Safa KAÇMAZ==================================TOPLUM VE TARİH

...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-2

20.7.2008

Kafü-nun’dan daha nişan yok iken
Bu görüp bildiğin Cihan yok iken
Hakka sığınacak mekan yok iken
Bizde gizlenmişti amasıyız biz.

(Harabi)

 

Mezopotamya toplulukları tek bir bütün oluşturmuyor; birbirleriyle ilişki içinde farklı toplum birimleri içeriyordu. Her  farklı toplum birim,farklı ön kültürel kaynaklara dayandığı için ve “soy izi”, “soy ağacı” değişik olduğu için, kendi tarihlerini, doğal olarak bir ötekinden farklı bir tarzda anlatıyorlardı.

 

Daha sonra dini metinler haliyle bize ulaşan kayıtlarda anlatılan “yaratılış”lar,  dikkatle incelendiğinde, ilgili topluluğun dayandığı ön kült kaynakları daha belirgin bir hal almaya başlar. Kuran’da, Adem’in “toprak”tan, “çamurdan”, “pişmiş topraktan”, “su’dan”, “nufte’den” vb. yaratılmasına yönelik anlatımlar, kaynaklar bakımından tamamen farklı toplulukların “var edilme” biçimlerine ilişkindi. Bu tür farklılığın izlerini, İncil’lerde de, İsa’nın “Adem oğlu”, “İnsan oğlu”, “tanrı oğlu”, “tanrı kulu” vb. gibi farklı vurgularla tanıtılmasında izleyebiliyoruz.

 

Luka İncil’inde, “İnsanoğlu İsa” vurgusu öne çıkarken, Yuhanna İncil’inde “Tanrı oğlu İsa” vurgusu saptanmaktadır.

Markos İncil’inde ise İsa  “Tanrı Kulu, sabırlı İşçi” özelliğiyle öne çıkarken, Matta İncil’inde “Göklerden gelen” ve Göklerin egemenliğini kurmak isteyen Kıral İsa’yla karşılaşılır, vb. Tevrat  veya İncil’lerdeki anlatım tarz değişikliği ve farklı vurguları, onları yazan dini görevlilerin kişisel yaratıları çerçevesinde ele almaktan uzaklaşarak, farklı ön toplum birimlerin örgütlenme tarzlarındaki farklılıklara, ilişki tarzlarındaki değişikliklere bağlamaya  başladığımız oranda, “yaratılış” anlatımları eski ve farklı toplum birimlerin tarih sahnesine çıktıkları ilk dönemlere kadar uzanan bir tarihçe anlatımı olarak belirginleşmeye  başlayacaktır. Bu böyle olduğu için de, farklı İncil’lerin gerisinde şu andaki farklı Hıristiyan toplulukların bulunmasında ; Matta’nın Yahudiler arasında, Markos’un Roma’lılar,Luka’nın Yunanlılar arasında vb. daha  çok tutulmuş olmasının anlamı da belirginleşir. (İsa'dan önceki İsa'lar!)

 

“Yaratılış” anlatımları arasındaki farklılıklar, ilgili topluluğun  “ateş” veya “su” kültü   vb. ana kaynaklarına bağlı oluşuna  göre şekillenmiş olabileceği gibi, o tür anlatımlarda kullanılan “hayvan” veya “bitki” motifleri-totemlerini de içeriyor olmak zorundaydı. Çünkü, yamyamlık-insan kurban uygulamalarından kurtulmak isteyen  topluluklar kendilerini “hayvan ve bitki”lerle eşitlemeye başlamıştı ve o dönemdeki  anlatıcımız bakımından “eşek” totemine bağlı bir topluluk “eşekler” olarak ifade ediliyor; öküz totemine bağlı olanlar ise “öküzler” olarak tanımlanıyordu. Bu dönemin tanrıları da kaçınılmaz olarak, bu nedenle, hayvan ve bitki özelliklerine bürünürler.Bu dönemde  İnsan biçimli tanrılar sadece insan kurban edimini sürdüren topluluklar arasında bulunuyor olmalıydı. Bunun gibi, dini anlatımlarda “üzüm”, “buğday”, “mercimek”, “hurma” kutsallıklarının; marul, fasulye yasaklarının ; ağaç tapınımının ; eşek, öküz, inek, aslan, kartal görünümlü tanrıların ortaya çıkması rastlantı değildi ve cehalete dayanmıyordu.

 

Tevrat’taki yaratılış anlatımında, ilk 6 günün yaratılışında, “sürüngen, hayvan, gökte uçan kuş” gibi motiflerin bulunması; Avestacılıkta ilk yaratılan hayvanın öküz olması; Bektaşi deyişlerinde “kamil insan”a, hayvan ve bitki olma aşamalarını yaşayarak ulaşıldığı  inancı, Mezopotamya’daki bu tarihsel süreçle tamamen uyumludur ve yaşanmış bu sürecin bozuk bir anlatımı olarak bulunur.

 

Benzer biçimde, özellikle Harabi’nin  “en başından” beri “yaratılış” sürecini anlatan deyişleri bu bakımdan yeniden değerlendirilmeli ve Mezopotamya ön topluluklarının bazılarının tarihsel gelişimi ve erken dönemlerde olguları kavrama ve yansıtmaları yönleriyle de ele alınmalıdır. Aşağıdaki  bölümler, artık anlıyoruz ki, Mezopotamya’daki eski dünyanın bir bölümünün arasında dini görevli olarak seçilmiş kesimlerin “Ehli Beyt” (Tapınak ahalisi, yönetimi..) o dönemin olgularını nasıl algıladıklarını da yansıtmaktadır:

 

Harabi:

 

 

Vahdetname

 

 

Daha Allah ile Cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.

