Aşağıda Süleyman Ateş'in “Kurban Hükmü” veya “kurban” konusundaki “İslami
hüküm”leri yer alıyor.
Süleyman Ateş'in "İslami duruş"u, bunca yıl "İslam
öğretisi" ile içiçe yaşayan; Diyanet kurumu başkanlığı yapan bir şahsın,
bütün ömrünü, en basit konularda bile, en temel soruları kendine sormadan
nasıl tüketebileceğinin en güzel örneklerinden birisidir aslında..
Aşağıda yer alan ve Kurban konusunun temel yanlarından ustalıkla
kaçınan yazılardaki bazı noktalara değinmeye çalışacağız. Mesela önce, “bir
aileye bir koyun kurban”dan bahseden Süleyman Ateş, az ilerde ise, “bu
kurban”ın, üç pay edilmesinden ve “herkesin” oturup yeyip içmesinden
bahsedebiliyor.
Sanki “kurban”, “ailesel” bir olaymış gibi! Kurban ritüeli, ortaya
çıktığı andan itibaren “toplumsal” bir olgu idi ama, temel yanıyla “kişisel bir
ritüel” olarak kalmaya devam etmiştir. Kurban özü itibariyle, kişinin kendi adına,
kendi için, kendi yerine geçirdiği bir hayvan’ı öldürmesi ve tüketilmesini
sağlama edimidir. Kendisi de zaten “kurban” edimini asıl olarak “hacı
adayları”na yönelik bir rit olarak tanıtırken, eski kimliğinden
sıyrılarak “Hacı olan” adayların, kurbanı, kendi adlarına, ve kendi yerlerine,
kendileri olarak kestiklerini ifade etmiş olmaktadır.
Bay Ateş, gözlerini huşu içinde kısıp, “Allah”, “din”, “iman” , “barış”,
“dostluk” üzerine içi boş nutuklar atacağına, başından itibaren sadece gelişkin
bir şiddet unsurunun, kan dökme kültünün üzerine yükselmiş bu vahşet kültünün
derinliklerine de girmeye çalışmalıydı!
Kurban’ın Kökeni’ne ilişkin olarak “Hazreti İbrahim’in oğlunu kesme”
anlatımlarına, diyelim ki, inanmış olsak bile, dini kitaplarda bile, koyun, koç,
oğlak kurbanı ile çocuk kurbanı arasındaki eşitleme ve birinden ötekine geçiş,
bütün heybetiyle sırıtmaya devam eder.
Üstelik, eğer inanılırsa, Abraham= İbrahim’in oğlunu kurban etme
anlatımı, tarihteki bir “ilk örnek” olamazdı. Çünkü Tevrat’ın ilgili bölümünde
Abraham’ın “yeniliği”, oğlu yerine “koyun/ koç” geçirtmekle sınırlıdır.
Fakat kendisinin, oğul kurbanı konusunda önceki gelenekleri tekrar etmeye
çabaladığı çok açıktır.
Kurban’ın türü, rengi, yaşı, öldürülme biçimi, hazırlık ve
tüketim tarzlarındaki farklılıklar, sunu hayvanların, tarihte farklı renk ve
türdeki hayvanlarla temsil edilmiş toplum birimlere ait olan bireylerin yerine
geçirilmiş hayvan ( ve bitkiler) olduğunu ortaya koymaktadır. Daha önceki
çalışmalarımızda bunları nokta nokta ele almaya çalıştık.
Bu konularda daha söylenecek çok şey var, fakat bunun için önce bay
Ateş’in yazılarını okuyalım.
Yarın Kurban Bayramı başlıyor. Kurban kesmek, sünnet-i ayn-i müekkede
(kuvvetli sünnet)dir. Üç mezhep böyle kabul eder. Yalnız İmamı Azam’a göre
yolcu olmayan zengine kurban kesmek kifayeten kuvvetli sünnettir. Hanefîlerin
çoğunluğu bu kuvvetli sünnete vacip der. Kurbanın sünnet
olduğu hadisle de sabittir. Muhammed ibn Sirin şöyle demiş: “Hz. Ömer’in
oğlu Abdullah’a, ‘Kurban vacip mi?’ diye sordum.
‘Allah’ın Elçisi kurban kesti, ondan sonra Müslümanlar da kestiler. Bu, böylece
sünnet oldu (İslâmi bir gelenek haline geldi)’ dedi.”
Ebu Eyyub el-Ensari’nin “Adam kendisi ve hane halkı için bir koyun
kurban keserdi. Yerler ve yedirirlerdi. Nihayet halk bununla övünür hale geldi
de bu gördüğün hale geldi (insanlar kurban kesmede birbiriyle yarışır oldular)”
sözü de bir aileye bir kurbanın yeterli olduğunu
gösterir. Sünnet olan kurbanın hükmü, kesenlerin sevap alacağı kesmeyenlerin günahkâr olmayacağıdır.
Kurban kesilecek hayvanlar: Deve, sığır, koyun ve
keçidir. Tavuk, horoz ve eti yenilen vahşi hayvanlar kurban edilmez.
Devenin 5 seneliği, sığırın (öküz, inek, manda) 2 seneliği koyunla keçinin 1 seneliği veya gösterişli
olan 6 aylığı kurban edilebilir.
Hayvan sağlam olmalıdır: İki veya tek gözü kör, kulaksız, kesim yerine gidemeyecek derecede hasta,
cılız, topal, kuyruğunun çoğu veya meme başları kopmuş, boynuzu kemiğin beyazı görünecek
kadar kırık olan hayvan kurban olmaz. Boynuzun, sadece ucundan ve siyah
yerinden kırılmış olması kurbana mani değildir.
Kurban parasını hayra vermek: Kurban kesmek; nafile namaz kılmak, oruç tutmak,
sadaka vermek gibi bir ibadet türüdür. Kurbanın
parasını sadaka veren kimse kurban kesmiş olmaz, kurban sünnetini yapmamış olur
ama başka bir ibadet yapar. Satın alınan kurban, herhangi bir sebeple
bayram günlerinde kesilmediği takdirde parası sadaka verilir.
Kurbanın vakti: Kurban, bayramın ilk 3 gününde, Şafii’ye göre ise 4’üncü günün
akşamına kadar kesilebilir. Kurban kesenin bunu kendi eliyle yapması mendub
(güzel)dir. Ama isterse birine kestirir, kendisi de başında durur. Yahut
dilerse herhangi birine vekalet verip kestirebilir. Kurbanın
eti üçe bölünür. Bir payı aileye, bir payı eşe dosta, bir payı da
fakirlere ayrılır.
*-*
Bayramınız mübarek olsun
…
Kurban Bayramı’nın Arapça adı “îd-i adha” dır. Çünkü bu bayramda özellikle hacca
gitmiş olanlar kurban keser.
Kurban kesmek, aslında bütün mezheplere göre sünnet-i ayni müekkede yani
kuvvetli sünnettir. Yalnız Hanefiler sünnet-i ayni müekkedeye vacip derler. “Bu
kurbanlar, atanız İbrahim’in sünnetidir” hadisi de kurbanın,
Hz. İbrahim’den kalma bir sünnet olduğunu gösterir. Peygamberimiz de
kurban kesmiştir. Kurbanın hükmünü dünkü yazımda açıklamıştım. Önemine binaen
özetliyorum:
Kurban kesmek bir ibadet türüdür. Parasını sadaka vermekle kurban kesilmiş
olmaz, sadaka sevabı elde edilir. Kurban da sadaka da bir ibadettir. Sünnet
olan kurbanı kesen sevap alır, kesmeyen günah kazanmaz. 50-60 yıl önce kurban
kesmek şimdiki gibi bir yarış halinde değildi. Bazı vaizlerin abarta abarta
söyledikleri gibi kesmeyen günaha girmez, peygamber onu mescidinden kovmaz.
Bunlar hep Peygambere iftiradır. Ebu Eyyub-i Ensari, Peygamber zamanında
birbiriyle yarışırcasına kurban kesilmediğini ama daha sonra bunun bir yarış
haline getirildiğini söylemiştir (Tirmizi, Adahi, 10).
Kurban, bayramın ilk üç gününde, Şafii’ye göre 4’üncü günün akşamına
kadar kesilebilir. Kurban kesenin bunu kendi eliyle kesmesi mendub
(güzel)dir. Ama isterse birine kestirir, kendisi de başında durur. Yahut
dilerse herhangi birine vekalet verip kestirebilir. Kurbanın
eti üçe taksim edilir. Bir payı aileye ayrılır, bir payı eşe dosta
hediye edilir, bir payı da fakirlere verilir. Bayramlar mutluluk zamanlarıdır.
Çünkü Azizmuradi şu anda kaçarak geldiği Türkiye'de tutuklu. Türkiye'nin önünde iki seçenek var.
Ya İran'a iade edecek ve bir anlamda asılmasına göz yumacak ya da başka bir ülkeye sınırdışı edecek.
Uluslararası örgütler ayağa kalktı.
Konu Türk kamuoyunun da gündemine oturdu. Şimdi Azizmuradi'nin
asılmasını engelleme fırsatı elinizde. Azizmuradi'nin iade edilmemesi
isteğini Dışişleri Bakanlığı'na bildirebilirsiniz.
Ben bir insanın inancı nedeniyle yargılanmasının ve cezalandırılmasının insanlık dışı bir uygulama olduğuna inanıyorum. Bu nedenle, Nigar Azizmuradi'nin insanlık dışı bir muameleyle karşılaşma olasılığının çok yüksek olduğu İran'a iade edilmemesini rica ediyorum.
Nepal’de, 200 binden fazla hayvanın kurban
edildiği, hayvan hakları savunucularının tepkisini çeken festival başladı.
Festival için yüz binlerce Hindu, sabah
saatlerinden itibaren başkent Katmandu’nun güneyine 160 kilometre
uzaklıktaki Bara bölgesinde bulunan ormandaki bir tapınakta toplandı. Tapınakta
bugün ve yarın 200 binden fazla bufalo, keçi, tavuk ve güvercin, Hindu
Tanrıçası Gadhimai onuruna kurban edilecek.
Hayvan hakları eylemcileri ve dini gruplar,
geçen haftalarda Katmandu’da ve Gadhimai tapınağı yakınındaki kentlerde
festival nedeniyle protesto gösterileri düzenlemiş, ancak Hindu yetkililer,
ülkenin çok eski bir geleneği olduğu gerekçesiyle hayvanların kurban edilmesine
engel olmayacaklarını belirtmişti. Hayatını hayvanları korumaya adayan Fransız
oyuncu Brigitte Bardot da Nepal Devlet Başkanı Ram Baran Yadav’a bir mektup
yazarak "hayvan katliamına" son vermesini istemişti.
