan ilahide, günümüzdeki karşılığıyla bu “Anayasal
kurumlar”ın yüz kadar olduğu anlaşılıyor.
Burada sayılan Me’lerin
çözümlenmesinde ve dolayısıyla içeriklerinin açıklığa kavuşturulmasında önemli
sorunlar varlığını sürdürüyor. Fakat, genel tanımlamalarına bakarak, bunların,
eski toplumun yetkili makamlarının, dini şahsiyetlerinin, ritüellerinin ve temel
ritüel araçlarının tanımlamaları olduğunu saptayabiliyoruz artık.
Kutsal fahişelik’ sistemi, 4000
yıldan daha uzun bir dönem boyunca geçerli olmuş; eski toplum, kendi kadın ve
erkeklerini kutsal fahişe kadın ve erkekler olarak tapınaklara vakfetmiş; kendi
kadınlarını, hiç olmazsa ömürleri boyunca bir kez, yabancı erkeklerle, kutsal
alanlarda cinsel birleşmeye sevketmiş ise, böyle bir kurum, “Dumuzi’nin İnanna’ya aşkı” ile vb.
açıklanamaz.
Kutsal fahişelik kurumu ve buna
bağlı olarak şekillenmiş bir dizi ‘kutsal fahişe’ (kocasına ‘çocuk vermeyen’ (?'kısır'),
veya evlenme hakkı bulunmayan gibi..) türü, eski toplumda,iki ve giderek daha
fazla toplum birim arasında kurulan evlilik ilişkileri düzeninin merkezinde
bulunduğu için benimsenmiş ve binlerce yıl boyunca uygulanmıştı.
Tabletlerde‘ateş yakıcılık’ ve ‘ateş söndürücülük’ şeklinde
ifade edilen iki « kutsal kurum»un bulunması da bize şimdi garip veya anlamsız
gelebilir. Fakat, Hitit ve eski Yunan anlatımlarında hep karşılaştığımız
“rüzgar ”, “şimsek ” veya “ fırtına ” tanrılarının bu özellikleri, doğasal
fırtına veya şimşek anlamıyla tanımlanmaya başlanmadan önce, erken dönemde, bu
tanrılar gerçek ateş, gerçek kıvılcım taşı ('çakmak taşı'), gerçek ateşin
yakılması ve söndürülmesi yetkileriyle ilgili olmalıydılar. Tanrıların veya
ejderhaların 'ateş', 'şimşek', 'fırtına' ile ilgili olmalarının, başlangıçta, doğasal
olayla ilgisi bulunmuyordu.
‘Sümer-Akkad’ kutsal Me’leri
arasında, başlı başına bir ritüel kurumu olarak “ Tufan ” da bulunuyordu. Listede
‘Tufan’, eski toplumun kendini yönetiyorken başvurduğu, uyguladığı ‘Me’lerden
birisi olarak yer almaktadır. Yaygın kanıların tersine, Tufan orada, hiçbir
şekilde 'doğal bir felaket' konusu olarak ele alınmıyordu. Tıpkı 'Kırallık', 'tanrılık',
’çobanlık’ gibi toplumu yöneten kurum-makamlarla birlikte, onların arasında bir
kurum olarak sayılıyordu. Tufan, eski toplumun yaşamında, Fırat ve Dicle'nin
doğal selleri veya antik bir tsunami olarak yer almamıştı. Akado-sammaru erken
dönem Tufan’ı, belirlenmiş tarihlerde düzenli olarak başvurulan, kurallara
bağlı, bir insan kurban töreni, kutsal bir ritüel idi. Onu Fırat-Dicle su
taşkınlarında, Karadeniz tsunamilerinde arıyor olanlar, eski toplum
gerçeğinden, okuduklarını sandıkları tabletlerden hayli uzaktadırlar. Buna karşılık
«sel» yorumuna bağlı kaldıklarına göre, Kutsal kitaplarla da aynı çizgide
bulunmaktadırlar.
‘Sümer-Akkad’ toplumlarının, “ateş yakıcılık ”, “ ateş
söndürücülük ”, “ yeraltına iniş ”, “yeraltından çıkış”, “ tufan ” gibi kutsal Me’leri
(‘mu’ veya medeniyeti ?) ,eski toplumda tıpkı “ kıraliyet tacı ”, “ kıraliyet
tahtı ”, “ ağırlık ve uzunluk ölçü birimleri ” gibi toplumun gerçek yaşamında
fonksiyonel özellikleri bulunan kurumlardır. Bunlar, uygulanması gözetilen, kurallarına
sadakat gerektiren; günümüzün kavramıyla, “anayasal” kurum ve kurallardı. Modern
toplumlar, Anayasal kurumlarını, Anayasalarını durmaksızın içerik ve biçim
değişikliklerine tabi tutabildiklerine göre, eski toplum da, kendi kurumlarını
algılayış ve uygulama bakımından, dönüştürüyor, ortadan kaldırıyor ve yeni
biçimler halinde var ediyordu.
Bay Kramer’in ‘Sümer ve Akkad’ toplumlarına ilişkin çoğu
romantik, sansasyonel vurgulara yönelen, insanbilim kurallarına genellikle
uyumlu olmayan yorumlarına pek güvenilemez. Öyle ki, bay Kramer, 5000 yıl kadar
önce, Sümerlerin tarihte ’ilk akvaryumu yapmış’ olduğu tezini bile, büyük bir
ciddiyetle işlemiş olan birisidir. Çünkü,
incelediği bir tablet, “balık”lardan bahsediyordu ve bir 20. yüzyıl ABD'lisi
için 'balık evi' tanımı olsa olsa, bir 'akvaryum' ifade edebilirdi. Bu durumda,
bay Kramer, Amerikalı yerlilerin kullandıkları 'isimlere' biraz dikkat etse, aslında,
ilk hayvanat bahçesinin Amerika'da kurulmuş olduğunu da ilan edebilirdi!
Tablet yazılarına ilişkin
çözümleri doğru yorumlar temelinde ilerlettiğimiz ölçüde, eski topluma ait “anayasal
kurumlar” ve onların isleyiş biçimleri de daha belirgin özellikler kazanmaya
başlayacaktır. Örneğin, “Yeraltına, Cehenneme iniş ” ve “ Yer altından, Cehennemden
çıkış” haliyle, hayali bir yorum şeklinde tanıtılan ilgili ‘kutsal Me’, eski
toplumda gerçekteki uygulanışı anlamıyla, iki toplum birim arasında rotasyonel
yönetim düzeninin işleyişini ve onun ritüel biçimini tanımlıyordu. Bir doğa
olayı haliyle “tabiatın uykuya yatması” ve “tabiatın uyanması” yorumu haline
dönüşmesinden daha önce, bu uygulama, ittifak halindeki iki topluluğun, çoban
ve çiftçi toplum birimlerin, tek bir yönetim altında birleşmeye başlamaları sürecinde,
her toplum birimin dönemsel iktidar oluşunu anlatıyor görünmektedir.
“Gılgamış-Dumuzi”,
“Enkidum-Gılgamış” vb. ikilileri arasında git-gel’li yönetim düzeni veya bunun
bir diğer anlatım biçimi olan “ yer altına iniş ” ve “ yer altından çıkış ”, eski
toplumun rotasyonel yönetim sistemine ait olan ve insan kurbanıyla taçlanan
uygulanışının bir anlatım tarzıydı.
Bu sürecin izlerini, Aristo’nun
yazılarında, eski Yunan topluluklarının bazılarında var olan,kıralların her yıl
için yeniden seçilmesi veya “çift Kırallık” şeklinde denetimsel mekanizma ; ‘tek
Kırallık’ döneminde ‘çift topraklılık” (eski Mısır gibi) tanımlaması “kıral
öldü-yaşasın kıral ” Fıransız atasözü , Hıdırellez, her yıl ölen ve sonra
dirilen Tammuz anlatımı olarak …. yönetimin merkezileşme sürecinin farklı
aşamalarına ilişkin değişik yönler bakımından, hep izleyebiliriz.
Kutsal kavram ve kurumların kaynaklarını
incelerken ve bize şimdi 'garip' görünen
bir dizi toplumsal davranışın nedenlerini açıklamaya çalışırken,
kendisinden güç alacağımız alan, eski toplumsal ilişkilerdir.
Toplum birimlere ait kurallar, bir toplum
birimin aidi olan
'birey' ile farklı bir toplum birimin aidi
olan 'birey' arasındaki hak ve yükümlülükler ilişkisidir aynı zamanda. Bu ilişkileri anlama yönündeki çabalar bizi,
hiçbir şekilde 'hayali' ve-ya 'kurgusal' olmayan, gerçek toplumsal yaşama
ait, eski yaşamı düzenleyen kurallar sistemi ve-ya düzenine ulaştırır.