Kendisinin ismi henüz yok idi
İsmi söyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kiyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı İnsan eyledik.

Allah ile burada birleştik
Nokta-ı amaya girdik birleştik
Sırr-ı Küntü kenzi orda söyleştik
İsmi şerifini Rahman eyledik.

Aşikar olunca zat ü sıfatı
Kûn dedik var ettik bu Semavatı
Birlikte yarattık hep Kainatı
Nam ü nişanını cihan eyledik.

Yerleri gökleri yaptık yedi kat
Altı günde tamam oldu kainat
Yarattık içinde bunca mahlûkat
Erzakını verdik ihsan eyledik.

Asılsız fasılsız yaptık cenneti
Huri gılmanlara verdik ziyneti
Türlü vaidlerle her bir milleti
Sevindirip şad ü handan eyledik.

Bir cehennem kazdık gayetle derin
Laf ateşi ile eyledik tezyin
Kıldan gayet ince kılıçtan keskin
Üstüne bir köprü mizan eyledik.

Gerçi Kün emriyle var oldu cihan
Arş-ı Kürsü gezdik durduk bir zaman
Boş kalmasın diye bu kevnü mekan
Adem’in halkını ferman eyledik.

İrfan olan bilir sırrı müphemi
İzhar etmek için ism-i azamı
Çamurdan yoğurduk yaptık Adem’i
Ruhumuzdan bir ruh revan eyledik.

Adem ile Havva birlik idiler
Ne güzel bir mekan bulduk dediler
Cennetin içinde buğday yediler
Sürdük bir tarafa puyan eyledik.

Adem ile Havva’dan geldi çok insan
Nebiler Veliler oldu mümayan
Yüzbin kerre doldu boşaldı cihan
Nuh Nacıyullah'a Tufan eyledik.

Salihe bir deve eyledik ihsan
Kayanın içinden çıktı nagehan
Pek çokları buna etmedi iman
Anları hak ile yeksan eyledik.

Bir zaman Eshabikefhi uyuttuk
Hazreti Musa'yı Tur'da okuttuk
Siti çulha yaptık bezler dokuttuk
İdris'e biçtirip kaftan eyledik.

Süleyman'ı dehre sultan eyledik
Eyyub'a acıdık derman eyledik
Yakub'u ağlattık nalan eyledik
Musa'yı Şuayb'a çoban eyledik.

Yusuf'u kuyuya attırmış idik
Mısır'da kul diye sattırmış idik
Zeliha'yı ona çattırmış idik
Zellesinden bendi zindan eyledik.

Davut peygambere çaldırdık udu
Kazadan kurtardık Lût ile Hûd'u
Bak ne hale koyduk nar-ı Nemrud'u
İbrahim'e bağ u bostan eyledik.

İsmail'e bedel cennetten kurban
Gönderdik şad oldu Halilürrahman
Balığın karnını bir hayli zaman
Yunus peygambere mekan eyledik.

Bir mescide soktuk Meryen Anayı
Pedersiz doğurttuk orda İsa'yı
Bir ağaç içinde Zekeriyya'yı
Biçtirip kanına rizan eyledik.

Beytimukaddeste Kudüs şehrinde
Nehri Seria'da Erden nehrinde
Tathir etmek için günün birinde
Yahya'yı İsa'yı üryan eyledik.

Böyle cilvelerle vakit geçirdik
Bu enbiya ile çok iş bitirdik
Başka bir Nebiyyizisan getirdik
Anın her nutkunu Kur'an eyledik.

Küffari Kureyşi ettik bahane
Mehmet Mustafa geldi cihane
Halkı davet etmek için imane
Murtaza'yı ona ihvan eyledik.

Ana kıyas olmaz asla bir nebi
Nebiler şahıdır Hakk'ın habibi
Biz anı Nebiyyi-ihsan eyledik.

Hak Muhammed Ali ile birleşti
Hep beraber kabekavseyne gittik
O makamda pek çok muhabbet ettik
Leylerelesrayı seyran eyledik.

Bu sözleri sanma he insan anlar
Kus dilidir bunu Süleyman anlar
Bu sırrı müphemi arifan anlar
Çünkü cahillerden pinhan eyledik.

Hak ile hak idik biz ezeliden
Ta ruz-i Elestte Kalubelide
Mekan-i Hüda'da bezm-i celide
Cemalini gördük iman eyledik.

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kaldı bir hayvan
Bizden ayrı degil Hazreti Süphan
Bunu Kur'an ile ayan eyledik.

Sözlerimiz bizim pek muhakkaktır
Doğan ölen yapan bozan hep Haktır
Her nereye baksan Hakkı mutlaktır
Ahval-ı vahdeti beyan eyledik.

Vahdet sarayına giren için
Hakkı aynelyakın görenler için
Bu sırrı Harabi bilenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik.

.....................

İnsan suretinde sen bir hayvansın
Sen maye-i aslını insan mı sandın.
Sözünü bilmezsin gayet nadansın
Acep sen kendini irfan mı sandın.


Severiz seveni asla yıkmayız
Kimsenin kalbini kırıp yakmayız
Hiç insaniyetten taşra çıkmayız
Bizi kendin gibi hayvan mı sandın.


Harabi der sana bir iş yaparlar
Aç gözünü sofu, sonra açarlar
Ağzının içine bir gün sıçarlar
Sen her sakallıyı baban mı sandın.

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-3

18.7.2008

Kafü-nun’dan daha nişan yok iken
Bu görüp bildiğin Cihan yok iken
Hakka sığınacak mekan yok iken
Bizde gizlenmişti amasıyız biz.