Gadhiami festivali 5 yılda bir kutlanıyor.
Festivale katılanlar, Tanrıça Gadhiami için
hayvanların kurban edilmesinin kötülüğü sona erdireceğine ve refah getireceğine
inanıyor.
Kuran araştırmalarında devrim: Şeriatçılar
kadar Hıristiyan köktendincileri de zor durumda bırakacak bulgular
FRANKFURT (Cumhuriyet Bürosu)
Kuran-ı
Kerim’in doğumu ve ilk metinlerinin eleştirel bir gözle incelenmesinde, nitel
bir sıçramanın eşiğinde olunduğu ileri sürüldü. Öldürülmekten korktuğu için,
çalışmalarını kamuoyunun tepkisinden uzak ve sadece uzmanlar arası iç
tartışmalara açacak şekilde takma isimle yayımlayan bir Alman bilim adamının,
bulgularıyla, yeni bir “Kuran tefsirinin” kapılarını açtığı belirtildi. Batı’da
art arda yayınlanan araştırmalar nedeniyle, İslamiyet’in kendi içinde bir
“Protestanlık” dönemine gireceği iddiaları artarken, birçok çevre “henüz bu
aşamaya gelinmediğini” savunuyor.
Kuran’ın oluşturan metinlerin yazıya
dökülmesi ve yapılarıyla ilgili olarak İslamiyet içindeki “ortodoks” ve
“liberal” kamplar arasındaki eşitsiz mücadeleye bir Alman dilbilimci de
katıldı. Christoph Luxenberg takma adını kullanan bilimadamı, doktorasını
Aramca başta olmak üzere Samî dilleri ve edebiyatları alanında yaptı.
Luxenberg’e göre Kuran, şimdiye dek sanıldığından çok daha fazla oranda
Süryani-Hıristiyan unsurlarla dokunmuş bulunuyor. Christoph Luxenberg’e göre,
Müslümanların kutsal metni, birçok yerinde Arap yorumcularca ya yanlış okundu
ya da yanlış yorumlandı.
Nitekim Alman dilbilimci “Christopher
Luxenberg”, buna örnek olarak “cennetteki huriler” vurgusunu gösteriyor ve
bunun, Kuran’ın temel eğilimine yabancı bir vurgu olduğunu savunuyor. Önasya
dinlerinin hiçbirinde bu tür çağrışımlar içeren fanteziye yer olmadığını
belirten Luxenberg, Kuran’ın 44 ve 52’inci surelerindeki 'huriler'in sözcük
anlamının, Şark’ın cennet anlayışında önemli yer tutan, refah ve saadetin
simgesi “beyaz, kristal saydamlığında üzümler” olduğunu, bunun da Aramca’dan geldiğini
belirtiyor.
Almanya’nın en büyük haftalık siyasi
gazetesi, 450 bin satışlı “Die Zeit”ta yer alan geniş bir yazıda, Luxenberg’in
devrim yaratabilecek nitelikteki kitabını yayımlayacak bir yayınevi bulmakta
karşılaştığı güçlüklere de dikkat çekildi. Alman araştırmacının, “Die
syro-aramäische Lesart des Korans. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der
Koransprache” (Kuran’ın Süryanca-İramî Okuma Biçimi. Kuran Dilinin Deşifre
Edilmesi Üzerine Bir Katkı) başlıklı kitabının akademik dünyada korkuyla
karşılandığı belirtilirken, büyük yayınevlerinin yapıtı basmama kararlarını,
Luxenberg’e “Salman Rüşdi örneğini hatırlatarak verdikleri” kaydedildi. Ancak
kitap Berlin’deki küçük bir yayınevi tarafından 2000 yılında “Das Arabische
Buch” (Arapça Kitabı) başlığıyla basıldı. Bu arada yayınevi iflas etti. Ancak
kitabın dağıtımı sürüyor.
Luxenberg’in çalışmalarının kamuoyu ve
medyada hiçbir yankı bulmadığını ama kendisine geçen yıl güz aylarında Mainz
kentinde yapılan Birinci Dünya Şarkiyatçılar Kongresi’nde bir sempozyum
ayrıldığına dikkat çeken “Die Zeit” yazarı Jörg Lau, Batı dünyasında bu
çalışmalara olan ilginin giderek arttığına işaret etti. Buna göre, “Guardian”,
“New York Times”, bir süre önce de “Le Monde”, Christoph Luxenberg ve
çalışmalarına geniş yer ayırdı. Ünlü Fransız dergisi “Critique”in nisan
sayısında ise Ortaçağ Arap Felsefesi’nin tanınmış uzmanı Rémi Brague, uzun ve
övücü bir makale yayımladı. Samî dilleri ve edebiyatları alanındaki uzman dergi
“Hugaye”nin Ocak 2003 sayısında da Luxenberg’in çalışmalarının Kuran
araştırmaları alanında bir ilk olduğuna dikkat çekildi.
“Die Zeit” yazarı, Alman bilimadamının
Kuran’ın ilk metinlerine ve kaynaklarına yönelik bu araştırmasıyla yerleşik
İslam ilahiyatını tehdit ettiğini ileri sürerken, Amerikan ve Alman üniversitelerindeki
konunun uzmanı bilimadamlarının görüşlerine de yer verdi. Akademik dünyanın,
şeriatçılardan gelebilecek tepkiler nedeniyle endişeli oldukları dikkat çeken
“Die Zeit”, internetteki İslamcılara ait bazı sayfalarında Luxenberg’in
çalışmalarının şimdiden hedefe alındığını da vurguladı. Geniş yazıda,
şeriatçılar kadar, Hıristiyan köktendincilerinin de, Hıristiyanlığın birçok
etkisinin bu metinlerde yer almış olması nedeniyle, zor durumda kalacağına
dikkat çekildi.
Christoph Luxenberg, İramî’nin (Aramca)
Kuran’da kullanılan dili etkilediğini, çünkü dönemin en gelişkin dünya dili
olduğunu belirtiyor. Yüksek Arapça ve klasik Arap yazısının daha sonraları
ortaya çıktığını, bu alfabenin de yanlış okumalara çok açık ve yetersiz
olduğunu kaydeden Alman dilbilimciye göre, İslam peygamberinden sonraki
kuşaklarda metinlerin kesinleştirilmesi, aynı zamanda bir yorum anlamına da
gelmiş oldu.
Nitekim Saarland Üniversitesi’nden Kuran
kaligrafisi uzmanı Gerd-Rüdiger Puin, Aramca ve Arapça’nın yakın diller
sınıfına girdiğini belirterek, Yemen’de Sanaa Camii’nde ortaya çıkan ve Hz.
Muhammed’in ölümünden 50 yıl sonra yazılmış olduğu saptanan Kuran surelerini
incelediğini, ilk metinlerdeki birçok Aramca sözcüğün asıl değil, sonraki
Arapça anlamına ağırlık verilerek kesinleştirildiğini söyledi. Uzmanlar,
Luxenberg’in bulgularıyla, yüzyılı aşkın bir zaman önce “İncil tefsirleriyle”
gelen havayı, İslamiyet içinde yaratabileceğine dikkat çekiyorlar.
Benzer tezleri araştıran ve kendi alanında
bir çığır açan Turan Dursun, 1990 yılında İstanbul’da vurularak öldürülmüştü.
**
Karl-Heinz Ohlig'le söyleşi
"İslam başlangıçta bağımsız bir din
değildi"
Din bilimci Karl-Heinz Ohlig, "Die dunklen Anfänge - Karanlık
Başlangıçlar" adlı kitabında, İslam'ın başlangıçta bağımsız bir din olarak
tasarlanmadığı sonucuna varıyor. Yazarla, Alfred Hackensberger söyleşti.
- Karl-Heinz
Ohling İslam'ın köklerini araştırıyor Kitabınız "Karanlık
Başlangıçlar" adını taşıyor. İslam'ın doğuşunda karanlık olan nedir?
Karl-Heinz Ohlig: İslam'ın başlangıcına ilişkin tüm bilgiler, daha geç
tarihlere ait metinlerden, 9. ve 10. yüzyılda yazılmış olan
"biyografilerden" alınmıştır. İslam'ın daha sonraki öyküsünün kaynağı
da bu metinlerden biri olan, et-Tebari'nin yıllıklarıdır (10. yüzyıl).
Dolayısıyla, İslam'ın ilk iki yüzyılına ilişkin, dayanak olarak alabileceğimiz,
o çağa ait metinler bulunmamaktadır.
- Daha sonraki tarihlere ait bu metinlerin özenli ve eksiz oldukları
söylenebilir mi? Yoksa bu metinler bilimsel açıdan "sahte" denebilir
mi?
Karl-Heinz Ohlig: Bu taslağı da – Tevrat'ı ya da Romülüs ve Romüs efsanesini de– sahte
olarak tanımlamak yanlış olur; çünkü o zaman yazınsal türleri dikkate almamış
oluruz. Dinsel-siyasal kuruluş mitleri tarih yazımı değildir. Böyle olma
kaygısı da taşımaz.
- İslam’ın başlangıçta bağımsız bir din olarak tasarlanmadığı tezini
savunuyorsunuz. Bu teze ilişkin kanıtlarınız neler?
Karl-Heinz Ohlig: 7. ve 8. yüzyıldaki Arap egemenliğinde oluşan Hıristiyanlıkla ilgili
edebi eserler, ama aynı zamanda dönemin sikkeleri ve örneğin Kudüs’teki Kaya
Kilisesi'ndeki yazıtlar bir şeyi gösteriyor: Yeni hükümdarlar İznik Konsülü'nün
kararlarını tanımayan bir Suriye-Pers Hıristiyanlığını temsil ediyorlardı.
Onlara göre İsa Tanrı'nın elçisi, peygamberi, kölesiydi ama Tanrı'nın fiziksel
anlamda oğlu değildi. Tanrı tekti, "ortağı" yoktu. Bu yüzden kilise
babası Şamlı Johannes (ölümü 750), Yunan etkisindeki kendi Hıristiyanlık
anlayışına uymadıkları için, bu hükümdarları "sapkın" olarak
nitelemişti. 9. yüzyıldan önce, Arapların yeni, bağımsız bir dine sahip
olduğundan söz edilmiyordu.