Fakat burada engelsiz bir yolda yürüyor değiliz. Eski toplumsal kurumlar değişmez
özellikler toplamı olarak şekillenmedikleri için, her durumda, sabit
biçimde ve sabit anlam içeriyor olarak kalmazlar. Onları
var eden
ilişkilerin geçirecekleri değişikliklere paralel olarak, dönüşür, belki yiter,
bozulur, karmaşıklaşır, yeni koşullara bir şekilde tutunmuş olarak yola devam
edip günümüze ulaşırlar.
Bozulmuş anlam ve biçimler üzerinden, eski
ilişkilerin görüntüsünü yeniden oluşturmaya çalışırken, var olan haliyle bir
kurumu ele almak, onu parçalara ayırmak, ilk biçimini, sonraki ekleme
veya çıkarma öğelerini saptamak, değişim sürecini izlemek gerekir.
Toplumsal kurumların geçirdiği değişim sürecine ait
bir örneği, “oruç ibadeti” ile ilgili olarak, Kuran'da
buluyoruz. Muhammed orada şöyle diyordu:
« Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helal kılındı.... Allah [(Ramazan
gecelerinde hanımlarınıza yaklaş(amay)arak)] kendinize zulmetmekte olduğunuzu
bildi de tövbenizi kabul edip sizi affetti. Artık eşlerinize
yaklaşın ve Allah'ın sizin için yazıp takdir etmiş olduğu şeyi arayın.»
Burada, kuralları gözlerimizin önünde değiştirilen bir oruç kurumuyla karşı
karşıyayız. Anlatımdan anlaşılıyor ki, önceki “Ramazan”larda ( bu kavram
“Arami” ve“Ezen : Bayram, Şölen”
sözcükleriyle ilgili görünüyor.. ) gündüz yiyecek-içecek yasağı ile sınırlı
bir edim değildi; “Ramazan dönemi” boyunca, gündüz ve gece boyunca, kesin
bir cinsel ilişki yasağı da uygulanıyordu.
Eski toplumun 'yeme-içme' ile 'cinsel ilişki' arasında hep kuruyor olduğu
bu bağlantıyı ölüm-yas dönemi törenlerinde de ele almıştık. Böylece, bir
yandan yeme-içme ile cinsel ilişki yasaklarının; öte yandan uyuma, yıkanma, saç-sakal,
tırnak kesme, yüksek sesle konuşma gibi yasakların buluştuğu eski toplumun geniş
kutsallık meydanına ulaşırız. Toplumsal kurumlar arasındaki bağlantıları önemsemeyen,
hatta yok sayan sosyoloji ekollerinin öğretilerini aşmayı
gerektiren bu noktada; eski yasakların tanımlayabileceği bir toplum
biçimini ve onun ilişkilerini tarihte var olduğu haliyle tanıma olanağının
kapısı da aralanmış olur.
Orada, örneğin 'abdest' konusuyla da karşılaşırız. Sümer - Sami
dinlerinin 'su'larını, “Cehennem” ortamında olumsuz (“kaynar su”); “Cennet” ortamında ise olumlu yönüyle ele
alan (“altlarından serin ırmaklar akan”)İslam dininde önemli bir arınma ibadeti olarak 'abdest' edimini
incelerken, konu üzerinde biraz ilerleyince, İslam’a uygun bir
abdest işlemi sırasında:
«Sağ el ile sümkürmenin»,
«Abdest azalarından birini üç defadan fazla veya eksik yıkamanın»,
«Suyu yüze çarparak yıkamanın »,
« Güneşte ışınmış su ile abdest almanın»,
« Abdest alırken konuşmanın »
« Başın dörtte birinden fazlasını mesh etmenin»
… vb. « mekruh » sayıldığını saptamaya başlarız.
“El suyu = ab+dest”e ilişkin bu kurallar,
onun hiçbir şekilde “fiziki bir temizlik” unsuru olarak ortaya çıkmamış olduğunu
saptamaya yeterlidir.
Sümer-Sami dinlerinde, ateş'in olduğu gibi su'yun da, anlatıcımıza göre değişen,
olumlu ve olumsuz yorumları bulunuyordu. Bunlar daha sonra, aynı dini inançta
iç içe geçmiş vaziyette yer almaya başlarlar. Onlarda 'arı, saf, kutsal su', 'su
ile arınma' edimlerini ('kutsal ırmak', “İnanna gelin hamamı', Asur,
Babil 'nehir tanrısı' vb.) tanıdığımız gibi, öte yandan, «eli su'ya dokunmadığı»
için kutsal sayılan dini şahıslara da rastlıyoruz.
Mesela, kutsal fahişe tanrıça İnanna, kraliyet makamı ve “kutsal me”leri
Eridu'dan Uruk'a taşırken, ona yardımcı olan doğru sözlü danışmanı, Uruk'un
kutsal merkezlerinin yöneticisi, özel temsilcisi Ninşubur'u,
« Eline hiç su değmemiş,
Ayaklarına hiç su değmemiş » (1)
olma özelliğiyle de yücelterek tanıtıyordu. Ateş-güneş kült
merkezlerinden birisi olan Uruk'un Ninşubur'unun kutsallığı, su ile arınmayla
değil, tam tersine, “su ile temas etmemekle” de sağlanıyor olmalıydı. (2)
Sümer - Sami erken döneminin ilk kutsal varlıkları olarak tanıdığımız “Tatlı
Su” ve “Tuzlu Su” kavramları; «eline hiç su değmeyen» Ninşubur'un kutsallığı
gibi noktalar da hesaba katılırsa, bu durumda, varlığını Lagaş Ensi'si
Gudea'dan itibaren tanıdığımız «el yıkama = abdest » ibadetinde “fiziki
temizlik motifi” aramanın pek yerinde olmayacağı anlaşılır. Buna karşılık,
sayın M.İ. Çığ, eski tabletlerde, «temizlenmiş el» gibi ifadelere her rastlayışında,
bundan, sadece fiziki temizliği anladığını, Sümerlerin 'temizliğe' pek önem
verdikleri gibi sonuçlara ulaştığında, anlatmış olmaktadır.
Eski toplumda, dinsel 'arınma' araçları olarak sadece 'ateş’in ve
'su'yun degil, 'toprak’ın kullanılmış olduğunu da görüyoruz. Kuran, bu
noktada bize eski toplumda toprakla arınmaya ilişkin bir
gelenek kalıntısını
tanıtır.Kuran'da ,(boy ?) abdest (i) bağıntısında,su yerine geçen
bir 'toprakla teyemmüm' kuralını buluyoruz :
« ...Eğer hastalanırsanız yahut yolculuk halinde bulunursanız, yahut biriniz
tuvaletten gelmişse yahut kadınlara dokunmuşsanız, bütün bu durumlarda su da
bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin. Yani yüzlerinizi ve
ellerinizi ( toprakla ) meshedin. » (Nisa Suresi)
Bana öyle geliyor ki, bir insanbilimci böyle konularla
karşılaştığında, burada, tıpkı, 5 ya da 6 bin yıl öncesine ait bir yerleşim alanını
keşfetmek üzere olan bir arkeologun yaşayabileceği
sevinci duyumsayabilir. Onun kazıya bir an önce başlama çoksusuna ulaşabilir;
bütün bir kazı alanının toprağını avuç-avuç elden geçiren büyük sabrını
ve itinalı dikkatini benimseyebilir. Gelgelelim, tarihsel bir ören yerini,
bunun eski topluma ait bir 'cehalet kümbeti' olduğunu belirterek terk
eden bir arkeologla karşılaşma olasılığı pek yoksa da, eski
topluma ait bir dizi kurumun bozulmuş yazılı kalıntılarıyla; görenek artıklarıyla
karşılaşınca bunları, 'cehalet çukuru, hurafet kümbeti' diye tanımlayıp
'yolunda' gitmeye devam edenlere sıkça tanık oluyoruz.
Bir ibadet biçiminde,«sümkürme» ; sümkürülecek ise bunun sağ yöndeki el
ile mi, yoksa sol yöndeki el ile mi yapılacağı; ibadet sırasında kullanılacak
suyun 'soğukluk' veya 'sıcaklığı' gibi konular, eski
toplumu, gerçekten 'cehalet'i nedeniyle mi bu kadar çok ilgilendirmekteydi?
Muhammed'in veya öteki bazı
kutsal kişilerin abdest sırasında kullandığı artık su, hangi nedenle 'şifalı
su' halini alabilir?
Su’ya özellik değiştirten, Muhammed’in
etiyle temas etmesi midir? (3)
Toprakla arınma inancının temeli ne olabilir?
Ateş, su veya toprakla, değişik
biçimlerde arınma ibadetinin gerisinde hangi eski toplumsal ilişki
ve kurumlar bulunuyor?
Sümer-Sami kayıtlarına daha dikkatle yaklaştığımızda, kutsal alanda karşılaştığımız
«tükürmek», «sümkürmek» ve-ya « kusma» gibi sembolik davranışların eski
toplumda, 'tanrılara sunulan' yiyecek-içecek
şölenleriyle ilgili gerçek davranışların karşılığı olduklarını saptamaya başlarız.