(Harabi)

 

 

...Ve  Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-3

 

Değişik tasavvuf  anlatımlarında, İncil’lerde,Tevrat  ve Kuran’da, “yaratılış” aktarımlarında tek bir versiyon kullanılmadığını görmüştük. Avrupa aydınlanmacılığının    hatalı felsefi temellerinden güç alan kaba ateizm, dinsel yaratılış versiyonlarını bir “kurgu”, “düşünsel tasarım” konuları olarak ele aldığı için, Mezopotamya kaynaklı yaratılış aktarımlarının farklı versiyonlarının nedenlerini göremediği gibi, diyelim ki, Kuran’da, Adem’in  “su”dan, “nufte”den, “kan parçası”ndan, “kara toprak”tan, “yumurta”dan, “pişmiş kırmızı topraktan”, “kilden” vb. başlayan yaratılış aktarımlarında Muhammed çelişmesi ve mavallarını görmekten daha ileri gidememiştir.

 

Sonraki  dinsel yaratılış anlatımları, bir dizi eski farklı yaratılış anlatımlarının zamanla bütünleşmiş özelliğini yansıtıyordu ; Muhammed’in farklı yaratılış elemanlarını, onlar sanki birbirleriyle hiç çelişmiyormuş gibi aktarmasının nedeni de, Muhammed dönemine ulaşan bir dizi farklı yaratılış versiyonunun bulunmasıydı ve  Muhammed, farklı kavimlerin  yaratılış aktarımlarına, hepsi de o sırada kutsallaşmış metinler olarak sahip çıkıp farklı bağıntılarda  kullanmaktan başka bir şey yapmış değildi.

 

Farklı yaratılış versiyonlarının, eski toplum birimlerin, özel olarak kendi ön atalarının tarih sahnesine çıkma sürecinin anlatımları olarak şekillenmiş  yazın-söylem  biçimleri olduğu bir kez saptanınca, bize ulaşmış yazılı metinler, ayrıntılı bir analize tabi tutulabilecek hale gelmeye başlarlar.

 

Harabi veya diğer tasavvuf-Bektaşi, Alevi söylemlerinin dikkatle izelenmesi halinde de, “Yaratılış” versiyonlarının hiç de klasik Kuran söylemiyle paralellik taşımadığını; hatta son derece ilginç bir tarihçe tarzı olduğunu saptamaya başlarız.

 

Harabi’de şunları okumuştuk:

 

“Daha Allah ile Cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk'a hiçbir layık mekan yok iken
Hanemize aldık mihman eyledik.”

 

Bu  aktarım tarzının, genel tanımlara bezeli Kuran aktarım tarzına göre son derece ilginç olduğu görülüyor. “Allah ile Cihan”ın  yokluk anına yapılmış  böyle bir vurgu, kuşkusuz, tipik “yaratılış” varyantından son derece farklı bir dönemin anlatımı olarak bulunuyordu ve Harabi, özel olarak kendisine ait olmayan böyle bir aktarım tarzını dayandığı binlerce yıllık ön kaynaklardan almış, öğrenmiş ve aktarmış olmalıydı.

 

Harabi’nin dayandığı ön kaynaklara göre, bu önkaynaklar, öylesine eskiydi ki, ortada henüz “Allah ve Cihan” yok iken, Allah’ı ve Cihan’ı onlar  ilan etme yoluyla “var ediyorlar”dı ve bu dönemde, ortalıkta henüz Hak’ka layık bir mekan, Beyt, Ev, Tapınak bile kurulmuş değildi;  Bektaşi babalığının ön kaynakları, Tanrı’yı bizzat  kendi hanelerinde, Beyt’lerinde, Tekke’lerinde barındırıyor ve misafir ediyorlardı.

 

Bu yaklaşım tarzı,  Bektaşiliğin kendilerini “Beyt ehli”, “Ehli Beyt” olarak görmeleriyle tamamen uyumludur ve ortaya  bu aktarım tarzı ortaya koyuyor ki, Mezopotamya’daki Bektaşi ön kaynakları, “Allah ve Cihan”dan  çok daha önceki dönemlere dayanmaktaydı.

 

Bu durumda anlıyoruz ki, “Allah”, genel bir tanrı tanımı olarak var değildi ve Cihan kavramı da,bütün bir  “Dünya”yı, “Evren”i anlatmıyor; son derece dar bir bölge tanımı olarak devreye giriyordu.Öyle ki, “Cihan” daha ilan etme yoluyla “var edilmemiş”, yani dinsel dilde  “yaratılmamış” iken, Bektaşiliğin ön kaynakları ve onların “Hanesi”, yani tapınakları, Tekkeleri, daha o zamandan vardı.

 

Bu anlatım tarzına “maval” demek, ancak Mezopotamya tarihi bilinmiyorsa, olanaklıdır. Ya da, aslında Harabi’nin “özet”i, onların dayandığı ön topluluk bakımından yaşanmış tarihin onlar tarafından algılanış biçimlerinin bir ifadesiydi.

(Devam edecek)

 

**

...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-1
 ...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-2


Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-4

18.7.2008

İncelemekte olduğumuz  farklı  dini metinlerde, ilahi ve deyişlerde “Yaratılış”a ilişkin aktarımların tek bir  değişmez varyanta dayanmadığı görmüş bulunuyoruz. Bu son derece normaldir de. Çünkü, erken Mezopotamya topluluklarının tarih sahnesine çıkışlarının özeti de  demek olan,  bölgede şekillenmiş “kutsal yaratılış”  anlatımları, oradaki her farklı topluluğun olguları nasıl gördüğüyle; karşılarında ittifak kurdukları toplum birimini “nasıl” kavradıkları ve algıladıklarıyla da çok yakından bağıntılı idi. Bu metinler gerçek Mezopotamya tarihinden bağımsız ele alınamazlar.