-Bu, İslam'ın ancak daha sonra bağımsız bir din haline geldiği anlamına mı
geliyor?
Karl-Heinz Ohlig: Bu ifadeden, biraz keyfi ya da bilinçli bir eyleme girişildiği anlamı
çıkıyor. Yeni dinler daha ziyade, içinde bulunulan geleneğin dinsel
fikirlerinden, miras alınan ilkelerin önem derecesinin değiştirilmesi, bunların
farklı yorumlanması ve çok özel bir biçimde pekiştirilip sistematize
edilmesiyle ortaya çıkarlar.
-"Karanlık
Başlangıçlar" 2007 yılında Hans Schiler Yayınevi'nden çıktı. Muhammed
Peygamber hakkında da tarihsel - eleştirel araştırmalar yaptınız. Peki bir
birey olarak Muhammed hakkında neler söyleyebilirsiniz?
Karl-Heinz Ohlig: En önce sikkelerde MHMT kısaltmasının Doğu Mezopotamya’da 660 yılında
ortaya çıktığı, bu kavramın batıya doğru yol aldığı ve batıda, ortasında MHMT,
kenarlarında ise Arap yazısıyla Muhammed yazılı iki dilli sikkelerin basıldığı
kanıtlanabilir. Bu sikkelerde Hıristiyan ikonografisi yer almaktadır: Örneğin,
haç işaretine tekrar tekrar rastlanmaktadır, Muhammed ise açıkça, tıpkı
Katoliklerin ayinlerinde atılan kutsal "övgüler olsun, gelene…"
nidası gibi İsa’nın bir sıfatı -adı- olarak anlaşılmıştır.
Muhammed, "övülmüş olan, övülen ya da övülesi olan" anlamına gelir.
Kaya Kilisesi'ndeki yazıtların metninde de Muhammed, Mesih'le, İsa'yla,
Meryem'in oğlu ve Tanrı'nın kölesiyle ilişkilendirilmiştir. Şamlı Johannes de,
kendi bakış açısına göre sapkın olan bu ifadeye karşı yürüttüğü polemikte bu
sözcüğü aynı anlamda kullanmıştır.
Daha sonra bu hıristilojik sıfat, kökünden koparılmış görünüyor; bu sıfat,
Kuran’da kendisine sık sık hitap edilen, ismi anılmayan peygamberle ilişkilendirilmiş
ve böylelikle bir Arap peygamberi suretinde tarihi bir kimliğe bürünmüştür.
Yine en eski kaynak olan, Şamlı Johannes, sözde peygamber Mamed'ten söz ederek
bu tarihselleştirmeye tanıklık etmektedir. Tarihsel boşluklar ancak bundan
sonra söz konusu Muhammed’e ilişkin zengin öykülerle doldurulabilmiştir.
- Bu durumda geriye, Muhammed sözüyle muhtemelen İsa'nın kastedilmiş
olabileceğini kanıtlamak mı kalıyor?
Karl-Heinz Ohlig: Kuran hareketinin tarihinin başında ya da başka bir aşamasında önemli
bir vaizin yaşamış olması – şimdiye kadar tarihsel olarak kanıtlanamamış olsa
da – kesinlikle mümkündür. Arap sikkelerinin ya da Kaya Kilisesi'ndeki yazıtın
tanıklığına göre, "Muhammed - övülmüş ya da övülesi olan" kavramının,
başlangıçta hıristolojik bir ünvan olduğu kabul edilmelidir.
- Sizin sözünü ettiğiniz bu bağlantılar şimdiye kadar neden düşünülmedi peki?
Karl-Heinz Ohlig: İslam teolojisinde bu türden sorular sormak yasaktır. İslam teolojisi
bugüne kadar bir aydınlanmadan geçmemiştir. Batı'da İslam bilimi ise hâlâ,
tarih bilimine yerleşmiş yöntemleri kullanmadan, dil bilimiyle uğraşıyor.
Ortadoğu'nun tarihsel açıdan ve Hıristiyan teolojisi bakımından son derece
farklı kültürel ortamı da çok az araştırılıyor. Bu yüzden bu geleneklerin
kökenlerini göremiyorlar.
- "Erken İslam" kitabınızda, bu dine zarar vermek istemediğinizi
söylüyorsunuz. Birçok Müslüman tam tersini hissedecektir.
Karl-Heinz Ohlig: Aydınlanma, 18. yüzyıldan beri birçok Hıristiyan tarafından – bazıları
tarafından bugün bile – dinlerine yönelik bir saldırı ve yıkım olarak algılandı;
ancak Aydınlanma düşüncesi gerçekte Hıristiyanlığa modern çağda varlığını
sürdürme imkânı sağladı. İslam ise henüz bu adımları atamadı. Ancak bu adım,
gelecekte getto tarzı dışlanmış toplumlara sahip olmak istemiyorsa, İslam için
de kaçınılmazdır.
(Texte paru dans Critique, avril
2003, n° 671, p.232-251)
Compte rendu de :
LUXENBERG, Christoph. Die syro-aramâische Lesart des Koran. Ein Beitrag zur
Entschlûsselung der Koransprache. Berlin : Das Arabische Buch, 2000,
IX-311 p. ;
PRÉMARE, Alfred-Louis de . Les Fondations de l'Islam.. Entre écriture et
histoire. Paris : Le Seuil, 2000, 535 p.
Un livre récent, dû au savant allemand Christoph Luxenberg [1], a peut-être effectué une véritable
percée dans le domaine des études coraniques. C'est pourquoi il m'a semblé
valoir la peine de le présenter au public français, qui risquerait de passer à
côté [2]. Je suis conscient de n'avoir pour
ce faire qu'une légitimité bien légère : si j'ai appris l'allemand, je suis
moins arabisant que frotté d'arabe, et j'ignore le syriaque. En conséquence,
mon rôle ne peut être ici que provisoire, en attendant mieux.
Au XIXe siècle, on disait par plaisanterie que la première langue sémitique
était l'allemand, tant les auteurs allemands ou de langue allemande (qu'on
pense au hongrois I. Goldziher) avaient une position dominante dans les études
bibliques et islamologiques. Depuis lors, l'anglais a pris le dessus comme dans
bien d'autres domaines, et pour les mêmes raisons.
Cependant, il n'est guère possible de ne pas utiliser les travaux des
auteurs de langue allemande. Mais que dis-je, on y arrive très bien ! Dans bien
des travaux, il suffit de parcourir la bibliographie pour s'en convaincre...
Quant aux vraies langues sémitiques, il faudrait être aussi savant que
Luxenberg en arabe (littéral et dialectal) et en syriaque pour discuter de
façon efficace les résultats de ce livre de pure philologie, et de lecture
ardue. C'est très loin d'être mon cas. Je ne puis donc prétendre ici que
présenter ses résultats, sans pouvoir m'engager dans la discussion critique
approfondie qu'ils méritent et exigent [3].
En effet, nous sommes peut-être en présence d'une révolution, d'une
révolution tranquille, et opérée sans jamais enfler le ton. Pour comprendre à
quel point, il faut esquisser un panorama de la situation actuelle.
Eski toplumu ve eski dinleri, onlara ait
belgelerden öğrenmek kadar doğru bir metot yoktur. Bununla birlikte, eski
toplum ve eski inançlar üzerine çalışma yapanların çok azı, gerçekten bu belgeleri
tanımakta ve-ya tanımak için çaba sarf etmektedirler.
Okuduğu Ahura Mazdacı Avesta'lardan yola çıkarak, günümüzden 4000 yıl
kadar önceki dönem için “köpek hakları”ndan bahsedebilen Turan Dursun,
aşağıdaki listeye ait kaynakları bilmiyordu. Eski Avesta'lara kadar giden
ve “köpek”ler üzerine son derece ayrıntı taşıyan belgeler, “Köpek” üzerine
Hitit kayıtları ile Tevrat ve Kuran'da da yer alan “imani” sözcükler, Köpek
totem ile eşitlenmiş İnsan Topluluğu ile ilgiliydi. Koyuna, Kuzu'ya, İneğe,
Öküz ve Dana'ya tapıldığı gibi, aynı biçimde, Mezopotamik toplulukların
bazıları Köpeğe de tapıyorlar; kendilerini Köpek ile eşitliyorlardı.
Günümüzde kendi evladını, bir başka şahısa, "İtin olsun,
oğlumdur" diye tanıtan bir babanın gerisinde, binlerce yıllık hayvan
ve bitki totem tarihçesi yatmaktadır.
Aşağıda yer alan liste, bu çalışmalarda bizlere büyük destek sunuyor.
Fakat bunun için gönüllü tercümanlara gereksinim duyuyoruz.
Gönüllü olarak, aramızda bunların tercümesi için çalışacak olanlara, bilim
dünyamızın çok ihtiyacı bulunuyor.
Akademisyenlerimizden, genç öğrencileri bu yönde teşvik etmeleri ricasında
bulunuyoruz.
Kitap veya konu tercihini herkes kendisi de yapabilir.
Akado-sammaru
kutsal “Yaratılış” anlatımlarında,”et”, “kan”, “yiyecek”, “içecek”, “ateş”, “su”,
“tuz”, “meyve”, “kurban” gibi çok somut ve maddi kavramlar merkezi konuları
oluştururlar. Bu durumda ilahiyatçı veya tanrıtanımaz bilim adamlarımızın,
dinin kaynaklarına ilişkin çalışmalarda,«ruhani» alanı çıkış noktası alma
genel âdetini gözden geçirmeleri yararlı olmaz mıydı?
Eski
Ahit’te Tanrının, ilk andan itibaren, insanlara “kan içmeyi”, şu ya da bu
yiyeceği yemeyi yasaklamakla çok ilgili olması, kutsal dinlerde
‘yeme-içme’ konusunun neden önem taşıdığına eğilmeyi gerektirmez miydi?
Akado-sammaru
aktarımlarına dayanan üç kutsal din yazınında, 'yiyecek-içecek' konusu kutsal
davranışların, ritüellerin, tanrı yasaklarının temel konusu olmaya devam
etmiştir. Örneğin Tanrı, bir başka biçimde yaratması mümkün değilmiş gibi, Eski
Ahit’te yer alan ikinci yaratılış versiyonunda, Adem'i uyutur; kaburgasından
bir parçayı çıkarıp alır, Havva’yı da bu kemik, kan ve et parçasından var eder.