Eski anlatımlarda, yeni tanrılar, yani yeni toplum birimler, bu toplum birimleri
ifade eden totem hayvan-bitkiler «yaratılıp» ortaya çıkarılırken, Hitit
ve eski Yunan anlatımlarında da yinelenir bunlar, «kusmak », «tükürmek»
gibi motifler de oldukça sık olarak kullanılıyordu. «Tükürmek » veya «sümkürmek
», eski toplumda, sunularla, sunu kokuları ve sunu yiyimleriyle ilgili farklı
davranış biçimlerinin anlatımları olarak belirirler. (4)
'Yaratılış'la ilgili versiyonlardan birisinde, Enki, « Birinci ayın 7’si ve-ya
15'i »nde «tanrı İgigi»lerden birisinin kurban edileceğini; Tanrıça
Belet-İli'nin (Nintu'nun) «kil»i ( ?Toprak’ı) kurban edilen «Tanrı
İgigi»nin eti ve kanı ile yoğuracağını anlatıyordu :
« Böylece, İnsan ile Tanrı’nın ittifakı kil'de oluşmuş » olacaktı.
Enki'nin bu açıklaması üzerine, törende hazır bulunan bütün Annunaki’ler,
hep bir ağızdan « evet /amin » diye bağırdıktan sonra, Tanrılar sofrası hazırlanmaya,
davul'lar da çalmaya başlamıştı :
« Duyuluyordu davul sesleri,
Bir Ruh girdi (kurban edilecek) tanrı’nın şekline,
Haykırdı onun yaşam işaretini ,
İstiyordu ki, unutulmasın (anılarda)
kurban edilecek bu Tanrı!
Belet-İli karıştırıyordu kil'i ( ?)
İttifak kurulsun İnsan ile Tanrı arasında diye.
Tükürdüler İgigi'ler bu kil'in üstüne
Büyük Tanrı’lar haline gelebilsinler diye »
Bu tür ilahilerde yer alan özel kavramları tek tek incelemek, eski
toplumun gerçek ilişkilerinin tanınması yanında, onların kutsal
kitaplardakiizlerinin takip edilmesi
için de faydalı olabilir. (5)
Fakat biz şimdilik İgigi'lerin (kelime anlamı 'göz+siyah; kara;
toprak ?' gibidir ve “Karagöz”, “Gözü Kapalı”, Cahil anlamlarında almak doğru görünüyor;
çünkü, “yasak meyve”yi yiyince “gözü açılan Adem” anlatımındaki “açık
göz”lülük, Bilgelik, “gözü kapalı”nın karşıtı bir kavramdır) kendi aralarından
birisi kurban edildiğinde, 'kil'e
tükürme («les Igigu.... crachèrent sur l'argile ») davranışlarına anlam bulmaya
çalışalım.
Günümüzde, 'tükürmek', bir aşağılama davranışı; bir reddediş ifadesi olarak kullanılır.
(6) 'Tu'lamak öte yandan, dini edimlerde 'okuyup
üflemek'yanında, koruyucu bir özelliği varsayılarak
da kullanılıyor.
İlahimize yakından baktığımızda, orada, İgigi’ler arasından birisinin
kurban edildiğini ve büyük tanrılara verdikleri bu kurban karşılığında öteki
İgigi'lerin, daha üst bir konuma geçtiklerini görüyoruz. Bu ritüelde, İgigi'ler,
'tükürme' davranışı ile tanrılar sofrasının kutsal yiyeceği haline gelen kendi
et'lerini, kendilerinden birinin etini yemeyi red etme davranışını anlatmışa
benziyor olmalılar. Belki, burada, daha önceki biçimiyle, tükürme davranışında,
eski kurallara dayanarak önce yeme ve sonra da pişmanlığı saptamak
(kusmak) daha uygun olabilir.
Eski toplum, iç yamyamlığı, herhalde, pek çok farklı sembolik davranışlarla
asmaya çalışmış olmalıydı. Ölüm ve yas törenlerinde, içki kadehlerini ve
yiyecek tabaklarını kırma davranışında, ölü yamyamlığını reddediş, bu araçları
bir kez daha kullanmama isteği bulabileceğimizden bahsetmiştik. Musa yasalarında
çok sayıda örneği bulunan 'kirli' kavramında, 'kirliye', 'haram hayvana'
el aracılığıyla dokunma yasaklarında da, eski
toplumun iç yamyamlıktan uzaklaşma çabalarının farklı ifadelerini
buluruz.
Eski toplum, iç yamyamlığı önleyebilmek için, kendi kutsal totemini
'kirli' ilan etmekten çekinmemişe benziyor. Çünkü Musa’nın sadece domuz'dan
oluşmayan “yasak hayvan listesi”,
Sümer-Sami erken dönemin “kutsal totem
listesi”nden başka bir şey değildir aslında.
Domuz’u, köpek’i, tavşan’ı 'dokunulmaz', 'kirli' kılan eski toplum birimlerin
bu davranışlarının ardında, kendi toplum birim aidi bireylerinin yaşamlarının korunması,
iç yamyamlıktan uzaklaşma dürtüsünün bulunduğunu
saptadığımız anda, içi oyuk koca bir kütükten başka bir şey olmayan o her derde
deva“cehalet” sözcüğü çürük alanında kurulmuş
sosyoloji ve din teorilerinin gösterişli binaları, karşımızda birer birer çökmeye
başlarlar.
*************
([1] ) « La sainte Inanna s'adressa à sa ministre Ninshubur :
"Viens, Ninshubur, ma ministre d'E-Ana,
ma ministre sukkal (sag+gal) parlant juste,
reine de l'est, domestique fidèle du lieu saint d'Uruk.
Ma conseillère, qui me donne de sains conseils.
Mon guerrier qui combat à mon côté. L'eau n'a jamais touché ta main,
L'eau n'a jamais touché tes pieds!.
Sauve le bateau du ciel et les mesures sacrées !" »
[[ (Inanna ve Enki: Kutsal Kural ve Yönetim
Makamlarının (Me'lerin) Eridu'dan Uruk'a Aktarılış İlahisinden ]]
(2) Sünni İslam’ın, “yıkanmazlar” yönünde Alevi-Bektaşilere
yönelttiği eleştiriyi “etik savunma” duygusuyla ele almamak gerekiyor. Tarihte,
“ateş kült” alanlarında “su’yla kirlenmek”ten kaçınan, yani “su ile
kirlenme”nin mümkün olduğuna inanan “kutsal şahıslar” bulunduğunu saptıyoruz.
Öte yandan, « Ateşin suyla söndürülmesinin
günah olması » türünden inanç kalıntıları, öte yönden, mesela kişinin 'ardından
su dökmek'le tamamlanır.
Ateş, güneş kültü geleneğine sahip Sami topluluk ve ardillarının ruhani
kadro yapısında, su ile temas etmeyerek kutsallığını sürdüren kategorilerin
tarihsel boyutunun incelenmesi, belki, ünlü 'susuz Kerbela'
anlatımına farklı bir boyut kazandırabilir.
« Ebû Cuhayfe söyle demiştir:
(Bir seferde) Nebiyy-i Ekrem salla'llâhu aleyhi ve sellem, öğlenin sıcak zamânında
yanımıza çıktı. Kendisine abdest suyu getirildi. Abdest aldı. Halk, abdest suyunun artanını alıp
(teberrüken) vücudlarına
(üstlerine, başlarına) sürmeye başladılar. Nebiyy-i Muhterem salla'llâhu
aleyhi ve sellem önünde bir harabe olduğu halde Öğleyi ve İkindiyi ikişer
rek'at kıldırdı.
Sâib b. Yezîd şöyle demiştir :
(Çocukluğumda) teyzem beni Nebiyy-i Mükerrem salla'llâhu aleyhi ve sellem'in
yanına götürüp: "Yâ Resûlâ'llâh, benim (şu) hemşîre-zâdemin
ayağından ıztırâbı var." dedi.
(Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem
eliyle) başımı sığayıp bana bereket duâsı etti. Sonra abdest aldı. Abdest suyundan içtim. Sonra arkasında
durdum ve iki omuzu arasında gerdek çadırının koca düğmeleri (yâhud keklik
yumurtası) gibi Hâtem-i Nübüvveti gördüm.
Câbir b. Abdullâh şöyle demiştir:
Resûlu'llâh salla'llâhu aleyhi ve sellem beni yyâdete geldi. Kendimi bilmiyecek
derecede hasta idim. Abdest alıp abdest
suyundan üzerime döktü. Gözümü açtım. "Yâ Resûlâ'llâh mîrâs (ım) kime
kalacak? Benim
vârislerim, kelâle (yâni usûl ve fürûumdan olmayan kimseler) dir" dedim.