 

Bu tarihçede, “insan”dan daha  önce “yılan”ın , “öküz” veya  “at”ın yaratılmış olduğu biçiminde bir bilgi notu yer alıyorsa, anlamalıyız ki, aktarım dönemi, ilgili toplulukların hayvan ve-ya bitki totem dönemlerine denk geliyordu ve örneğin Bektaşiliğin  “kamil insan”ı da bu nedenle, ön tarihte, önce “bitki” ve “hayvan” totem aşamaları yaşayarak “insan”laşma süreci yaşıyordu.

 

Kuşkusuz, bu erken atalar, “at” olarak nitelendikleri dönemde de “insan”dılar ama, tarih aktarıcı toplum birim yönünden,metinlerde, “at totemli topluluk”, yani dolayısıyla “at’lar” topluluğu olarak ifade ediliyordu. Bunlar “kuş”lar, “eşekler”, “köpekler” olarak da tanımlanabilirdi, çünkü bu dönemin topluluklarının çok büyük çoğunluğu, insan kurban sunumundan kurtulmak, insan yerine “at”, “domuz”, “koyun”, “keçi”, “öküz”, “dana”, “eşek” kurbanları sunmak  biçimindeki  “kurtarıcı hayvan kurban ve bitki sunumu” çözümünü uygulamaya başlamışlardı. Eğer, sonraki kutsal metinler, bir dini edim sırasında, mutlaka “kuzu”, mutlaka “oğlak”, mutlaka “sıpa” kurban etmek zorunda idi  iseler, bunu, ilgili toplulukların “çocuk kurbanı”ndan bu yolla kurtuldukları biçiminde ele almak gerekliydi. Böylece bu “yavru” hayvanların  cinsiyet ve renklerinin bile; hatta “ana sütü” emmiş olup olmadıklarının bile, o ritüellerde bu kadar tayin edici önem taşımasının nedeni de anlaşılır hale gelir. Çünkü, bu dönemde hayvan  veya bitki totemler, renk düzeyinde bile ayrıştırılmış durumdaydı; “kara kuzu” veya “ak kuzu”; “kırmızı mercimek” veya “yeşil mercimek” bu nedenlerle farklı toplulukların simgeleri idi.

 

“Yaratılış” varyantlarını, eski toplumun “cahilce kurguları”, “hayal ve uydurmaları” kapsamında görmekten çıkarak ve Mezopotamya tarih iskeletine oturtarak ele aldığımızda, tek başlarına anlamlı olmayan bir dizi kavram veya vurgunun, aslında erken Mezopotamya tarih aktarımlarının birer parçası oldukları da anlaşılmaya başlanır.

 

Mezopotamya’nın “tarih iskeleti” dediğimiz zaman, derhal karşımıza çıkan birkaç önemli kesit bulunduğundan bahsetmiştik.

 

Bunların  en önemlileri şunlardı:

 

4. binli yıllarda  dar coğrafik  anlamıyla Mezopotamya “Yukarı Mezopotamya” ve “Aşağı Mezopotamya” ,veya  Kuzey” ve “Güney” haliyle iki belirgin farklı topluluğun yerleşim alanı halinde ele alınıyor olmalıydı. İlgili topluluklar, zamanla “Kuzey” yani “Yukarı” bölgeyi “Gök” kavramıyla; “Güney” yani “aşağı” bölgeyi de “Yer-Toprak” anlamıyla tanımlamaya ve  bu içerikle ele almaya başlamış görünüyorlar. Dini metinlerde, eğer özellikle “Kuzey rüzgarı”, “Güney rüzgarı”ndan bahsediliyorsa; Sabiler arasında , “kuzey yönüne” veya “güney yönüne” tapmak özel bir kural ise, bunun kaynağı, erken Mezopotamya bölünmesinin anılarında aranmalıdır.

 

 İnanna için , onun   Gökyüzü ve  Yeryüzü” arasında yolculuklarını anlatan bir ilahi aktarıldığında, kast edilen, bu bakımdan bildiğimiz “Gökyüzü” ve şimdi bildiğimiz haliyle “Yeryüzü” değildi. “Yer ve Gök arasında ittifak”ın bulunduğu bir döneme ait anlatım tarzı olarak, “Yer” ve “Gök” kavramlarıyla,  Kuzey/Yukarı Mezopotamya’daki ve Güney/aşağı Mezopotamya’daki somut yerleşim- şehirler ve bu yerleşimlerdeki  tapınaklar kast ediliyordu.  Daha önce irdelediğimiz gibi, bu İlahiler, “Yer yüzü” ve “Gökyüzü”, şimdiki anlamıyla yer ve gök olarak ele almıyor; ilahilerin “Yer” ve “gök”ünün hangi somut şehirlerden oluştuğunu anlatacak kadar gerçekçi davranıyorlardı:

 

İnanna’nın Ölüler Diyarı’na İnişi

http://toplumvetarih.blogcu.com/2740344

 

 

 

(İnanna) , Yukarıdaki Büyük’ten,

Aşağıdaki Büyük’e inmeyi aklına koydu,

Yukarıdaki Büyük’ten

Aşağıdaki Büyük’e inmeyi aklına koydu tanrıça,

Yukarıdaki Büyük’ten  Aşağıdaki Büyük’e inmeyi aklına koydu İnanna.

 

Hanımım Gökyüzü’nü terk etti,

Yeryüzü’nü terk etti,

İndi Ölüler Diyarı’na.

       

İnanna Gökyüzünü terk etti,

Yeryüzünü terk etti,

İndi Ölüler Diyarı’na,

Efendilik haklarını terk etti,

Hanımlık haklarını terk etti,

İndi Ölüler Diyarı’na.