Âdem de uyanınca Havva’ya, «bu benim kanım, bu benim etim» diye ad verir.
Tanrının ‘ol’ diyerek bir anlık edim yerine, kan-et-kemikle ilişkili bu operasyonel
yaratılış anlatımında eski toplumun insan kurbanı, et ve kan ile ilgisinin
bulunduğunu ileri sürmek pek mi aykırı bir fikir olurdu?
Kutsal
anlatıma göre, Âdem ile Havva yaratılıp da cennete konulduklarında, Tanrı’nın
yaptığı ilk iş, onlara bir «meyve» yasağı bildirimini yüksek sesle ilan etmek olmuştur.
Bu anlatım tarzında, Tanrı ile bire-bir konuşan Âdem ile Havva; bahçede
gizlenen Âdem’in yerini 'neredesin?' diye ona sorarak öğrenen bir tanrı
gibi noktalar üzerinde dolaşmak temel konuları görmeyi engellememelidir.(1)
‘Sümer-Akkad’
topluluklarının tarihsel gelişme zeminine oturtarak sürdürmeye çalıştığım
incelemeler, bize bu anlatım tarzlarının, birer birey 'adı' olmayan Âdem ve
Havva tanımları etrafındaki iki toplum birimin bir ritüel halindeki ittifak
örneklerine dayandığını göstermekteydi. Bu anlatımlarda yer alan,
«çıplaklık», «gözlerin açılması», «yılan ile konuşma» gibi motifler,
o dönemin ritüel biçimleri ve o döneme ait kavram içerikleriyle ilgiliydiler.
‘‘İnsan’ın
yaratılış’’ına ilişkin anlatımlarda ilk anlardan itibaren karşımıza çıkan bu
yiyecek-içecek yasağını, ‘ilk yasak bilinci’ veya‘ilk kural kavramı’ gibi, konunun
doğrudan özünü ifade etmeyen genel değerlendirmeler çevresine oturtarak açıklayamayız,
o şekilde açıklamamalıyız da. Çünkü burada, doğrudan doğruya,'yiyecek' ve
'içecek'in kendisine ilişkin, eski toplumdaki düzen kurallarının bir anlatım tarzı
bulunuyordu.
Âdem
ile Havva’nın, daha sonra ‘büyüğü’nün ‘küçüğü’nü öldürecek olan “düşman kardeş oğulları”,
yine anlatıma göre, ortada daha henüz 4 kişilik bir 'aile' var iken, hemen
mesleki bir arayışa yönelmişlerdi. Bir oğul kendine 'çiftçiliği' öteki oğul ise
'çobanlığı' seçmişti. Bununla da kalmamışlar,’meslek’lerinden elde ettikleri ürünlerinin
ilk ağzını da derhal Tanrıya sunmaya başlamışlardı.
Bu
anlatım tarzları ve buralarda kullanılan kavramsal değerlerin gerisinde, ,eski toplumda,
çoban ve çiftçi toplum birimler arasında gerçekleşen ittifakı; bu
ittifakın evlilik ile karşılıklı ürün değişimi veya mübadelesi ile ilişkisini;
erkek çocukların ‘baba’ ve ‘ana’ toplum birimleri arasındaki pay ediliş
anlatımlarını buluruz. Eski toplumda kurallar, ‘birey’lerin, modern anlamda “birey”
olabilmelerine olanak tanımayacak kadar katı, yaygın ve detaylıdır.
Eski
Ahit’te de değişmiş olarak yinelendiğine göre, Tufan olmuş, bütün dünya
sel-sulara karışmış, ortalıkta 'canlı' olarak, tanrıya büyük sadakat besleyen
Nuh ile yakın çevresi ile Nuh’un, aktarıma göre, toparlayıp «gemi »ye
bindirdiği birer çift hayvan ile kuş kalmıştı. Gelgelelim, böyle bir «Tufan »
sona erer ermez, Nuh'un yaptığı ilk iş, Tufan’dan kurtulup canlı kalsınlar diye
gemiye soktuğu hayvanların bazılarını boğazlayıp tanrıya kurban etmek olmuştur!
Eski toplum,
elinde bulunup bulunmadığına bakmadan, karşıt toplum birimine, kendi toplum
aidi bireylere, kendi tanrısına, karşıt tanrılara durmadan kurban, sunu sunar!
Kanıyla yunar, toprağa akıtır, yakar, iç organlarını, yağını, budunu,
işkembesini özenle ayırır, farklı tanrılara farklı hayvan kurbanları sunar veya
sunulmasını yasaklar. Bunlara ilişkin ayrıntılı kurallar oluşturur, yazar. Eski toplum, eski din, kurbansız, sunusuz,
zekâtsız yaşayamaz!
Nuh'un,
'soyları yaşasın' diye gemiye aldığı hayvanları, onlar daha üremeye bile fırsat
bulamamış olmaları gereken bir anda, 'Gemi'nin konduğu 'dağ’ın başındaki
sunakta boğazlama aptallığı, kızgınlığına yol açmak şurada dursun, Tanrıyı
memnun da etmiştir üstelik. (2)
Tufanın
ardından, Tanrı, Nuh ile 'anlaşma’sını yapar! Bu 'anlaşma' sırasında
Tanrının tek bir koşulu vardı: Artık 'insan kanı içilmemeli' ve 'insan
eti yenilmemeli’ydi!
Tufan’dan
sonra, Nuh ile tanrı arasında gerçekleşen ayinde, Tanrının 'iman' üzerine vb.
Nuh’a ve evlatlarına ruhani açıklamalar yapmasını boş yere bekleriz! Anlatıma göre
bütün 'dünya’da, yarattığı 'insan, hayvan ve sürüngenleri' yok edecek kadar
gaddar olan tanrı, zaten bir avuç kalmış Nuh ile 'ailesi’ne, ısrarla,
artık 'insan kanı içmeme' ve 'insan eti yememe’ şartlarını dayatıp durmaktaydı.
Tanrı
ile bireyin 'kalbi' arasında bulunduğu varsayılan 'ruhani' inanç ilişkisinde,
kan, et ve kemiğin ; 'kutsal kazan’, 'ibrik', 'kupa' ve 'buhurdanlık'ın; 'ateş (mum)
yakma ve söndürme' gibi olguların nasıl bir yeri olabilir?
Anlıyoruz
ki, tanrılar, ‘yarattıkları’ varlıkların
yeme-içme işleri ve yasaklarıyla bu denli uğraşmış, vazgeçirmek veya uygulatmak
için, insanlara karşı şiddet kullanmış, dil dökmüşler ise, bütün bunlar
nedensiz değildi.
Eski
kayıtlarda,«içmek » ve « yemek » kavramlarını,
bireyin gündelik doğal edim konusu olarak değil, kutsal ayin ve dini inanç
parçası olarak buluyoruz. Akado sammaru toplumlarından Hititlere değin, yazılı belge,
çizim ve kazıt bulgularında , «içmek» ve « yemek » kavramları,
araçları ve bunların kullanım tarzları dinsel, kutsal bir edim haliyle bulunmaktadır.
Erken kutsal kurallara dayanıyor olan Musa yasalarında, sunağa yaklaşmak,
sunuyu sunmak, sunak ateşini yakmak, sunudan yemek, kutsal kazana dokunmak, bu
ve benzeri noktalarla ilgilenmek tamamen farklı düzeydeki kutsal
şahısların ödevleri olarak düzenlenmişti. (Meyhane sakiliği’nin kaynakları da
kutsal kişilerden geliyor.)
‘Yemek’
ve ‘içme’nin kutsal karakterini ve anlamını, Hıristiyanlıkta kutsal sofra
geleneğini ifade eden son akşam ziyafetinde, kiliselerdeki ayinlerde, bütün
saflığıyla görüyoruz.
İsa, « göğe
uçmadan» önceki akşam, havarilerine verdiği ziyafette, onlara şarap dağıtmış,
«için, bu
benim kanımdır » demişti.
Ekmeği
bölüp dağıtmış,
«yiyin, bu
benim etimdir » demişti.
İsa’ya mal
edilen bu kutsal törenler, gerçekte, günümüzden 4–5 bin yıl önceki Akado
sammaru atalarının yamyamlık döneminden kalan; eski toplumun insan kan
içiciliği ve insan eti yiyiciliğinden vazgeçme sürecinde oluşturduğu sembolizmi
yinelemekten başka bir değildi. Eski toplum, tanıdığımız İsa’ya kadar geçen
süre zarfında, yamyamlığı, ‘ekmek’ yemeye; kan içiciliği ise ‘içki’ içme
geleneğine çoktan dönüştürmüş durumdaydı.(3)
Akado-sammaru
yazın kaynakları ilk kutsiyet kavramları ile yiyecek-içecek ve cinsel ilişki
düzeni arasındaki temel toplumsal bağları yeterince gösteriyor. Bir uygarlık
kategorisi olarak şekillenen ilk kutsiyet kavramlarının, insanın en doğal
güdüleri olan yiyecek-içecek ve cinsel ilişki alanlarında, eski barbar
kuralları aşma sırasında oluşturulan bir sembolizm olarak şekillenmesi anlaşılabilir.
Bu sembolizm, uygarlığın şafağı döneminde, artık nerede ise, gerçekleşmiş
durumda olmalıdır. «Yer’in Gök’ten,
Gök’ün Yer’den ayrıştırılması» formülü olarak tanıdığımız, iki temel Mezopotamya
topluluğun birbirinden ayrıştırılması işleminde de bunu görüyoruz. İlahilere
göre, «yer ile gök », tapınaklarda «kutsal ekmek yenmesi» ile
birbirlerinden ayrıştırılmıştı. Anlıyoruz ki, buradaki ‘Yer’ ve ‘Gök’ Akado
sammaru topluluklarıydı ve onların birbirleriyle kaynaşma ve ayrıştırılması
birer ritüel konusuydu. Ritüellerde ise ‘yemek ve içmek’ temel ayin araçlarıydı.
Eski
tanrıların kutsal sofraları, bir anlaşma, ittifak ifadesidir. İki toplum birim
arasındaki anlaşmanın aracı olan «yaşam suyu» ve «yaşam
yiyeceği» kavramlarını erken dönem tablet kayıtlarından itibaren
tanıyoruz.
Orada
bir topluluk için «yaşam yiyeceği
ve içeceği» olan olgular, ittifakın öteki tamamlayıcısı bakımından «ölüm yiyeceği ve ölüm içeceği» olarak değerlendiriliyordu.