Bunun üzerine ferâiz âyeti nâzil oldu. »
(4) Ateş, su ile vaftiz'in öteki yüzünde, insanın bir kurban olarak, ateş ve su
aracılığıyla öldürülmüş olma varsayımı bulunur. İsa'nın, bütün vücuduyla Ürdün
nehrine batırılıp çıkarılması, Hıristiyan inancında bu nedenle ölüm ve
yeniden dirilişin simgesidir aynı zamanda. Ateş üzerinden zıplayan Nevroz
kutlayıcısı, şimdi o hiç farkında değilse bile, bu davranışıyla, eski kimliğiyle
yanmış ve yeni kimliğiyle 'günahından arınmış' olarak ortaya çıkmış olur.
Toprak aracılığıyla arınmanın
gerisinde de, bireyin eski toplumda toprak aracılığıyla öldürülme
biçiminin kullanılışı yatıyor olmalıdır. Eski toplumda farklı öldürme
biçimlerinin kullanımını incelerken 'kuyu'lardan, 'yer yarılması'ndan
(“Toprak başı(n)(m)a”) vb. bahsetmiştik.
Toprağın öpmek, toprakla mesholmak, toprağa alın sürmek, eski toplumda
birbirinden temelde farklı olan ve birbirlerini tamamlayan davranış anlatımları
olarak görünüyor.
(5) Kurban edilen-öldürülen Apsu'nun, Tiamat'ın, Kingu'nun kan ve etlerinden, bazı
organlarından bir çok 'yaratılış'ın sağlandığı rituel anlatımlarında
da 'kil' kavramı ile karşılaşıyoruz. Bu kavram, toprak, kömür
tozu, 'poussier', toprak tozu, 'poussière' biçimlerinde de tercüme ediliyor. [[ “Toprak’tan gelip Toprak’a dönmek”; “Kül’den Doğmak”…]] Gerisinde 5-6 bin yıl
bulunan bir kavramın etimolojisini saptamak belki olanaksızdır ama, törenlerin
dikkatli bir kurgusu, 'kil' kavramı ile anlatılabilecek olanın ne olduğunu
meydana çıkarabilir. Çünkü, 'tükürük'le ilgili bir başka anlatıma Enuma Eliş'te
de rastlıyoruz.
(6) Rus ve bazı çevre toplulukları arasında, kaza ile yanlış bir sözcük kullanıldığında,
bu sözcüğün hatalı kullanıldığını anlatmak üzere, 'tu' deniliyor.
“Tükürmek”,
dini bakımlardan Yezidiler yönüyle “günah” addedilen bir davranış biçimidir.
Buna karşılık İslami imanda, “istiğfar” önemli bir itikat edimidir.
Eski Ahit’e göre Tanrı,
sadece Âdem’i değil,«Yer’deki hayvanları ve Gök’teki kuşları»
da «topraktan»
yaratmıştı.
Bu tür değerlendirmelere, birisi
ötekinden daha doğru olmayan, ‘tanrısal takdir’, ya da ‘tanrısal uydurma’
ikilemi ile yaklaşmak mümkün. Fakat böyle yapmakla gerçek bir açıklamada
bulunmuş sayılamayız.
Buna karşılık, dini yazının bozulmuş
ve soyutlanmış kavramlarının tarihteki anlamlarını tanımaya çalışmaya başladığımız
ölçüde, Eski Ahit’te, «Yer’deki hayvanlar» ile «Gök’teki kuşlar»ın da, neden,
tıpkı Âdem gibi, «Toprak»tan yaratılmış oldukları konusu berraklaşmaya başlar.
Eski Ahit, tam olarak nasıl gerçekleştiğini
anlamaya çalıştığımız bir süreç içinde, ‘Yeryüzü-Toprak’ kavramı ile Sümer
topluluk atalarını ; ‘Gökyüzü’ kavramıyla da Sami topluluk atalarını
(ve topraklarını) tanımlama geleneğini devralmıştı.
Bu nedenle de Sümer topluluğunun
Eridu’su « Yer-yüzü»nü ve An, Enlil ile İnanna’nın Ur,
Uruk, Nippur yerleşimleri de « Gök-yüzü»nü anlatan ifadeler halini alıyor;
buralardaki tapınaklar ‘Yer dağı, Yer tapınağı’ ile “Gök dağı, Gök tapınağı”
biçimlerinde tanımlanıyordu.
“Bilge uzmanlarımız” bu kavramlardan
bir “Sümer evren kozmonojisi” elde etmiş olsalar da, Sümer ve Sami erken
topluluklar, «Yerin Gök’ten, Gök’ün Yer’den ayrılması » ifadeleriyle çok daha basit ve fakat gerçek bir işlemi, olguyu
kastediyorlar; iki temel topluluğun birbirinden ayrıştırılarak aralarında yeniden kurdukları bir ittifak düzenini
anlıyorlardı.
«Yer’in Gök’ten, Gök’ün Yer’den
ayrıldığı » bu yeni ittifak düzeni onlar için o kadar elle tutulur bir düzenleme
idi ki, “Gök” ile “Yer” arasındaki bu «ayrıştırma»nın dinsel bir tören haliyle, «tapınaklarda
ekmek yiyerek» gerçekleşiyor olduğunu belirtiyorlardı. Bu noktada, “ekmek
yemek, su içmek” kalıpsal deyiminin, İsa’dan 2000 yıl kadar önceki Hititler
için bile “dinsel tapınım”, “dinsel ayin” olarak kavrandığını anımsamamızyerinde olur.
Eskiilahiler, «Yer’in Gök’ten, Gök’ünYer’den ayrılmasıyla» saban’a güç geldiğini,
“Yeşilliklerin’ fışkırdığını,‘hayvanların
başarılı bir şekilde var edildiğini’ vb. ifade ediyorlardı. Bu işlem, Sümer-Sami
toplulukların yaşamında, diyelim ki, eskiden “SSCB üyesi” olan bir topluluğunun
“AB topluluğu”na iltihak ettiği günde yapılan bayram havasında; Türkiye,
eğer AB topluluğuna üye olarak girerse, düzenlenebilecek muhtemel bir şenlik
ortamında kutlanılmışa benziyordu.
Eski toplum birimlerin ilk
ittifak dönemlerinin hemen başlangıç dönemi içinde, Yer’in ve Gök’ün,
yani Sümer ve Sami topluluklarının, hayvan ve bitki totemlere ayrıştırıldığını
da görüyoruz. Bu totemlerin bir bölümü burçlar üzerinden günümüze kadar ulaşmıştır
zaten. Öteki totemlerin bir bölümünü ise, sunu hayvan ve sunu bitkiler
ile sunu biçimlerini ve üç dinin ‘haram’
yiyeceklerini tanıma çalışması içinde buluyoruz.
Günümüze kadar ulaşan “kartal,
aslan, güvercin, horoz” gibi eski totem sembollerin yanısıra, eski
tabletlerin tanımlamalarında ve eski çizimlerde yer alan
‘melez’ hayvan-canavarlar da bu noktada fikir vericidirler. Diyelim ki, İsa, “Gök’lerin
kırallığına” sahip olduğunun bir delili olarak üzerine “güzel semer vurulmuş
bir sıpa”ya binme ritüelini önemsemiş ise; Musa Tanrı ile buluşmak için dağa tırmandığında
onun kavmi bir «altın dana» seklinde put döküp buna tapmaya başlamış ise,
bu hayvanların da geçmiş totemler oldukları kanısına ulaşabiliriz. Tek yanlı anlatılmış
ilahi metinleri de bize hayli yardımcı olurlar. Çünkü bu ilahilerde bir topluluk,
kendileri ’insan’ olarak, ötekilerini hep canavarlar, tanrısal yaratıklar
olarak görür ve öyle aktarırlar.
Enuma Eliş’te, Tiamat’ın
yarattığı “12 Canavar” arasında “kızıl solucan, aslanbaşlı kartal, aslan-adam,
akrep-adam, fırtına kuşu, balık- adam, azgın köpek” gibi yaratıklar
bulunuyordu. (1) Kurban sunum listeleri ve dini
inanç kalıntılarına bakılırsa, bu topluluklarda, renk ayırımlarına da sahip
olarak (ak, kara, altın renkli !), inek, öküz, boğa, dana, koyun, keçi,
domuz, medüz, tavşan, güvercin, kumru, tavuk, horoz” gibi hayvan
totemlere sahip alt toplum birimler de bulunmuş olmalıydı.
Musa’nın, kavmini yeniden şekillendirirken
anımsattığı eski dinsel kuralları, geçmişteki sunu ve yasak
hayvan-bitkilerin neler olduğunu; bunların yakma, haşlama, azad
etme biçimindeki uygulamalarını önemli bölümüyle yansıtır. Eski toplumda
bitki-hayvan toteme ve kurban edimlerine sadakatin temelinde garip inançlar değil;
bu totemlerin insanla yer değiştirerek, insan kurbanını önleme olanağını
ortaya çıkarması yatar. Kurban sunan birey ve toplum birimde, sunulan kurbanda kendileri,
kendi et ve kanları bulunur. Bu bakımdan kurban sunum ritüelleri,
kurban’ın hazırlık biçimleri, bize, eski toplumun yamyamlık türleri arasındaki farkları
da tanımlar.