 

Eanna'yı Uruk'ta bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na.

 

Emuşkalamma'yı Bad-tibira'da bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na.

 

Giguna'yı Zabalam'da bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na,

 

Eşarra'yı Adab'da bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na.

 

Baratuşgarra'yı Nippur'da bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na.

       

Hursagkalamma'yı Kiş'te bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na.

       

Eulmaş'ı Agade'de bıraktı,

İndi Ölüler Diyarı’na.

 

Yedi tanrısal yasayı yanlarına bağladı,

Tanrısal yasaları topladı, eline aldı,

Bütün yasaları hazır bekleyen ayağına yerleştirdi,

Şugurra'yı, ovanın tacını başına koydu,

Işıltıyla yüzünü kapladı,

Lacivert taşından... değneğini elinde sımsıkı tuttu, Küçük lacivert taşlarını boynuna taktı,

Parıldayan ... Taşlarını göğsüne tutturdu,

Altın bileziğini bileğine taktı,

... Zırhını göğsüne takti,

Hanımlık giysilerinin hepsiyle gövdesini örttü, ... Merhemini yüzüne sürdü.

İnanna Ölüler Diyarı’na doğru yola çıktı.

 

İlahilerin “ Yer ve Gök bitişik idi”, “Yer, Gök’ten, Gök, Yer’den ayrıştırıldı”, “Gök ve Yer, 7 kat halinde yaratıldı” gibi kalıp deyimler, erken Mezopotamya topluluklarının ittifak sürecinin ve bu toplulukların giderek ayrıştırılmasının anlatımından başka bir şey değildi.

 

(Devam edecek)

* ...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-1
* ...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-2
* ...Ve Tanrı (lar) Yaratıldı Sonra!-3

 

Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

SİLİFKE CİVARI TOPRAKÜSTÜ ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALARI

15.7.2008

Raporlar:

SİLİFKE VE DOLAYLARINDA YAPILAN

TOPRAKÜSTÜ ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR RAPORU (1978)























***



















**










































(Fotoğraflar, yeğenim Melisa tarafından çekilmiştir. Safa Kaçmaz)




Prof. Dr. Semavi Eyice
Belleten, Ocak 1980
Cilt XLIV  Sa:173
Sayfa:111/121

Türkiye'nin güneyinde Silifke ve çevresinde yaptığımız topraküstü arkeolojik inceleme ve araştırmalara 1972 yılında başlanarak, her yıl (yalnız Kıbrıs harekatı yüzünden 1974 yılı hariç kalmak üzere) buradaki çalışmalar sürdürülmüştür. Şimdiye kadar bu bölge ve bunun bilhassa Taşlık Kilikya (Cilicia Thracheia) denilen kesimi pek çok araştırıcı tarafından görülmüş olmakla beraber, bugüne kadar yayınlanan yazıların bu bölgenin tarihi ve arkeolojik anıtlarını yeteri kadar ortaya koyamadığı ve hatta pek çok eserin hiç dikkati çekmediği

ve dolayısiyle tanıtılmadığı ortaya çıkmaktadır. Güney Anadolu'nun bu bölgesi üzerinde inceleme gezileri yapan ve gördüklerini birçok hallerde eski eserleri de ihmal etmeksizin yazan P. de Tchihatcheff 1 veya F. Schaffer 2  gibi coğrafyacılar ile hemen her şey ile ilgilenen, F. Beaufort 3, W. M. Leake 4, C. L. Irby 5 ve daha başkaları gibi seyyahları bir tarafa bırakacak olursak, bu bölgede en çok kitabe toplayıcıların (epigrafist) çalıştıkları dikkati çeker. Yalnız bu seyyahların arasında, Fransız V. Langlois'nın, bu bölgeyi ilk olarak çok ayrıntılı biçimde kitabe1eri ve- eski eserleri ile inceleyip yayınlayan seyyah olarak özel bir durumu vardır 6. Bu arada XIX. yüzyılda pek aranılan, güzel çizilmiş ve basılmış gravürler ile süslü büyük albümler yayınlamak düşüncesiyle, yanlarında ressamları ile gelen yabancı meraklıları da unutmamak gerekir. Bu tür yayınların  başında Leon de Laborde'un Türkiye'de yaptığı geziye dair büyük eseri gelmektedir. Bu albümün Silifke ve dolaylarına ait büyük be daki levhaları, buralardaki eserlerin 150 yıl önceki durumlarını  başarılı, güzel tablolar halinde gözler önüne sermekte, onları eski görüntüleri ile yaşatmaktadır 7.

 

Kitabe toplayıcıların en önemlisi ise ingiliz  Th. Bent'dir 8. Bölgede 1890 yılında at üstünde dolaşan Bent, bugün bile ulaşılması zor yerlerde pek çok eser tesbit etmiş bunları raporunda kısaca anlatmış veya sadece anmış, kopyaları çıkardığı kitabeleri ise işlemek üzere bir epigrafist'e, E. L. HicL vermiştir 9. Bu bölgede etraflı araştırmalar alman ve avusturyalı bir grup tarafından aynı yıllarda ele alınmış, önce R. Heberdey ye Wilhelm, Kilikya'nın bu kısmında geniş çapta bir tarama yaparak pek çok ören yerini görmüşler, kitabe kopyalarını derlemişler, ve ­anıtların krokilerini çıkarıp resimlerini almışlardır 10. Sonraları bu  işler, E. Herzfeld 11 ile A. Wilhelm ve Keil tarafından ilk Dü: savaşından önceki ve hemen sonraki yıllarda sürdürülmüştür 12.