Bu durumda, ‘yaşam yiyeceği’, aynı zamanda ‘ölüm yiyeceği’; yaşam içeceği, aynı
zamanda ölüm içeceği idi. Eski toplumda, iyi ve kötü, helal ve haram,
yaşam ve ölüm, iki toplum birim arasında zıt özellik taşır.
Bu
yandaki 'yaşam yiyeceği, içeceği' karşı yanda ' ölüm yiyeceği, içeceği'
halini alıyor ise, öyle anlaşılıyor ki, taraflar kendilerine ait insan
kurbanlara dokunmuyor, bunu karşı tarafa sunuyorlardı. İgigi’lerin, kendi aralarından
birisi kurban edildiğinde, bu kurbana ‘tükürmeleri’ (4), bu
durumu anlatıyor olmalıdır.
Biri 'su', öteki 'ateş' ile
ilgili olan Ea-Enki ve Anu tanrılar arasındaki ilişkide ‘yaşam ve ölüm
içecek ve yiyecek’ düzenlenişini tam olarak görüyoruz. O anlatımda, Eridu’daki Enki-EA
topluluğu için « ölüm yiyecek ve içeceği », Anu/Enlil topluluğu için
«yaşam yiyecek ve içeceği » olarak kavranılıyordu. Adapa anlatımına
ilişkin Tel Harmal'da ele geçen bir versiyonda bu açıkça ifade edilmektedir:
«Eridu'nun evladı»,«EA'nın
oğlu» olarak da tanımlanan Adapa ,«insan soyundan»dı. Enki-Ea tarafından var edilmiş,
yani eski kavramlarla, onun 'adı' EA tarafından verilmişti. Eridu'daki ödevi, ekmekçi,
fırıncı, kazancı, yemek pişiricilikti. Kısaca mutfak sorumluluğu
diyebileceğimiz bu kutsal göreve ilişkin kalıntıları, Eski Ahit'in Musa dönemi
ve Ehl-i Beyt örgütlenmesinde buluyoruz.(5) 'Yiyecek'le ilgili bu
kutsal görev,'kutsal kazan'la da çok yakın bağlara sahip olmalıdır. Ritüellerde
kazan başında bulunma ödevi, erken Sümer anlatımlarında, sonradan bize 'cadı'
ve 'cadı kazanı' olarak ulaşacak olan bir Tanrıça ödevi idi.Kadın ve erkek
sofra ayırımı olarak da tanıyacağımız ayrışma içinde bu ödev,giderek,bazı
topluluklarda erkeklere doğru evrilmiş görünüyor.
Adapa, bir gün «balık avı»nda
iken,'kayığı' «güney rüzgârı» tarafından devrilir. Böylece Adapa, o sırada «bir
ayna gibi olan» «deniz»e dalar. Bunun üzerine Adapa, «Güney rüzgârının
kanatlarını» kırar. Bu arada Anu (= Şamaş) fark etmiştir ki, bir haftadır (='7
gün') «Güney Rüzgârı» esmiyor. Bunun sorumlusunun Adapa olduğu ortaya çıkar.
Ateş, Güneş, Gök tanrısı Anu onu bulunduğu yere çağırır. Adapa Anu'nun yanına
gitmeden önce babası tanrı Ea-Enki ona, Anu’ya olduğu kadar Dumuzi ve Gişzida'nın
tutumlarına da dikkat etmesi gerektiğini anlatıp;
‘ölüm ekmeği ikram ederlerse
yeme,
Ölüm suyu ikram ederlerse içme!’
diye uyarır.
Adapa,«Gök’ün eşiğine»,Anu'nun
kapısına gelip Dumuzi ve Gişzidum’la karsılaştığında, bu iki tanrı veya
tanrısal varlığı tanımıştır. Dumuzi ve Gişzidum, ona, neden yas giysileri
giymiş olduklarını sorarlar. Adapa onlara
«Ülke’nin, (Yeryüzünün?, Toprağın,
Eridu'nun?) iki tanrısını kaybettik,
Bunun için yas elbiseleri
giydim» der.
İsimlerini anması, bu iki tanrıyı
(veya tanrısal varlığı) mutlu kılmıştır. Dumuzi ve Kişzidum, Adapa’ya bir
«giyecek» ve «(zeytin?) yağ(ı)» verirler. Yağla yağlanır, giyeceği
de giyer,
Sağ ve sol'daki melekler,ikiz
kardeşler, Anu tapınağının girişinin iki yanında bulunan iki aslan sembolü vb. olarak da tanıyacağımız Dumuzi (= Tammuz, Adonis,
Adam) ve Kişzidum (=Ningişzida) ( 6 aylık devrelerde bir ölünce öteki dirilen
yaz-kış, ikiz..lerdir de) Adapa'yı alıp Anu'nun huzuruna çıkarırlar.
Anu, Adapa'ya,
« güney rüzgarının
kanatlarını niye kırdın? »
diye sorar. Adapa başından
geçenleri olduğu gibi anlatır.
Anu, EA'nın koruduğu Adapa’nın
bu içtenliği karşısında, onu yüceltmek ister. Ona «yaşam yiyeceği » ile
« yaşam içeceği » sunar. Fakat Adapa, Ea'nin uyarılarına bağlı
kalarak bunları yemeyi ve içmeyi reddeder. Çünkü, Ea, Anu'nun 'yasam yiyeceği'
dediğinin ' ölüm yiyeceği' olduğunu; 'yaşam içeceği' dediğinin ise ' ölüm
içeceği' olduğunu söylemişti. Adapa’nın bunları içmesi ve yemesini de yasaklamıştı.
Bu durumda Adapa sadece yağlanmış olmayı ve yeni giyecekleri sırtına geçirmeyi
yeterli bulur. (6) Fakat
Adapa böylece, ölümsüzler arasına ulaşma sansını da yitirmiştir artık. (E.Dhorme. Les
Religion de Babylonie et d'assyrie. Pages 16, 46, 309-310 etc)
****
1) Kutsal anlatım kavramlarının, birçok halde, günümüzdeki içerikle
ele alınamayacağını açıklamıştım. Bu bakımdan farklı olguları anlatan
kavramları, Eski Ahit veya Kuran'da yer alan değişik içerikle kullanınca ortaya
çıkan 'çelişme', 'mantıksızlık' gibi noktalar etrafında dolaşan bir sorgulama
metodu beni hiç ilgilendirmiyor. Bunu yapan hayli insan var.
Kutsal anlatım kavramları, eski tarihsel
donemin ritüel biçim ve kavramlarına bağlı ele alınmadan ve bir çok halde başka
içerik değerlerine sahip oldukları anlaşılmadan, cennet'te Adem'in tanrıdan
«saklanabilmesi», Adem ile Havva’nın «gözleri henüz açılmamışken» bahçede nasıl
geziniyor, « yasak meyveyi » nasıl buluyor, Yılan’la nasıl
konuşabiliyor, yasak meyveyi yer iseler tanrı gibi olacaklarını nasıl biliyor
oldukları gibi açıklama gerektiren noktalar açıklanamaz.
2) Bu anlatımda da beni ilgilendiren asıl yön, soyu tükenmesin diye
gemiye alınan hayvanların kurban edilmesi anlamsızlığı vb. üzerine olamaz. Çünkü,
zaten, kutsal kitapların anlattığı 'sel' biçimli Tufan', gerçekte, kutsal
kazanlar etrafında gerçeklesen toplu ortak son yamyamlık ritüellerinden
birisiydi.
3)Yeni Ahit, İncil, Hıristiyan inancını şekillendiren toplulukların
dini kastının, devraldıkları eski dini geleneğe ait anlatımları İsa ağzından
söyletilmesi, düzenlenmesi sürecinde oluşmuştur. Şu an ayrıntıları bizi fazla
ilgilendirmiyor.
İsacılıkta kutsal sürahi’nin bir 'acı', 'üzüntü'
kaynağı olarak algılanmasının nedeni de, kutsal sürahi, kupa’nın tarihte kan
içim aracı olarak kullanılmış olmasına bağlıydı.
Etkileri günümüzde de suren, kutsal
sürahi, ibrik, kazan, gibi yiyecek-içecek-arınma araçlarının Sümer-Sami
dinlerindeki varlıkları, din olgusunda insan kurbanının yerine işaret ediyor.
Olimpiyatlar ve müsabakaların mükafat aracı 'kupa’nın ayni zamanda kilise
kutsal eşyalarından olmasının anlamı eski insan toplumunun gerçek varlık
alanında bulunur.
(4) İslamda ‘istiğfar’ kavramı ile bu nokta
arasındaki ilişkiye bakmak yararlı olabilir.
(5) Beyt, Bitüm kavramı Hebro dilinde, Yahudi atalarında, Batı Semitlerde,
Sümerlerin (E) 'sine, Ev’ine karşılık düşen bir kelimedir. Bu kavram, asıl
olarak mabet ve tapınakları tanımlamak için kullanılıyor. Göçerlerde ‘tanrı
evi’ olarak gezgin 'çadır',kamış kulübe olarak kullanılmış olmalı. En
azından Musa’nın gezgin tanrı çadırı bunun bir örneğidir. Aşağıdaki bölüm bu
'tapınak çadır’ın yapısı hakkında azçok bilgi vericidir:
“Konutu, çadırla bütün takımlarını, kopçalarını, çerçevelerini,
kirişlerini, direklerini, tabanlarını; kırmızı boyalı koç
derisinden örtüyü, deri* örtüyü, bölme perdesini; Levha Sandığı`yla
sırıklarını, Bağışlanma Kapağı`nı; masayla takımlarını, Tanrı`nın huzuruna
konan ekmekleri* saf altın kandilliği, üstüne dizilecek kandillerle
takımlarını, kandil için zeytinyağını; altın sunağı, mesh yağını, güzel kokulu
buhuru, çadırın giriş bölümünün perdesini; tunç sunakla ızgarasını,
sırıklarını, bütün takımlarını, kazanı, kazan ayaklığını; avlunun perdelerini,
direklerini, direk tabanlarını, avlu girişinin perdesini, iplerini,
kazıklarını, konutta, yani Buluşma Çadırı`ndaki hizmet için gerekli bütün
aletleri; kutsal yerdeki hizmet için
dokunmuş giysileri, Kâhin Harun`un kutsal giysilerini, oğullarının kâhin
giysilerini Musa`ya gösterdiler. ( Mısırdan Çıkış 39)
Akadosammaru topluluklarında, başlangıçta, dini hiyerarşi, bu Beyt’in
yönetiminin düzenlenmesi biçiminde oluşmuştur. Ehli Beyt, Beyt Ehli, eski
Mabet, Tapınak yönetim düzeni içindeki örgütlenme ile paralellikler taşıyor. Bektaşilik'in
"Şeriat, hakikat, tarikat, marifet erenleri"
, bu Beyt’te, Tekke’de farklı ödevleri üstlenmiş görevlilere ait
nitelemeler gibi görünüyor.Orada 'Marifet erenleri’ni, günümüzdeki
anlamıyla genel bir beceri karşılığı olarak yorumlamak yerine bir
başka anlatım değeri temelinde,ateşe ilişkin ayinsel gösteri kabiliyeti; kor
köz sanatı, sihirbazlık, çalgıcılık, ilahi söyleyicilik gibi ele alınabilir. Bu
‘marifet’leri, eski kutsal me’ler arasında görmüştük zaten. Bunun yanısıra, eski
‘yaratılış’ anlatımlarında, kutsal me'ler arasında çok sayıda 'hadım' bulunuyor
olduğunu görmüştük. Hadımlık veya evlilik yasakları Hıristiyan kilise
örgütlenmesinde hala, en üst düzeyi oluşturan dini görevlilerin bir
özelliğidir. Dini hiyerarşide, görevlilerin evlenme hakkı olması ve olmaması
konusu, eski toplumun hadım görevli veya vakfedilmişleri ile doğrudan
ilgilidir.