Musa, yeni yıl töreninde
‘kesinlikle haşlamayacaksınız’, “gece yarısında, başını, ayaklarını ve vücudunu
parçalamadan kızartarak yiyeceksiniz” türünde bir kurban sunum biçimini
dikte etmiş ise, bu kurban hazırlık ve tüketim biçimini günümüzün “Yılbaşı Hindileri”nin
hazırlık biçiminde buluruz. Eski toplumumuzun kurbanı neden farklı sunum
biçimlerine ayrıştırdığı sorusu bizi, kutsal ateşimizin farklı kullanım
biçimleriyle karşılaştırır.
Eski toplumun, bu gerçek yapısını
tanımaya başladığımız oranda, Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın , ‘hayvan’, ‘sürüngen’,
‘kuş’, “yabanıl ot’lar gibi ayrıntılı dökümlere sahip yaratılış anlatımı
biraz daha yerine oturacaktır. Tanrı, orada, bu bakımdan, eski toplumun totem
hayvan-bitki ayrışması nedeniyle, onları yaratırken olduğu kadar
kahrederken de tutarlı davranmak zorunda kalır; ‘ayrıntılı listeye’ bağlı
kalmaya özen gösteren bir kahrediş örgütler. Bir Tufan yapmayı kararlaştırınca,
“su’da boğarak öldürme” biçimiyle tercih ettiği Tufan’da ‘Âdem oğulları’nı cezalandırmakla
yetinmez; görünüşe göre günahsız olması gereken ve fakat tıpkı Âdem
gibi “Toprak’tan yaratılmış” olan “hayvan, sürüngen ve kuşlar”ı da,
Âdemoğulları ile aynı kapsam içerisinde ele alır. Tanrı,
Dediği zaman, ‘Toprak’tan yaratılmış
olanlar ‘Toprak’tan yaratılmış olmanın ortak kaderini paylaşırlar.
Anlarız ki, Eski Ahit’in anlattığı
son ortak Tufan ritüelindeki kurbanlar, ‘Toprak’tan yaratılan, “Kara başlı” Sümer
kaynaklı topluluklardı. Bu Tufan’ı yapan, Sami toplulukların Enlil’i idi. Bu Tufan’ın
hedefi olan toplulukların Sümerlerle olan ilişki derecelerini Tufan’ı
incelerken, belki, daha net olarak anlayabileceğiz.
Eski kavramların geçmişte
taşımış oldukları anlamlar tanınmaz ise, sadece, Eski Ahit’te tanrının
ilk gün,neden ateş haliyle ‘ışık’ı yaratmış olduğunu anlamak mümkün olamayacağı
gibi, Hıristiyanlıkta kutsal görünümüyle yücelen ateşin, İslam’da neden Şeytan’ı
yaratan kavurucu ateş halini almış olduğu ; İsacılıkta insani ‘arındırma’ vasfına
sahip vaftiz ateş’inin İslam’da neden “olumsuz” özelliğiyle, “cehennem kazanının
kaynatıcısı” haliyle yer aldığını anlamak da mümkün olamaz.
Sümer-Sami toplumunda, uzmanlarımızın
pek derin olmayan saptamalarıyla ‘kozmik rüzgâr’ halini alan Enlil, Ellil, El
büyük bir tanrı haline getirilmişse, bunun nedeni ‘ateşi yakma’ ve ‘ateşi söndürme’
yetkesi, böylece kontrol altına alınabilmiş olduğu içindi. « Ateş
yakma» ve « ateş söndürme », orada, basit haliyle ateşi değil, insan kurban ritüellerinin
bir ayin aracı olarak Ateş’i anlatıyordu ve barbarlıktan kurtulmaya çalışan
eski toplum, Enlil tapınağına bağlı rahipler eliyle, ateş aracılığıyla yamyamlık
edimini kontrol altına aldığı için Enlil’i yüceltiyordu.
Sümer-Sami toplulukları daha uygarlık
aşamasına girerken,« ateş yakma » ve « ateş söndürme»yi, tıpkı
«tufan yapma », «kutsal fahişelik », «kıraliyet makamı» (günümüzdeki,
örneğin, « Cumhurbaşkanlığı makamı » gibi) türünden
kurumlar arasına sokmuş; onları « kutsal
yasalar », « Me»ler (2) aracılığıyla
denetime almıştı. Enlil geleneğine dayanan Hıristiyanlıkta («kutsal
ruh »), ateş, mum gibi araçlar bu nedenle kutsal bir özellik taşırlar. İslam’da
kötülenen ‘üfürükçülüğün’ gerisinde de, ters bir şekilde, ‘ateş yakıcılık’ ve ‘ateş
söndürücü’lük eski kült geleneği bulunur.
Sümer-Sami topluluklarının
süreç içinde geçirdiği değişikliklerin, farklı alt toplum birimlere ayrıştırılmasının,
farklı alt toplum birimler arasında kurulan, kurallara bağlı, karşılıklı
evlilik ve karşılıklı yiyecek-içecek hak ve yükümlülüğü temelinde işleyen
ittifakların gerçek tarihi bilinemez ise, tanrının, yarattıkları arasında,
’yeşillikler’den bağımsız bir ‘yaban otu’ bulunmasının nedeni de;
Tanrının, cennetten kovduğu Adem’e « Yaban otu yiyeceksin ! »
(Yaratılış 3: 18) buyruğunu neden vermiş olduğu da anlaşılamaz.
Sümer-Sami topluluklarının yaşamış
oldukları biçimiyle gerçek tarihlerini bilmek ise, bize, Eski Ahit’te, Tanrının
doğrudan doğruya ‘güneş ve ay’ demek yerine, neden « büyüğü gündüze,
küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışık » demiş olduğunu anlamak olanağı
da verir. Eski topluma yön veren kurumlar, örneğin daha önce incelemeye çalıştığımız,
tarihsel gelişmede «ikizlik» olarak da karşılaştığımız aşamanın içinde şekillenmiş
«büyük oğul, küçük oğul » ayrımını ve bunun fonksiyonel yapısını
bilmekle, bu bilmecemsi tanımın arka yüzü, toplumsal nedenleriyle birlikte,
anlaşılır özellik kazanmaya başlar.
Eski toplumun gelişme
çizgilerinin çanak-çömlek yapımcılığındaki gelişme düzeyi kılavuzluğunda,
el yordamıyla, belirlenmeye çalışıldığı 1890’lı yıllardan sonra, giderek çeşitli
eski toplumsal kurumlara ait örnekler saptanmaya başlanmıştı. Ama yine de
bu kurumlar, o toplumlarda sanki gelişigüzel bir şekilde ortaya çıkmış
gibi dururlar. Verili bir anın eski toplumunda, onların birbirine bağlı,
kaçınılmaz, hiç olmazsa önemli bir bölümünün dönüşerek modern toplumun bugünkü kurumları
haline gelmiş oldukları, pek saptanamaz.
Farklı sosyoloji okulları, eski
toplumda, örneğin, yiyeceğin çiğ veya pişmiş yiyecek olarak ayrıştırıldığına;
pişirilmiş yiyeceklerin haşlama, kızartma gibi alt biçimlere bölündüğüne,
bunların erkek-kadın sofra ayrımıyla bağlantı içinde bulunduklarına; kutsal
yiyecek türü olarak yasak veya kullanılır olduklarına ilişkin çok sayıda
bulguya ulaşmışlardı. Fakat bu farklı uygulamaları, uzak Asya’dan
Afrika’ya bağlayan, yiyecek-içecek ile cinsiyet arasındaki ilişkileri düzenleyen
nasıl bir toplumsal eksen bulunduğu sorusu ender olarak sorulmuş, yanıtları da doğal
olarak, aynı enderlikte ele alınmaya çalışılmıştı.
Beri yandan, Sümer ve Akad,
Assur, Hitit ve öteki kültür birimleri ile ilgili kazı çalışmalarının yürütülmesi,
bu toplulukların yazılı kayıtlarının çözümü ile birlikte, insan bilim bakımından
çok önemli bir açılım olanağı doğmuştu ama burada da, geçmiş önyargılar
eski toplumun işleyiş yasalarının belirlenmesi yolundaki çalışmaların önünde
çok önemli bir engel olarak kalmaya devam etmiştir. Özellikle, konu bu toplulukların
kutsal inançlarına, bu inanç sistemini onların neden ve nasıl geliştirmiş
oldukları sorusuna geldiğinde, yanıtlar ağız birliği etmişçesine
« kurgu » veya «cehalet » sözcükleri etrafında düğümlenir.
Bütün bir ömrünü bu alanda çalışmaya hasretmiş değerli uzmanımız sayın M. İ.