 

 Bu grupdan S. Guyer ile E. Herzfeld, Silifke yakınındaki önemli bir ören yeri olan Meryemlik ve daha doğudaki Korykos üzerine çalışmışlar, gerek bu yerlerdeki Hıristiyan çağı dilli yapıları gerek Korykos ve Kızkalesi gibi askeri yapılar hakkında yayınladıkları büyük eser, önemli bir yayın olarak tanınmıştır 13. J. Keil ile A. Wilhelm ise bölgedeki gezileri sırasında derledikleri kiİabeler ile beraber pek çok anıtı, yapıyı tanıtan ayrıca büyük bir kitap yayın­lamışlardır 14. Bu arada Miss Gertrude L. BelI de 1906 yılında, yine at üstünde aynı yerleri dolaşmış ve Korykos, Akkale, Kanlıdivan denilen ören yerleri ile buralardaki eski kalıntılara dair ilk bilgileri veren yazılarını bir gezi raporu halinde tanıtmıştır  (15).

 

Son yıllarda aynı bölgede başka araştırıcılar tarafından da dola­şılarak, tek eserler veya bir topluluğa dair çalışmalar yapılmıştır(16)

 

Bunların içinde en önemlileri, eski adı Elaiussa - Sebaste olan Ayaş' da M. Gough'un yaptığı kazılar (17), G. Forsyth'ın Kanlıdivan'daki ıv. no. lu basilika üstündeki incelemesi ve bir gezi raporu (18), A. Machat­schek'in Korykos ile Ayaş çevresi nekropollerindeki mezar anıtlarına dair monografyası (19), O. Feld'in gezilerinde gördüklerine dair notları ve raporları (20) ile H. Hellenkemper'in kaleler hakkındaki büyük

Çalışması (21) ve G. Dagron'un bu bölgenin yeni rastlanan bazı kitabe­lerine dair araştırmasıdır (22).

 

Silifke ve çevresindeki başlıca ören yerlerini, 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ndeki öğrencilerimizden bir grup ile yaptığımız gezide görmüştük. Temmuz ayı içinde yapılan bu inceleme gezisinde Konya üzerinden Adana'ya inmiş, buradan da Silifke'ye geçmiştik. Bölgeyi sadece tanımak gayesiyle yapılan bu ilk gezimizde, dikkatimizi en fazla çeken husus, Silifke - Mersin kıyı şeridinde sıralanan eski kalıntıların çokluğu, ören yerlerinin zenginliği oldu. Beraberimizde getirdiğimiz, evvelce bu bölgede yapılmış incele­melere dair yayınlar ile yerinde yaptığımız karşılaştırma ise, bu araştırmalarda eksik hatta hatalı taraflar bulunduğunu gösterdi. Si­lifke ve çevresinde etraflı bir araştırma yapmayı tasarlaınış fakat tasarımızı gerçekleştirememiştik.

1971 yılının Ocak ayında Silifke'den aldığımız iki yazı bu bölgede etraflı bir çalışma yapma için bize gayret verdi. Silifke Kaymakamı Necdet Uçan bizi bu eserleri incelemeye davet ediyor. Silifke Müzesi asistanı Özdemir Koçarda bu bölgedeki bir yer hakkında verdiği bir rapor ile buranın önemini hiçbir şüpheye yer vermeyecek surette ortaya koyuyordu. Bu yazılar bizi hızlandırmaya kafi geldi. 1972 yılı yazındaki inceleme gezimizi Silifke'ye yaptık. Ve bu çevrenin eski eserlerini araştırmaya giriştik. Bizleri buraya çağıran Necdet Uçan ve Özdemir Koçar başka yerlere atandıklarından artık Silifke'de değillerdi. Fakat müze görevlisi ve bölgeyi çok iyi tanıyan Mehmet Belen bu ilk çalışmalarımızda bize çok büyük yardımlarda bulundu. Onun sayesinde, araç sağladıktan başka yolu olmayan birçok yerlere de onun rehberliği ile ulaşabildik.

Bu etraflı inceleme bize, burada şimdiye kadar hiç görülmemiş veya yeteri kadar üzerinde durulmamış pek çok eski eserin varlığını göstermişti. Bir program çerçevesi içinde bölgeyi tarayarak çokluğu

 

Ortaçağa ait olan bu eserleri derlememiz yerinde olacaktı. Ancak bu­nun için de, rastladığımız yapıların planlarını çizecek bir mimarın yardımcılığını gerekli görüyorduk. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi asistanlarından Yük. Müh. Mim. Dr. Yılmaz Önge, yaz tatilinin bir kısmını bizimle geçirmeği kabul ederek  1973 yılındaki araştırmalarımıza katıldı. O yılki çalışma kampanyamız yapıların fotoğraf ve ölçülerinin alınıp planlarının çizilmesine ayrılmıştı. Elde edilen bu ilk malzeme, 1973 yılı Eylülü sonlarında Ankara ve İzmir'de düzenlenen Onuncu Uluslararası Klasik Arkeoloji Kongresinin İzmir'de yaptığı toplantıların birinde bir bildiri olarak sunuldu. Ancak çalışmalar henüz bitmediği için, bu kongrenin bildiriler kitabına metni verilmedi. Sadece İlgi dergisinde renkli  resimle süslü türkçe ve ingilizce bir makale yayınlandı (23)

 