(6) Bu böyle olmakla beraber, hastalıklardan korunmak
için Adapa'ya başvurulan dua örneklerinde ondan, «Güney rüzgarı’nın
kanatlarını kıran » ve « göklere çıkan » olarak bahsedilmeye
devam edilmektedir.
Bu anlatımda ’yeni elbise giymek’, ‘yağ sürmek’ motifleri
kullanılıyor. Bay Dhorme, yorumlarında bu motifleri hiç dikkate almamıştır. Bu
motifler, başka tabletlerde, ölen şahısları, ‘geri dönüşü olmayan ülkeye’ gidenleri
tanımlar. (Yer yüzüne çıkmak istiyor olan,‘Temiz elbise giymemeli’, ’yağ
sürmemeli’, sevdiği oğlunu öpmemeli ..vb)
Sümer kayıtlarında ölüm ve cenaze törenleriyle ilgili 'temiz', 'kirli
elbise', 'yağ sürme' gibi kavramlara, 2000 yıl kadar sonranın İncil’inde
de, bir başka bağıntıda, 'tövbe etme’yle ilişkili olarak da rastlıyoruz:
“Sonra İsa, mucizelerinin çoğunu yapmış olduğu kentleri,
Tövbe etmedikleri için şöyle azarlamaya başladı:
“Vay haline, ey Horazin!
Vay haline, ey Beytsayda!
Sizlerde yapılan mucizeler Sur ve Sayda`da
yapılmış olsaydı, çoktan çul* kuşanıp
kül içinde oturarak tövbe etmiş olurlardı. ( Matta 11:
20/21)
‘Göğe çıkmak’ ise, eski kayıtlarda iki anlamıyla yer alıyor. ‘Gök’,
Anu, Enlil’in ateş kültünün egemen olduğu Sami topluluk tapınaklarının tanımı
halini almıştı. Bir de doğrudan doğruya, yakılarak kurban edilenlerin
tanımlanması olarak da rastlıyoruz. ‘Ölümsüzlük’ kavramı da, eski kayıtlarda
(gerçi bu günümüzde bile böyledir ) aslında ölmüş olanı, ölümü anlatır.
Bu durumda Adapa, kurban edilmiş gibi görünmektedir. Eski toplum’un
bazıları, kendi namına kurban edilen, kendini kurban eden bütün
şahsiyetleri, kategorileri ‘tanrısal’ görür. Böyle bir yaklaşım, aslında, günümüzde
de vardır hala.
(Uruk’lular bu kez
İnanna’nın getirdiklerini saymaya başlarlar) :
“İnanna, getirdin sen
(Uruk’a)
Anu rahibinin kürsüsünü,
Lugal rahibin kürsüsünü,
Kâhinliği,
Yüceltilmiş tacı,
Kıraliyet koltuğunu.
Getirdin sen,
Kutsal asayı,
Kutsal giysiyi,
“Çoban’ın kayığı”nı,
"Kayığın yöneticisi
”ni.
Getirdin sen,
E-gizi rahibesinin kürsüsünü
Nindingir rahibesinin
kürsüsünü,
Gudu rahibinin kürsüsünü.
İgib rahibinin kürsüsünü
Getirdin sen,
Devr-i daim düzenini,
Yeraltına inişi,
Yer altından çıkışı,
Kurgara rahibini.
Getirdin sen,
Kılıç’ı
Gürzü
Siyah giysiyi
Renkli giysiyi
Getirdin sen,
Kuralı,
Titremeyi
Cinsel birleşmeyi,
Sevişmeyi,
Fahişeliği.
Getirdin sen,
Doğru söylev çekmeyi,
Sözle yanıltmayı,
Oturaklı söz etmeyi.
Getirdin sen,
Kutsal ‘taverna’yı (han’ı, pavyon’u,
genelevi)
Göğ’ün fahişelerini,
Müzik aletlerini,
Şarkı söyleme sanatını,
Yaşlı kadına hürmeti.
Getirdin sen,
Kahramanlık’ı,
Gücü-kuvveti,
Kötülüğü,
Sertliği,
Şehir yağmacılığını,
Ağıt söylemeyi,
Mutluluk şarkılarını.
Getirdin sen,
Sahtekarlığı,
İtaati,
Baş kaldırmayı,
Göçerliği,
Yerleşik yaşamı.
Getirdin sen,
Çatı ustalığını,
Kazancılığı,
Yontu sanatını,
Maden ustalığını,
Bakır işlemeciliğini,
Yapım ustalığını,
Kamış kullanımını.
Getirdin sen,
Bilgeliği,
Dikkati,
Kutsal arınma törenlerini,
“çoban kulübesini ”
(odun közlerini ?),
Çekingenlik’i
Saygı’yı.
Getirdin sen,
Ateş yakıcılığı,
Ateş söndürücülüğü,
Zor iş’i,
Aile birliğini,
Soy düzenini
Getirdin sen,
Farklılıkları,
Zafer’i
Akıl verme’yi
Zararı azaltma’yı
Hükmü,
Karar alma’yı.
Getirdin sen,
Kadın oyunlarını
Büyücülüğü,
Kutsal Tigi (çalgısını)
Kutsal Lilis (çalgısını)
Ub, Meze, def ve birayı »
Dedi ki, İnanna:
“Gök gemisi’ nereye geldi yanaştıysa önce,
Oranın adı ‘Beyaz Kapı’
olacak !
Kutsal Me’ler nerede takdim
edildi ise,
‘Mavi kapı’ olacak oranın
adı ,
Lapis-Lazuli kapısı olacak !
Gelince (bu kez Uruk’a) Enki
Dedi ki kutsal İnanna’ya:
«Yetkim adına,
Abzu adına,
Yapacağım
.... kadın için Abzu'mda »
Dedi ki İnanna:
‘‘Niye geldin (Enki) sen
şimdi buraya
Tanrısal kuralları geri
almak için mi yoksa?’’
Dedi ki Enki İnanna’ya:
‘‘Yetkim adına
Kutsal tapınağım adına
Muhafaza edin kutsal
kuralları,
Kalsın şehrinizin kutsal
yapılarında,
Büyük rahip geçirsin
günlerini,
Kutsal Gippar kapısında
Gönenç içinde olsun
şehrinizin insanları
Mutlu olsun Uruk’un
evlatları
Dostluk ittifakı olsun Uruk’la Eridu arasında
Uruk en üstün olsun aramızda
!»
Dedi ki İnanna :
‘‘Bu gece takdim edilsin
kutsal yasalar
Asa taşıyan ululara
Alın yün (post) içinde duran kutsal yasalardan her birini!
İnanna ve Enki'nin
koruyuculuğu
İnsin hepinizin üstüne! »
*************
(3) Eski toplumun, kalıpsal
tekrarlarını, Amerika yerlileri arasında ziyaret törenlerinde incelemeye
çalışmıştık. Karşılıklı söz onaylarıyla ve kalıpsal cümleler halinde 'hatır sorma',karşılama
ve uğurlama törenlerine Türkiye’de hep rastlarız. Onlarca kişinin bulunduğu
odaya giren bir yabancıya, önce sırasıyla odada bulunanlar «nasılsın» diye
soracak, yabancı her birine tek tek yanıt verecek; sonra yabancı, odadaki her
bireye tek tek veya «iyiyim» yanıtının hemen sonrasında « nasılsın» diye
soracak! Sadece bu «tören»in kendisi, konuşma için kullanılacak zamandan daha
fazladır. Bu 'saygı' gösterisinin tarihteki yapısında, kişinin varlığının
güvencede olduğunun çift taraflı tasdiki bulunur. Enki-İnanna ilahisi devir
teslimin, günümüzden altı bin yıl kadar önceki yapısı hakkında bilgi verici; modern
devir teslimin ve protokol’ün başlangıçtaki halinin anlatımıdır.
(4)Bu ilahinin başlangıç
bölümünde İnanna, gerekli hazırlıkları yaptıktan, başına “ kır ”ın tacını
geçirdikten sonra, “koyun”ları ve “çobanını” görmeye gitmektedir. «Koyun»
«inek» gibi hayvanlar ve “çoban” sözcüğü, ilahilerde, her durumda, şimdi
anlaşılan anlamıyla hayvanları ve onun güdücüsü çoban’ı anlatmaz… Bu ifadede
kullanılan «koyun» ve «çoban», Akado-sammaru ilahilerinde, birçok halde
kullanıldığı gibi, 'koyun' totemi ile ifade edilen bir topluluğun insanlarını
ve onun 'kıral'a denk düşen yöneticisini anlatmaktaydı. Hıristiyan sözlüğünde,
İsa,öteki tanımlarının yanı sıra,“ kuzu ” ve “ çoban ”dır da aynı zamanda. Bu
bakımlardan anlıyoruz ki, İnanna Eridu yolculuğuna çıkmadan önce, Uruk
topluluğu arasında, bir ritüel düzenlenmişti. «Çoban kulübesi», «la hutte du
berger»… sözüyle anlatılan özel yapıya gelince, buna belki Tufan sırasında
dönebiliriz.