Çığ, bütün ‘okuma’larının ardından şu sözleri edebiliyorsa, bu okuma türünün
hangi ön engellerle çevreli olduklarını daha iyi anlarız:
«Sümerliler … Güneş neden
doğuyor, rüzgâr neden esiyor diye cevaplayamadıkları sorulara tanrılarla cevap
vermişler. Çözemedikleri şeyi tanrı yapmışlar.» (M. İlmiye Çığ)
Ulaşabildikleri uygarlık
seviyesine uygun olarak, bütün bilim alanlarının temellerini, bize, doğru bir şekilde
aktarmış olan eski topluluklar, konu dinsel inanç sistemine gelince neden
sadece ‘kurgu’ ve ‘cehalet’ ürünü olan uydurmaları aktarmış
olsunlar? Böyle düşünmeyi gerektiren hangi verilere sahibiz?
Bu veriler pek açık değildir
ama bilim dünyamız, ne yazık ki, ’kurgusal’ olduğunu düşündüğü eski inanç
kaynaklarına karşı aynı ‘kurgusal’lıkta bir inanç etrafında gezinip durur.
Doğal olarak, üstelik bu tür yargılar, açıklama yükümlülüğünden muaf dururlar.
Fakat artık biliyoruz ki, bu önyargılar savunucularına bir açıklama yükümlülüğü
vermezler ama aynı şekilde, onlara, eski toplumun ‘tanrıyı hangi nedenle
yaratmış’ olduklarını açıklama gücü de veremezler !
(2)Sümer-Sami erken dönem
kutsal yasaları olan bu ‘me’ler ile ‘kaybolan Mu uygarlığı’ arasındaki ilişki
konusuna, belki, ilerde dönmek yararlı olabilir.
Öte yandan, ayinsel bir
şekilde, «ateş yakma» ve «ateş söndürme», yani “çerağ kültü”nün, günümüzde
Alevi-Bektaşi geleneğinde önemli bir davranış ve yaklaşım biçimi olmaya devam
etmekte olduğunu da eklemeliyiz.
Eski Ahit, “Yaratılış”ın
«birinci gün»ünde Tanrı’nın önce «ışık»ı var etmiş olduğunu yazmaktadır:
« Başlangıçta (…)
Tanrı'nın Ruh’u suların
üzerinde dalgalanıyordu.
Tanrı, "Işık
olsun" diye buyurdu ve ışık oldu.
Tanrı Işığın iyi olduğunu gördü
ve onu karanlıktan ayırdı.
Işığa "Gündüz",
karanlığa "Gece" adını verdi.
Akşam oldu, sabah oldu ve ilk
gün oluştu. »
(Eski Ahit)
Buradaki anlatım biçimine göre,
yaratış haftasının ‘birinci gün’ünde önce ‘ışık’; bu ‘ışık’a
kaynak olabilecek «güneş, ay ve yıldızlar» ise daha sonra, dördüncü günde,
yaratılıyordu.
Eski Ahit’in yaratılış
anlatımına daha dikkatle yaklaştığımızda, orada, farklı bir yaklaşıma
sahip olmayı gerektiren edimlerin ‘ışık’ konusuyla sınırlı kalmadığını
görmeye başlarız: Bu anlatımda «su »ların yaratılması gerektiği
hiç düşünülmemiş gibiydi. İlk gün, «güneş, ay ve yıldızlardan» bağımsız
olarak var olabilen bir «ışık» yaratılıyor; bu «ışık »ın
yardımıyla ‘gündüz’ ile ‘gece’ veya bunların bir diğer tanım biçimi
olarak ‘karanlık’ ile ‘aydınlık’ var ediliyordu.
Günümüzde ‘güneş ve ay’
olarak yorumlanan, fakat tanrının onlara ‘güneş ve ay’ demediği ;
«büyüğü gündüze, küçüğü geceye egemen olacak iki büyük ışık» diye
tanımladığı olgulardan daha önce « Yeşillikler » yaratılıyordu.
Tanrı; “Yeryüzü bitkiler, tohum
veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin”
diye buyuruyor, böylece « yeşillikler » ortaya çıkıyordu.
Bu «yeşillikler»in arasında
bulunması mantıki görünen «yabanıl ot»lar
kategorisi ise, su’lar zaten varolduğu için önce hesaba katılmayan
«yağmur»la birlikte, daha sonra, Eski Ahit’in din adamlarının
araya girmesiyle, “yaratılıyor”du!
Bunlar kadar önemli
olan bir diğer nokta şu idi: Bu anlatımlarda tanrı, genellikle doğrudan doğruya
kendisi yaratmıyor; bunun yerine « su »lara , «yeryüzü»ne, « gökyüzü»ne
emir veriyor; yaratılacak olanların «su », « toprak-yeryüzü »
ve « gökyüzü»nün aracılığıyla yaratılmasını sağlıyordu.
Eski Ahit’in yaratılış
anlatım kavramları günümüzde anlaşılan içerikleriyle okunduğunda,
yukarda sıralanan türdeki noktalar üzerine yazmak, oradaki çelişme
ve anlamsızlıklara işaret etmek, çok mümkündür. Eski Ahit’e karşı genel
olarak geçmişte yapılan ve şimdi yapılmakta olan asıl eleştiri
türü de böyledir zaten. Sanırım, büyük Rus yazarı Dostoyevski bile güneşten önce
yaratılmış bu ‘ışık’ konusunu, Karamozov Kardeşler’de diline dolamıştı.
Günümüzden yüz elli yıl
kadar önce, Akad ve Sümer tabletleri henüz çözümlenememiş ve Eski
Ahit’in kaynakları bilinmiyor iken; kutsal kitapların kendilerinden daha önceki
yazılı veya sözlü bir kaynağa dayanmış olup olmadığına ilişkin
gerekçeli bir fikir ileri sürme olanağı pek yok iken, Yaratılış
metnindeki görünür anlamsızlık veya çelişmeler etrafında dönen
eleştiri davranışı bir noktaya kadar anlaşılabilir. Ne var ki, günümüzde
durum değişmiştir. Tevrat, Kuran ve İncil yazımlarının kaynağının eski Sümer-Sami
ilahileri olduğunu biliyoruz artık. Çözümlenmiş Sümer-Akkad tabletleri, üç
dini yazın kaynağının eski ilahiler olduğuna hiç kuşku bırakmıyor.
Eski Ahit’te yer alan ‘su’ların
varlığından yola çıkan ; ’su’ların düzenlenmesiyle ‘yer’ ve ‘gök’ü oluşturan ;
‘karanlık’ ve ‘aydınlık’ı ortaya çıkaran ‘ışık’ı en önce var eden ‘yaratılış’
kurgu elemanlarının Sümer-Sami erken anlatım elemanlarıyla; Sümer-Sami toplulukların
gelişmeleri düzeniyle tam bir örtüşme halinde olduğunu saptayabiliyoruz
artık.«Âdem’den Nuh»a kadar olan soy ağaç diziminde bile dayanılan
kaynak Sümer Kraliyet Listesiydi. Sümer-Akad dini görevlilerince, MÖ. 3500 yıllarında
gerçekleşmiş olması gereken son toplu insan kurban ritüeli olan Tufan’ı
milat kabul ederek hazırlanmış Sümer-Sami Kraliyet Listesinin başlangıç kısmında
yer alan « kıral isimleri » Eski Ahit’te baba ile oğul
haline dönüşmüş olarak yer alıyordu. (1)
Kazıt bulgu verilerine göre
3500-3000’li yıllarda gerçekleşmiş olması gereken son ortak Tufan’a ve bu
tarihi milat kabul ederek hazırlanmış listeye ilerde döneceğiz. Farklı okuma
biçim ve farklı ses değerleriyle hazırlanmış bu listelerde «ad»ı
geçenler farklı yerleşimlerdeki ‘yönetici’lerdi. Eski
toplumda, her birey ve topluluk, kendi doğum veya ortaya çıkışlarından
daha önce saptanmış hak ve görevlerinin neler olduğunu
belirleyen aidiyet bağına çok önem veriyor ; bu bağı anlatan
soy kütüğe sadakat gösteriyorlardı.Toplum birim ve birey, ancak soykütüğüyle
var olabilirdi. Bu nedenlerle, Tufan öncesinde, « kraliyet makamı »nın,
aralarında ittifak kurmuş olan farklı toplum birimlerin beş kutsal şehir
olarak saptadıkları Eridu, Bad Tibira (? Uruk olmalı), Larak, Sippar,
Şuruppak (Uruffak) yerleşimlerine sırasıyla
geçtiğini bildiren bu ‘soy kütük’ listesi, Sümer-Sami kaynaklı
topluluklar arasında yaygın olarak kullanılıyordu.