1974 yılında Kıbrıs çıkartması yüzünden bu bölgedeki araştırma­larımıza ara vermek zorunda kaldık. 1975'de yeniden başlayan çalışmalarımız, her yıl yaz sonlarına doğru bu bölgede yaptığımız incelemeler ile sürdürülmektedir. 1975 yılındaki kampanyada yine Dr. Yılmaz Önge bize yardımcı olmuştur. 1976'dan itibaren ise Mim. . Birol Alpay, plan çizme işini üzerine aldı. Uzman Münevver Keşoğlu, asistan Mehmet İ. Tunay, eski öğrencimiz müze asistanı ve fotoğrafçı Nedret Bayraktar'dan meydana gelen devamlı ekibimiz, İ. Birol Alpay'ın Edebiyat Fakültesi asistan kadrosuna geçmesi ile tamamlanmış oldu. 1972 yılında beraberimizde beş öğrenci bulunu­yordu. 1978'de de tekrar beş öğrenciyi inceleme bölgemize götürdük. Başlangıçta çok dar imkanlar ile yapılan çalışmalar 1975'den itibaren Türk Tarih Kurumu ve 1976'dan itibaren Türkiye Turing ve Oto­mobil Kurumu'nun sağladıkları maddi destek ile yapılmaktadır (24). Bu bakımdan her iki kuruluşa da teşekkürlerim sonsuzdur.

 

Bugüne kadar yapılan çalışmalarımız merkez Silifke olmak üzere Doğu'da Lamas (= Limonlu) çayı, Batı'da ise Kargıncık (veya Dana veya Manavat) adası hizası arasında kalan bölgede toplanmıştır.

 

Bu iki sınır arasında kalan bölge taranmakta kuzeyde en yukarı noktayı Uzuncaburç (= Diokaisareia) teşkil etmektedir. Bu sınırlar içinde kalan arazideki çalışmalarımız, dağlık bölgede olduğu gibi adalarda da yürütülmüş ve çoğu erişilmesi güç yerlerdeki pek çok eski yapı bulunarak bunların resimleri çekilmiş, ölçüleri alınmış, mimari ve sanat özellikleri araştırılmıştır. Bunun için de aynı yerlere birden fazla defa, hatta bazen yaya olarak gitmek, eldeki bil­gileri tamamlamak için gerekli olmuştur. Buluntuların en ilgi çekici tarafı Toroslarda Ortaçağ içlerinde o toprakların verdiği ürünler ile yaşayan geniş bir yerleşmenin varlığı ve dolayısiyle kıyıdan kuzeye çıkan bir takım yolların bulunduğunu göstermesidir. Ayrıca raslanan yapıların genellikle çok iyi durumda harabeler halinde oluşu, bun­ları Sanat Tarihi bakımından değerli anıtlar durumuna sokmak­tadır. Silifke ve dolaylarında ekibimiz ile 1972 yılından beri sürdür­düğümüz ve pek iltifat görmeyen bir araştırma türü olan "toprak­üstü arkeolojisi", bölgenin tarihi coğrafya, iktisad tarihi ve sanat tarihı bakımından daha iyi tanınmasını sağlayacaktır.

 

Bu bölgede yaptığımız çalışmalarda önce eski yayınlardan ve oralarda yaşayanlardan varlığını öğrendiğimiz ören yerlerine ve tek kalıntılara erişilmeğe çalışılmıştır. Ancak bunun yanısıra daha kolaylıkla gidilebilen veya etraflı olarak yayınlanmış yerlere de gidilerek buralardaki anıtlar tekrar gözden geçirilmiştir. Bu ikinci grup çalış­malarda bazı özel durumlar ile karşılaşıldığını da belirtmek isteriz. Nitekim çok yakın tarihlere gelinceye kadar eski eser bakımından zengin bir eski şehir kalıntısı olan Korasion şehri, kalıntıların bolluğu bakımından Çokören adı ile tanınırken, son yıllarda yoğunlaşan bir yerleşme neticesinde ortadan hemen hemen yok olmuştur. Bugün Susanoğlu adı ile büyükçe bir yerleşme yeri durumuna giren Korasion'da, evvelce varlığı belirtilen yapıların çoğunu bulmak mümkün olmamıştır. Ayakta kalabilen tek tük bazı yapılar da etraflarını saran evlerin arasında kaybolmaktadır. Tarih içinde önemli bir yeri olan Elaiussa - Sebaste şehrinin ise üç bakımdan yakın bir gelecekte arkeolojik özelliklerinin çoğunu kaybedeceğini sanıyoruz. Burada eski yapıların ve çok değerli mezar anıtlarının bUlııpduğu yerde genişleyen Ayaş kasabası bir taraftan eski eserlere zarar verirken bir taraftan da antik Elaiussa - Sebaste'nin ilk kurulduğu yer olan ada (şimdi kara ile birleşmiş bir tepe) 'nın ve etrafının dikenli tellerle çevrilerek bölündüğü ve buralarda tatil "site"leri kurulmak istendiği görülmüştür. Nihayet tehlike, güney Anadolu'nun kıyı bölgesinde pek çok yerde karşılaşılan, kum yığınlarının eski yapıları örtmekte oluşudur. Bugün Elaiussa - Sebaste'nin ada kısmında olan birçok büyük yapıları kalın bir kum örtüsü altında kalmış veya kalmaktadır. Burada Hı­ristiyan çağına işaret eden basilika'nın kum yığınlarının dışında kalabilmiş sadece bir apsis parçasını görmek mümkündür. Yoğun yerleşme Silifke ilçe merkezinde de eski Seleukia'nın eserlerini yok edecek veya örtecek bir biçimde gelişmektedir (25). Aynı durum çok tehlikeli olmamakla beraber bir dereceye kadar eski Diokaisareia şimdiki Uzuncaburç'da da görülebilir.