(5) Tercümelerde « les
charbons de bois rougeoyants » diye geçen bu ifadeyi, ateş-güneş kültünün
takipçilerinden Alevilikte hala var olan « nar » ateşi ile ilgili çeşitli
gösterilerden yola çıkarak « kor köz, koz » diye tanımladım. Öyle anlaşılıyor
ki, daha 4. binli yıllarda, ateş aracılığıyla yakılarak insan kurban etme, ateşin
sembolik kullanımına dönüşmüş durumdaydı. Ateş yalamak, ateşi ağzıyla
söndürmek, ateş üzerinde yürümek, daha o zamandan kutsal bir edim halini almış
durumdaydı.
(6): Lahamu, bu ilahide, Eridu'nun
'canavar’ları arasında sayıldığına göre, anlatıcımızın Uruk'lular olduğunu
düşünmeliyiz. Çünkü, aslında Lahamu ve
Lahamu olarak okunan kavramlar, Akado-sammaru tarihinin ilk kutsal yaratıkları arasındadır.
Enuma Eliş, ‘başlangıçta’ki 'yaratılışı' anlatırken şöyle diyordu:
“ Hiçbir Tanrı belirmemişti
daha,
Ne “ ad verilmişti ” bir
şeye
Ne de saptanmıştı “ kader
”ler
Lahmu ve Lahamu ‘belirdi’
(.. parurent)
sonra büyüyüp gelişince
onlar Anşar ile Kişar çıktı ortaya ”
Başlangıçta, büyük
olasılıkla « me-mu-ma »ların yönetimini ellerine alsınlar diye oluşturulmuş
olan bu yönetici kurum, ilahinin anlattığı olay sırasında oldukça gerilemiş
durumdadır. Bununla birlikte, El, İlah, belki Allah, Ulema gibi kavramlara
kaynaklık etmiş gibi («ham + mu », « büyük + mu/me?) kökenini [Abra+ham] ve [Ham+mu+rabi]
ve belki [Mu+ham+med] ‘de de bulacağız) görünmektedir.
Bu noktayı, Enuma Eliş’te
ele almak daha uygun olacak. “Lahmu” ve “Lahamu” kavramları “me” olarak okunan
(e seslisi a, u, o ile hep dönüşüm özelliği gösterir) “kutsal kurallar” ile
ilgili, temel kurumların uygulanışının gözetlenmesi ihtiyacı ile ilgili olmuş
olmalıdır.
"Yeryüzü'ndeki İnsan'ın
önünde beni inkar edeni, ben de Gökler'dekiBabam'ın önünde inkar
edeceğim. (İncil)
Erken dönemlerin 'Çark-ı
felek' devresel egemenlik düzeni, bir çeşit rotasyonel yönetim tarzına
dayanmaktaydı. Bunları, kutsal kurallar arasında'Devr-i daim düzeni' veya
birbirini tamamlayan 'Yeraltına İniş' ve 'Yeraltından Çıkış' ritüelleri olarak
da buluyoruz. Bunlar iki veya daha çok toplum birimleri arasında, başlangıçta
farklı tür Tufan'lar, daha sonra da farklı tür 'müsabaka'lar, 'kura çekimi'
veya 'talip kuşu' türü oyunlarla dönemsel yönetim egemeninin, kişi veya
topluluk olarak, belirlendiği ittifak törenleri idi.
Kutsal (yaşam-ölüm) Yiyeceği
ve K utsal (yaşam- ölüm) İçeceği'nin bu törenlerin merkezinde duruyor olduğunu,
şimdiki Musevi, Hiristiyan ayin ve söylemleri bile göstermektedir zaten.
Erken halini Yaz- Kış,
Bahar-Güz biçiminde altı aylık devresel egemenlik değişmesi olarak gördüğümüz
bu ittifak törenlerinde, doğal olarak, yönetim makam ve araçları, ya barışçıl
tarzda veya 'silahla el
değiştiriyor'du. Enlil de zaten, “Gök'ü ayarlamak için Yaz 'mevsimini), İskele'de
(Tapınak girişinde) suyun taşması'nı önlemek için Kış (mevsimini)” yaratıp
düzenlemeyi aklına koymuştu.
(Tarih Sümer'de Başlar, s.241)
“Sümer Kıraliyet Listesi”nde,
yönetimin el değiştirmesinin 'silahla
yenilerek' veya sadece 'yenilerek'
gerçekleşmiş olduğu biçimindeki ifadeleri hassasiyetle kaydeden eski toplumun
bu itinasının temelinde, bize ulaşan 'devlet yapısal farkları' temelinin
de izah edilmiş
olduğu fark edilememişti. 'Yenilgi'
sözcüğünün sadece 'silahlı savaş'la
ilgili olabileceği gibi sabit bir düşünce, tabletlerin içeriğini görmeyi
engellemiştir. Aynı kavram, her türlü 'karşılaşma',
müsabaka ve hatta şans oyunlarına
bağlı olarak da kullanılıyordu oysa. (1)
Dolayısıyla da, modern
dönemin farklı toplumlarının yapılanmasında, spor'un, kura çekiminin, talih
kuşu'nun yeri saptanamıyor; düello, kura çekimi veya “karşılaşma” - “müsabaka”
türü kurumların eski 'devlet' yapılarıyla tarihte nasıl bir ilişki içinde
bulunduğu keşfedilemiyordu.
Enlil'in kırallarının neden “koşu
şampiyonları”
olarak ilan edildiği; başka bazı kıralların, neden “adı anılmış kıral”, “karabaşlılar
arasından seçilmiş kıral” olarak nitelendiği pek dikkat çekmemişti. Bazılarının
neden daha “ana rahmindeyken kıral” olarak nitelendikleri de! Bırakalım Bizans
dönemini, günümüzde bile, eğitim kurumu okulların bazılarının neden “gimnasium”
adı taşıdıkları da!
Bay Kramer tarafından 'Sümer
Filozofları'na yarattırılan ve kurgusal olduğu düşünülen 'Kutsal yönetim makam
ve araçları' eski toplumun en gerçek yapı tanımından başka hiçbir şey değildi.
Öyle ki, Tef, Davul ve Zurna
çalıcılık hala Yezidiliğe (içindeki bir toplum birime); kuyumculuk, bakırcılık, taş işlemecilik, daha çok Ermeni veya Suryani
topluluklara has bu 'meslek'ler, tarihten
üstlenilmiş olarak günümüze ulaşırlar. Mardin şarap yapımcılığı, en az beş bin
yıllık bu gelenek, özel ata-dede mesleği haliyle, Me'ler haliyle, şekillenmiş
bu
tür eski kurumlar ve onların topluluklara dağıtılma biçimine bağlı olarak, günümüze
ulaşmış olmalıydı.
Eski yönetim makamlarının,
mesleki gurupların ve o dönemdeki toplumu yönetmek için gerekli (ve yeterli) kurumların
el değiştirmesini anlatan bir İnanna-Enki ilahisi, oradaki devri-daim
düzeninin, yemin töreni ve katılımcı şahitliğinin nasıl gerçekleşebiliyor
olduğunu çok somut olarak aktarmaktadır.
Barışçıl bir yetki devrinin
anlatımı olarak bu ilahide İnanna, Uruk temsilcisi olarak Eridu'ya gelmekte
orada kusursuz bir 'protokol'le karşılanmakta, o sırada kutsal Me'lerin
bulunduğu Eridu'daki merkezi kıraliyet makamının temsilcisi Enki, İnanna ile bu
şölende karşılıklı oturmaktaydı.
Günümüzde
iki cumhurbaşkanının kadeh kaldırarak gerçekleştirdiği imza töreni, 6000 yıl
kadar önce Enki'nin tam 14 kez (= 7+7) kadehini kaldırarak, her kadeh kaldırmada,
tabletlerin okunur kısımlarına göre, üç (3) ile daha fazla sayıda kutsal Me'yi
İnanna’ya « verdiğini » ilan etmesi biçiminde uygulanmaktaydı. Anlaşılıyor ki,
bu dönemde“Gök” ve “Yer” toplulukları yedi
(7) alt birim halinde örgütlenmiş durumdaydı ve kaldırılan her ayrı kadeh içki,
toplamı 14’ü bulan bu toplulukları temsil ediyordu. İnanna, Enki'nin her kadeh
kaldırışı ve teslimat söylevinden sonra, ona «alıyorum, aldım onları» biçiminde
doğrulayıcı bir karşılık vermektedir. Daha sonra, Enki'nin «veriyorum, verdim»;
İnanna’nın ise «(devir) alıyorum, aldım
» dediği bu kutsal Me'ler «Gök Gemisi » ile Uruk'a doğru yola çıkmaktaydı.
Bundan
sonra Eridu ve Eridu'ya bağlı (kutsal kitaplarda, 'Topraktan yaratılmış İnsan
ve Toprak’tan yaratılmış sürüngen ve hayvanlar' olarak tanıdığımız) yedi(7)
farklı toplum birim tarafından İnanna’ya karşı sembolik bir 'direniş'
örgütlenmekte; İnanna ve 'Gök Gemisi'nin, günümüzde gelin götürmeye gelen
'oğlan tarafının' yolunun sembolik kesimi gibi, yolu kesilmeye çalışılmaktaydı.
Bu durumda anlarız ki, bu topluluklar arasındaki ilk ilişkiler döneminde, aralarında
gerçek savaşlar yaşanmış; bu savaşlar, «sembolik direniş» örgütleme biçimleriyle
giderek aşılmaya çalışılmıştı.