İlk Sümer-Sami ittifak döneminden
başlayarak, MÖ. 4. bin yıllık tarihin kurgulanmasında çok önemli
olan bu listenin, Sümer, Babil, Assur, Hurri, Hitit tapınaklarının en
kutsal bölümlerinde özenle muhafaza edilmiş olduğunu, geçtiğimiz yüzyıldaki kazılarda
çok sayıda kopya halinde, farklı kazı alanlarında, farklı örneklerinin çıkarılmasından
anlıyoruz. Mezopotamya kazılarında bulunmadan ve çözümlenmeden önce bu liste MÖ.
3. yy. da Babil’li rahip Beros’un Babyloniaca’sı, ondan daha önce ise
Eski Ahit üzerinden tanınıyordu. Liste, farklı ses ve okuma değerleriyle yansıtıldığı
ve orada her ‘kıral’a binlerce yıllık bir yaşam süresi verildiği için, bu
liste ‘fantezi’ olarak ele alınmıştı ve bu arada ’isim’lerin ortak
bir ön kaynağa dayanıyor olduğu pek fark edilememiş olmalıydı.
İnceleme içerisinde göreceğiz ki,
Musa, çöl ortalarında oradan oraya taşıttığı gezgin tapınağı tanrı
ile ‘Buluşma Çadırı’na konulmak üzere, sedir ağacından ‘Anlaşma Sandık’ını
yaptırırken, kardeşi Harun’un bile ona dokunmasını yasaklayıp, dokunursa tanrının
onu öldüreceği tehdidinde bulunurken, bu tür eski kayıtları «en kutsal yer»de
saklama örneğini yinelemiş oluyordu. Dolayısıyla bu Liste, Tufan’la
birlikte sürgüne gönderilen Nuh soyundan Musa’ya uzanacak olan, inanç geleneğinin
sürdürücüsü din adamları üzerinden gelmiş olmalıydı. Artık okunma zorlukları taşıyor
olması gereken eski kayıtlara dayanılarak Eski Ahit’e aktarılmış olan bu listenin, Sümer-Sami
kayıtlarının bir tür kopyası olduğu bilinmiyordu.
Üç din kitabını, Sümer-Sami
verileri ışığında inceledikçe, bunların her birisinin,(doğal olarak giderek
daha karmaşık bir özelliğe kavuşmuş olsalar da), Sümer-Sami ilk ittifak dönemlerine
değin uzanan kaynakları belirginleşmektedir. Bu durum, şimdiki üç dinin farklı
uygulama biçimlerinden yola çıkarak, erken Sümer-Sami topluluklarındaki
dinin başlangıç özelliklerinin anlaşılmasına; öte yandan da, kutsal kurumların
ilk hali ile onun günümüzdeki yorum düzeyi arasındaki sürecin
izlenebilmesine hizmet etmektedir. Bu, zaten dini sürecin kendisini izlemek anlamına
geliyor. İncelemelerimiz ilerledikçe, şimdiki üç dinin eski ilk
hallerinin, tarihteki toplum birimlerin farklı yaşam ve ilişki
kurallarına ait olduğu olgusu giderek daha çok belirginleşmektedir.
Bu üç din, erken dönemde,
toplum birimleri zıtlıklar temelinde şekillendiren bir
ittifak ilişkisinin içinde, bu zıtlıkların muhafazasını öngören kurallar toplamı
olarak biçimlenir ve farklı eğilimleri ifade eden ana
çizgilerini pek yitirmeden günümüze ulaşırlar. Günümüzde bu dinlerin ortaya çıktığı
alanda, dinmeyen çelişmelerin kaynağında, oradaki toplulukların “kötü kalite”si
değil, dinlerin ortaya çıkışında var olan çelişmelerin muhafaza edilmesi dürtüsü
bulunur. En derli toplu haliyle ilk önce şekillenen Museviliğin, dinlerini ve tanrılarını
’evrensel’ kılmak yerine sadece kendilerine ayırmış olmaları da bunu gösterir.
Bir inceleme söz konusu olduğunda,
izlerin takip edilmesi bakımından uygun bir durum yaratan bu olgu, Kuran’ın değerlendirilmesinde
de bize yol gösteriyor. Ortaya çıkışı Eski Ahit’ten çok yeni olan Kuran,
başlangıçtan gelen bir gelenek sürdürücüsü olduğu için, yaratılışı
anlatırken, erken Sümer-Sami sözcüklerini neredeyse, kelime kelime yineler:
Görüldüğü gibi, Muhammed’in
ona kişisel katkılarından bağımsız olarak, Kuran, başlangıçta «sular»ın bulunduğu;
sonra «Yer’in Gök’ten, Gök’ün Yer’den ayrıldığı»na ilişkin erken Sümer-Sami
ittifak dönemine ait kalıpsal “kutsal ifadeleri”, hatta Eski Ahit’teki
biçiminden daha az bozulmuş bir şekilde yineleyerek; eski
ifade ve anlatım tarzlarına bağlı kalarak, geçmiş kalıpsal anlatımların
sürdürücülüğünü devam ettiriyordu.
Bütün bu veriler ortamında,
dinin kaynaklarını anlama çalışmasında, semer dövücü bir tutumun,
ilerletici bir yanının bulunmadığını görürüz. Asıl kaynakları ele
almadan, Eski Ahit, Kuran veya İncil’le sınırlanan bir çalışma
sadece tek ayak üzerinde yürür. Orada deniz yerine, bir yaz ırmağında
yüzülmektedir çünkü. Diyelim ki, varlığını Sümerlerden itibaren saptadığımız
«sağ yön»ün kutsal kabul edilmesi tutumunun kaynaklarını araştırmak
yerine, bu konuyu Kuran etrafında evirip çevirmenin fazla bir değeri
bulunabilir mi?
Eski Ahit’in, oldukça soyutlanmış
kavramlara dayalı bu yaratılış anlatımı, günümüzün diliyle okunduğunda
gerçekten de hayli garip ve çelişmeli bir görünüm sunuyordu. Fakat Sümer-Sami
verilerini ve kutsal kitapların “okunma” biçimlerini değiştirme olanağını
kullanmaya başladığımız anda, artık karşımızda başka bir Eski
Ahit bulunmaktadır…
Çalışmalarım içinde, Eski Ahit’in,
Kuran ve İncil’ in anlatım tarzı, kavramları ile birlikte Sümer-Sami anlatımlarına
dayanıyor olduğunun keşfi, beni, üç dini kitabın yaratılış anlatımlarının, Sümer-Sami
topluluğunun tarihi ile iç içe okunması gerektiği sonucuna ulaştırmıştı. Bu
sonuçla birlikte, artık karşımızda bulunan ‘yaratılış’ anlatımları, İsa,
Musa, Muhammed’e ait kişisel sözler olmaktan çıkıyor, bütün heybeti ve gerçekliğiyle,
bütün kültür birikimi ve barbarlığıyla Sümer-Sami ittifakının erken tarih
anlatımı; eski toplumun örgütlenme ve yaşam ilişkilerinin özeti halini alıyordu.
Dini yazının, başka bir ‘okuma’ tarzı vardı artık. Bu ‘okuma’, son
derece soyutlanmış dini kavramların mahzen kapılarını birer birer açabileceğimiz
anahtarları verir bize. Anahtarların hangi kapılara ait olduğunu araştırmak ise,
zaten bizim şimdiki inceleme konumuzun kendisidir.
Böylece Eski Ahit’in, Kuran’ın
veya İncil’in Yaratılış kavramlarını Sümer-Sami ittifakının tarih anlatımı
ile bağ içinde ele alarak okuduğumuzda, oralarda, eskiden okuduğumuzda onlardan
anladığımız olgulardan daha farklı konuların anlatılmakta olduğunu hissetmeye
ve giderek saptamaya başlarız.
Eski Ahit, eğer, «suları»
var kabul eden bir «evren» yaratılışını başlatıyorsa, bu son derece doğaldı;
çünkü eski ilahiler gerçekten de «Tatlı Su» Semitler ile «Tuzlu Su »
Sümerler ittifak tarihinin anlatımından başka bir şeyle ilgili değildiler.
Sümer ve Samiler için ‘evren’ kavramı,
zaten kendi varlıklarından başka bir şeyi anlatmıyor ve anlatamayacak
olan « gök +yer», « an+ki » den oluşuyordu.
Sümer(‘an-ki’)kavramı ‘evren’i, “An, Anu, Anum” ile “Ki” nin toplamı olarak tanımlıyor
ise, An ile Ki’nin başlangıçtaki anlamları ve giderek kazanacak oldukları anlam
değişiklikleri, Sümer-Sami toplulukların ‘evren’ kavrayışlarındaki değişikliklerin
de bir anlatımı olacaktı. ‘An’ kelimesinin, Sümer’lerde sorunlu kelimelerden
birisi olması nedensiz degildir. Orta ve geç dönemlerde ‘Güneş, Gök’ karşılığı
olarak kullanıldığını gördüğümüz bu kavram, ayni zamanda ilk tanrı kavramı
(dindir) ve onu ifade eden şekil çizimiyle (+,*) de özdeş
olarak kullanılmıştı.