Günümüzde
el sıkışmanın, tarihteki kavga ediminin kalıntısı olması gibi; barış için önce
sembolik bir kavga gerekmesi gibi. Sembolik « yol kesiminin » her seferinde
tatlıya bağlanması ile İnanna Uruk'a doğru yoluna devam ederken, bu kez biz Eridu'ya
döneriz: Eridu'da, tanrı Enki, Kutsal yasaların her birinin tek tek İnanna ve
onun aracılığıyla Uruk'a verildiğini yüksek sesle dile getirir. Bu bir çeşit, tek
taraflı olarak, kutsal yasaların artık Eridu'da bulunmadığını, bütünüyle
Uruk'lulara verildiğini ilan etme replikleridir:
« Sordu
Enki (İsummud'a):
“Anu
rahibinin kürsüsü,
Rahip
kıralın kürsüsü,
Büyük
yüce taç,
Kıraliyet
tahtı, nerede ? ”
İsummud
dedi ki:
“
Kıralım (Enki ) verdi onların hepsini kızına ”
İlahimiz,
bizi hemen bunun peşinden Uruk'a taşır. İnanna, artık hiçbiri Eridu'da kalmamış
olan kutsal me'leri Uruk' a ulaştırmış durumdadır. Bu kez devir-teslim Uruk'un
içinde gerçekleşecektir: İnanna teslim alıp getirdiği kutsal Me'leri, tüm
Uruk'lulara tek tek , muhtemelen göstererek açıklayacak, bütün Uruklular, her
seferinde, «aldık, kabul ettik onları »
biçimindeki onay repliklerini yineleyeceklerdir:
« İnanna
dedi ki (onlara)
“Siyah
giysiyi getirdim,
Cazibeyi,
Kadınlık
sanatlarını,
Tigis
davulunu,
Lilis
def’ini, darbukasını
Ub ve
Meze’yi getirdim (Uruk'a)”
Dediler
ki (Uruk’lular İnanna’ya)
'Aldık,
kabul ettik onları' »
Kutsal
Me'lerin neredeyse kelime kelime dört kez tekrarını içeren bu devir teslim
ritüelinin son aşamasında, bu kez de Uruk'lular, «alıp kabul ettikleri» kutsal
me'leri yeniden tek tek sayacak ve onları teslim aldıklarını onaylayacaklardır:
«
Getirdin sen (İnanna)
Getirdin
sen,
Çatı
ustalığını,
Kazancılığı?
Yontuculuğu,
Maden
ustalığını,
Bakır
islemeciliğini,
Yapım
ustalığını,
Kamış
kullanımını... »
Bu
ilahide dikkatimizi çeken ve ‘Sümer-Akkad’ kutsal me'lerinin içeriklerini çözümlemede
bize yardımcı olacak bir nokta da, kutsal me'lerin gurup halinde toparlanarak
anlatılmış olmasıdır. Bu durumda, anlamı açıkça çözülebilen bir veya iki tanım,
anlamı çözülemeyen, fakat konusal bütünlüğü tamamlayan öteki tanımların neler
olabileceğini gösteren işaretler olarak değerlendirilebilir.
Ritüelin
karşılıklı « yemek ve içmek»
bölümünden sonra, otuzbeş satırlık bir okunamaz bölümün ardından, kadehini
elinde Enki'nin, seremonik konuşmasını yaptığı bölümün ortalarındaki bir ana
geliyoruz:
«
Yetkim adına,
Kutsal
Abzu adına,
Hiçbir
engel tanımadan,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Yüceltilmiş
rahiplik makamını,
Kutsal
tahtırevanı, (‘kutsal kayığı’) (2),
Soyluluğu,
Taç taşıyıcısını,
Yönetici
tahtını. »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Kutsal
Abzu adına,
Veriyorum
kızım İnanna’ya
Kahramanlığı,
Gücü,
Şiddeti
Doğruluğu,
Şehir
yağmacılığını
Ağıtları,
mutluluk şarkılarını »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım, tapınağım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
İtaatkârlığı,
Aldatmayı
İsyanı
Göçebelik’i
Yerleşik
yaşam’ı »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
“
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Çatı
yapımcılığını,
Kazan
yapımcılığını
İşleme
sanatını
Metal işçiliği
sanatını
Bakır
işleme sanatını
İnşaat
yapımcılık sanatını »
İnanna
dedi ki :
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Bilgeliği
Dikkati
Kutsal
arınma kurallarını
Çobanlık
barakasını
Saygıyı
Çekinmeyi
Sessizliği,
Hürmeti
»
İnanna
dedi ki:
« Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Ateş
Yakıcılığı
Ateş söndürücülüğü
Zor işçiliği
Aile
birleştiriciliğini
Soy
düzenini »
İnanna
dedi ki :
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Devri-daim
düzenini,
Yeraltına
İniş’i,
Yeraltından
Çıkış’ı,
Sevişme
sanatını,
Fallus öpücülüğünü
»
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
Kaldırdı
kadehini Enki bir daha:
«
Yetkim adına,
Benim
kutsal alanım namına,
Veriyorum
kızım kutsal İnanna’ya
Zafer’i
Danışmayı
Tartışmayı
Muhakeme etmeyi
Karar
almayı »
İnanna
dedi ki:
«
Alıyorum onları »
(..kırık..)
(Enki) kaldırdı
kadehini 14 kere
İnanna’nın
şerefine,
Enki 14
kere verdi kızına kutsal ‘me’leri
İnanna
14 kere kabul etti kutsal me'leri
Durdu sonra İnanna babasının önünde,
Saydı
tek tek Enki'nin verdiklerini. (3)
« Verdi
Enki bana,
Doğruluğu,
Şehirlerin
yağma edilmesini,
Ağıtları,
Mutluluk
şarkılarını,
Verdi Enki
bana,
Aldatmayı,
Başkaldırmayı,
İtaati
Göçebeliği
Şehirde
yerleşimi
Enki
verdi bana,
Çatı
yapımcılığını
Bakır
kazan yapımcılığını
Oymacılığı,
Demirciliği,
Bakır işlemeciliğini,
İnşaat
yapımcılığını
Kamış işçiliğini.
Verdi
Enki bana,
Bilgeliği
Dikkat'i
Kutsal
arınma kurallarını
Çoban
kulübesini (4)
Kor
ateş közünü (5)
Koyunları
Saygıyı
Çekinmeyi
Hürmeti.
***********
(1) : Kutsal
yasalar ve makamların bir yerleşimden ötekine barışçıl bir şekilde aktarılması,
‘Sümer ve Akkad’ topluluklarda, öyle
anlaşılıyor ki, merkezi yönetimin el değiştirilme ritüeliydi. ‘Sümer Kıraliyet
Listesi’ndeki ifadelere göre,'kıraliyet makamı' 'gök’ten, önce Eridu'ya inmiş, daha
sonra da, Tufan'a kadar, sırasıyla, Badtibira, Larak, Sippar ve Şuruppak'a 'taşınmış'tı.
Tufan'dan sonra ise, tüm kıraliyet el değişimlerinde kural olarak «(x) silahla
yenildi, kırallığı (y) ye taşındı » kalıbı kullanılıyordu. ( The Sumerian king
list: c.2.1.1 )
Bu durumda, ortaya şöyle bir
sorun ortaya çıkıyor: Eğer, ilahimiz, “Tufan öncesi”nde, kıraliyet makamının Uruk'a nakli ile ilgili
ise, Liste'de yer alan 5 kutsal merkezden birisinin Uruk'u anlatıyor olması
gerekiyor. Ya da ilahimiz, Uruk ile Eridu arasında kurulmuş özel bir ittifakı, buna
bağlı oluşan devri-daim yönetiminde sıranın Uruk'a geldiği bir andaki töreni
anlatıyordu.
(2): 'Gök
teknesi', 'Gök kayığı', erken dönemin kutsal varlıklarının taşındığı, bir çeşit
tahtıravan, kızak, dört ucundan sırıklarla taşınan tabut türü bir aracın tanımlanması
gibi görünmektedir. Bu tür bir taşıma aracına, göçebe Musa toplumunun
gezginliğe uyan bir tapınak olarak 'buluşma çadırı' ve onun araçlarını
tanımlarken rastlıyoruz. Kutsal tabletlerin 'gemi', 'kayık' kavramı, ‘Sümer-Akkad’
topluluklarında daha sonra, ticari 'kervan’ları tanımlamak için de kullanılmış
görünüyor. [ Geçim araçlarına günümüzde bile, “ekmek teknesi” vb. tanımının
kullanılmasını anımsayalım.]
Bay Kramer ve bir dizi
Sümerolog, tabletlerin içeriğine değil, lafzına önem verdiklerinden, ticari
veya dini nedenlerle, değişik şehirlerden Nippur'a, veya nehir ve deniz
bağlantısı olmayan şehirlere ulaşan bu tür araçlara «gemi - tekne» diye
yaklaşmayı sürdürmüşlerdir.
Kavramın içeriğine ilişkin bu
özellik, «Nuh'un Gemisi » ile de ilgilidir. Bu bakımdan şimdilik, sadece, 'gemi',
'kayık' tercümesine karşı bu düzeltmeyi yapmakla yetinelim. İlahimizde 'Gök Kayığı'
denildiğinde, bundan, Sami topluluğun kutsal taşıma aracını, tahtıravanı, kızağı
anlamak gereklidir.
(Önceki Sayfa :: »
Toplum Ve Tarih'lerde yer alan yazılar,
eğitsel amaçlı çalışmalarda,kaynak gösterme
koşuluyla kullanılabilir.
Ticari amaçlı çalısmalarda
izinsiz kullanılamaz.
"Kuran, İncil ve Eski Ahit ile 'Sümer-Akkad' tablet yazıları arasında
paralellik ve yakınlık bulunduğunun saptanmasına bağlı olarak,
bu üç din kitabının 'Sümer söylenceleri'ne dayandığı ileri sürülmüştü.
Gerçekten de, Musevilik, Hırıstiyanlık ve İslam'ın kitap metinlerinin,
Akado-sammaru ilahilerinin zamanla dönüşmüş biçimlerine dayandığı artık
ispatlanabilir bir olgudur...."
Livre : Les origines de la Bible et les récits du Coran dans les sources écrites de l'ancienne Mésopotamie…..Auteur : Mr.Safa KAÇMAZ...Société et Histoire : Atelier de réflexion et de discussion….Pour la renforcement de la base scientifique de l'athéisme…Pour la redéfinition des principes de l'athéisme scientifique et et de l’histore sociale....Ancien Testament, Bible, Coran, Culte du feu, Le culte de la mort, Culte de porte, Culte de cheveux et de barbe, Culte de l'eau, le crachat, l'athéisme, le rituel, la religion, Enlil, Enki, Marduk, ancienne société, fils aîné, fils cadét, les lois Hammurabi, les lois Esnunna, anciennes lois écrites, anciénne systeme heritage, ancienne systeme patrimoine, sacrifice fils aîné, Asur, assyrien, des animaux totem, totem de plantes, l'anthropologie, l'islam, le christianisme, le judaïsme, les origines du judaïsme, l'origine de sacrifice humaine, la sociologie, la sainte, la laïcité, Moïse, Jésus, Mahomet, Dieu, les dieux anciens, l'anthropologie, déluge, social science, religion science