Sümer-Sami dinlerinde,
tanrıların farklı özellik kazanmaları, bu toplulukların uygarlaşmalarına
paralel olarak, önce hayvan ve bitki totem halini alırlar ve hemen peşinden
de gök cisimleriyle özdeşleşme biçiminde ilerlerler. Onlarda ilk
kutsal varlıkların ‘Tatlı Su’, ‘Tuzlu Su’ olduklarını görmüştük. Bunun ardından
karşılaştığımız kutsallıklar ise ‘Yer’ ve ‘Gök’ idi ki, bütün bunlar son
derece maddi özellikler taşıyordu.
Eski Ahit’in, Güneş’ten önce yaratıldığını
söylediği ‘Işık’, Sümer ilk tanrısı ‘An’ idi ve fakat bu An, bu toplulukların yaşamına
Güneş veya Gökyüzü anlamı taşıyarak değil, doğrudan doğruya ‘ateş’
anlamıyla ve ’ateş’ olarak girmişti. Sadece, bir tek nokta, bu topluluklardaki ateş
kültünün derinliği; ateş’in her üç dinde olumlu veya olumsuz özelliğiyle taşıdığı
önem bile, An’ın başlangıçta ‘ateş’ olarak ortaya çıktığını göstermeye yeter.
Tam olarak bu nedenle, Musa,
çöl yolunda ilk karşılaştığında Tanrıyı sönmeyen ateş olarak görmüştü... Bu
nedenle Kuran, Şeytan’ın Âdem’den daha önce ‘kavurucu ateş’ten yaratılmış olduğunu
söylüyordu… Bu nedenle İsa, vaftizci Yahya peygamber tarafından, ‘insanları ateşle
vaftiz edecek peygamber’ müjdesiyle tanıtılıyordu…
Eski Ahit’in ‘ilk günde’ yaratılan
‘Işık’ı işte bu ‘Ateş’ti. Bu nedenle de bu ‘ışık’, anlatıma göre, “karanlık”
ile “Aydınlık”ın ortaya çıkmasına da yol açmıştı ama, bu ‘karanlık’ ve ‘aydınlık’
daha sonra Güneş ve Ay ile oluşacak gündüz ve gece’ye ait olan ‘karanlık’
ve ‘aydınlık’ anlamlarında değildi;
Samilerin ‘beyaz’ kutsal rengi ile Sümerlerin kutsal ‘kara’ rengini anlatıyor
olmalıydı. Sami topluluğun Uruk’taki An tapınağının ‘Beyaz Tapınak’; Sümer tanrısı Enki-Ea’nın, Kara Tanrının Kâbe’sinin
“Kara Kâbe” olması bu sürece bağlı idi.
Daha şimdiden, kutsal Ateş’in “kutsal kırmızı” renginin diğer iki kutsal
renk olan beyaz ve siyah’ı “yaratmış” olduğu bir noktada bulunuyoruz burada…
Ki, Kir, Gir kelimesi Sümerlerde
hem ‘Kara’ rengi, hem de ‘Yer’, ‘Toprak’ı tanımlarken kullanılıyordu.
Tıpkı Türkçe’de şimdi de kullanıldığı gibi. Bu bakımdan eğer Âdem, ‘Toprak’tan yaratılmış
ise, bu her durumda madde olarak toprağı anlatıyor değildi… Hatta başlangıçta
bunu hiç anlatmıyordu. Âdem’in (anlatıcımıza göre bu, Dumuzi, Enkidum, Kingu
vb. halini alır) kendilerine ‘karabaşlar’ diyen kara renge tapan, “kara Sümer” topluluğunun
(“Esmer”) içinden yaratılmış olduğunu anlatıyor
olmalıydı. (2)
Ateş, güneş, gökyüzü tapınmacılığını
sürdüren ve bu nedenle adları Sami olan toplulukların ateşten yaratılmış Şeytan’a;
kara renkle belirlenen Sümer geleneğinin Toprak’tan yaratılmış Âdem’e bağlı
gelişecek ve giderek birbiriyle karışacak çizgilerini bundan sonra
hep izleyeceğiz. Anlatıcımız,”tanrısal yaratıklar insanoğlu kızlarıyla
evlendiler” dediğinde burada anlatıcımızın Sümer (ve-ya devamı olanlar) olduğunu;
“Samisel (Göksel) varlıklar”ın (bunlar cin, melek, göksel varlık, ejderhalardır)
kendi kızlarıyla (? Melaike’lerle) evlenmesini anlattığını anlayacağız.
Eğer, Âdem babamız Yılan’ın sözüyle
hareket eden Havva anamız tarafından aldatılmışsa, bu anlatım tarzına
göre, Havva anamızın Sami kaynaklı olduğunu; ‘Yılan’ soyunun Ateş-Güneş kültüne
bağlı Samiler bakımından en önemli soylardan biri olmasından anlarız. Havva anamızın,
rahip Beros tarafından verilen Evedorach/ Euedorachos sözlerinin
karşılığı olan “En-me-dur-an-na”nın bir başka okunuşuyla elde edilecek Şahmaran
olduğunu anlarız.
‘Tatlı su’, ‘Tuzlu su’dan başlayan
bu ayırım ‘Ateş’ ve ‘Toprak’ haliyle Sami ve Sümer topluluklarının farklı ifade
biçimleri olarak, dini itikatların geçmişle bağlarını saptarken bize
daima rehberlik edecektir.
(1) Karşılaştırmalı
olarak“Eski kıralar Listesi” aşağıda
yer almaktadır. Burada, ilk iki “kıral”ın“Adem” ve “Şeytan” olarak ifade edilmiş olmasıdikkat çekmektedir:
(Sümer Kraliyet Listesi)
(Beros Listesi)
(Eski Ahit Listesi)
A-lu-lim
Aloros
Adem
A-la(l)-gar
Alasparos
Seth /Şit
En-me-en-lu-an-na
Amélon
Énos /Enoş
En-me-en-gal-an-na
Aménon
Kaïnan/Kenan
Dumuzi
Metalaros/
Megalaros
Mahlaléel /
Mahalalel
Ensi pa-zi-an-na
Daônos
Iared /
Yeret
En-me-dur-an-na
Evedorach/
Euedorachos
Énoch/
Hanok
Amphis/
Amempsinos
Mathusala/ Metuşelah
Otiartes/
Opartes
Lamech/
Lemek
Ubar du-du(Ubartutu)
Xisuthrus/
Sisithus/Sisutros
Nuh
(2)“Kara Sümer” topluluğu ile,
sosyolojik ve etimolojik bakımdan Samiriye, Samar, “karabaşlar”vb. arasında bağlantılar kurmaya çalışmıştık.
Bunun yanı sıra, “karabaşlar” ile“Esmer” ve “Esmer vatandaşlar”arasında da, belki bozulmuş bir halde, bağlantılar kurmaya çalışmamızda
yarar var.
Toplum Ve Tarih'lerde yer alan yazılar,
eğitsel amaçlı çalışmalarda,kaynak gösterme
koşuluyla kullanılabilir.
Ticari amaçlı çalısmalarda
izinsiz kullanılamaz.
"Kuran, İncil ve Eski Ahit ile 'Sümer-Akkad' tablet yazıları arasında
paralellik ve yakınlık bulunduğunun saptanmasına bağlı olarak,
bu üç din kitabının 'Sümer söylenceleri'ne dayandığı ileri sürülmüştü.
Gerçekten de, Musevilik, Hırıstiyanlık ve İslam'ın kitap metinlerinin,
Akado-sammaru ilahilerinin zamanla dönüşmüş biçimlerine dayandığı artık
ispatlanabilir bir olgudur...."
Livre : Les origines de la Bible et les récits du Coran dans les sources écrites de l'ancienne Mésopotamie…..Auteur : Mr.Safa KAÇMAZ...Société et Histoire : Atelier de réflexion et de discussion….Pour la renforcement de la base scientifique de l'athéisme…Pour la redéfinition des principes de l'athéisme scientifique et et de l’histore sociale....Ancien Testament, Bible, Coran, Culte du feu, Le culte de la mort, Culte de porte, Culte de cheveux et de barbe, Culte de l'eau, le crachat, l'athéisme, le rituel, la religion, Enlil, Enki, Marduk, ancienne société, fils aîné, fils cadét, les lois Hammurabi, les lois Esnunna, anciennes lois écrites, anciénne systeme heritage, ancienne systeme patrimoine, sacrifice fils aîné, Asur, assyrien, des animaux totem, totem de plantes, l'anthropologie, l'islam, le christianisme, le judaïsme, les origines du judaïsme, l'origine de sacrifice humaine, la sociologie, la sainte, la laïcité, Moïse, Jésus, Mahomet, Dieu, les dieux anciens, l'anthropologie, déluge, social science, religion science