 

Çalışmalarımızda bu ötedenberi bilinen ve eski eserleri hakkında yayınlar yapılmış olan yerleri tekrar gözden geçirerek, bizi ilgilen­diren yapıları bir daha inceleyip, bunların fotoğraflarını çekip, gerekenIerin rölövelerini çıkarırken, bir taraftan da etraflı yayınlara konu olan yerleri eski yayınlarla karşılaştırmalar yaparak dolaştık. Uzunca burç yolunda antik Olba (Ura) ile deniz kıyısındaki Korykos (= Gorgos) bu hususda bize önemli bilgiler sağladılar. Herzfeld ve Guyer'in kitabında çok etraflı olarak işlenen Korykos şehri Antik çağ ve Bizans devri yapıları ile Korykos kalesi ve önündeki adacıktaki Kızkalesi'nde yaptığımız incelemelerde, önceki araştırıcıların gözlerinden kaçmış pek çok ayrıntı bulmamız mümkün oldu. Bu yüzden de yayınlanmış planlarda bazı düzeltmeler, topografik krokilerde tamamlamalar yapmamız gerekti.

 

Silifke ve dolaylarındaki topraküstü arkeolojik araştırmalarımız yukarıda belirttiğimiz sınır içinde kıyı şeridinde gerek Silifke'nin batısında gerek doğusunda yapıldığı gibi, bu kıyıdaki bazı ıssız ada­cıklara da çıkılarak bunlar da etraflı surette gözden geçirilmiştir. Boğsak adası bilhassa eski eser zenginliği bakımından şaşırtıcıdır. Bu sivri ve çorak adacık üzerinde bir çok kilise, ev, sarnıç ve mezarın bulunması, burada yoğun bir yerleşmenin Ortaçağ içinde varlığını belli etmiştir. Küçük ada denilen kayalık ise, çok ufak bir kara parçası olmasına rağmen üstünde geç Antik çağa ait bir villa'nın bulunması bakımından ilgi çekici ·idi. Buna karşılık daha batı'daki Dana (veya Manavat veya Kargıncık) adası denilen oldukça büyük bir adı eski eser bakımından hayli fakir çıktı. Yabancıların Provençal adası olarak adlandırdıkları ve üzerine çıkmaksızın, burada pek çok yapılar, kiliseler ve hatta kale olduğunu yazdıkları bu güzel adada belirli büyük bir kalıntı topluluğu ile karşılaşılmadı. Ancak kuzey kıyısında bazı yapı izleri ile çok yıkık durumda bir basilikanın kalıntısı bulundu. Bunların ölçüleri alınarak planIarı çizildi.

 

Silifke'nin batısında kıyıda bu şehrin Osmanlı devri boyunca limanı olan Akliman veya Ağalimanı kalesi üzerinde durulmuş, bir Türk devri eseri olan bu askeri mimari eseri incelenmiştir. Burada Hıristiyan çağı veya Antik çağ izleri bulunmamıştır. Fakat kalenin önündeki şimdiki dar bir berzahla adanın en yüksek noktasında çok yıkık bir basilika kalıntısı bulunmuştur. Yine Silifke'nin batı tarafında evvelce Herzfeld ve Guyer'in kazı yaparak etraflıca yayın­ladıkları eskiden Meryemlik denilen ören yerinde Hagia Thekla ziyaret yerinde ufak bazı tamamlayıcı bilgiler elde edilmiştir. Bu arada hıristiyanlarca çok önemli bir ziyaret yeri olduğu bilinen buradaki yapıların tarihçelerine ışık tutacak bir yayın da yapılmıştır (26) . Ba­tı'daki araştırmanın en verimli eseri, denize ve boğaza hakim bir yerde kurulan Tokmar kalesi olmuştur. Tam bir planı çıkarılan bu kale çok iyi durumdaki duvarları ve burçları ile dikkati çeker. Bu kaledeki çalışmalarımız sırasında, zeminde rastladığımız Ortaçağa ait çanak - çömlek parçaları arasında insan figürleri olanların bu­lunması, yerin önemine işaret etmektedir.

 

Silifke'nin doğusunda yukarıda belirtildiği gibi Korasion, Korykos ve Elauissa - Sebaste gibi evvelce yayınlanmış yerlerdeki inceleme ve araştırmalarımızın ancak ayrıntılar üzerinde olmasına karşılık, Cennet - Cehennem obruğu içinde ve etrafındaki Bizans devri kalıntıları, kuzeyde Hasan Aliler köyündeki büyük basilika, Korykos kuzeyindeki başka bir basilika incelenmiş ve bunların rölöveleri çıkarılmıştır. Korykos kuzeyindeki basilika mimari bakımdan ilgi çekici olduktan başka, buradan Toroslar'ın Akdeniz'e bakan tepelerinde yer yer yükselen Antik çağ gözetleme kulelerinden birinin yanına kadar gitmek mümkün olmuştur. Yine burada, bugün kullanılan yolun yakınında Roma çağına ait muntazam taş döşeli bir yolun bulun­ması kıyıdan kuzeye çıkan, bilinenlerin dışında bir takım yolların daha varlığını göstermesi bakımından önemlidir.

 

Elaiussa - Sebaste'nin az doğusunda en önemli incelememiz, Lamas (= Limonlu)'nun doğusunda olan Akkale'de yapılmıştır  (27)  Tarsus - Silifke yolu ile kıyı arasında kalan yerde olan bu büyük yapı topluluğu şimdiye kadar yabancı araştırıcıların dikkatini çek­mekle beraber, hiç kimse burası ile yeteri kadar ilgilenmemiştir. Burada Roma devrine ait bir saray olduğunu sandığımız çok geniş bir yapıdan başka, büyük bir sarnıç, bir hamam ile bir de üzüm ezme presi yapısı bulunmuştur. Bu sarayın kesinlikle denize bağlantısı olduğu söylenerek yapılan araştırmada, gerçekten kıyıda yukarıdan gelen bir su kanalı ile bir çeşmeden başka, kaya içine oyulmuş küçük bir liman ve iki ayrı gemi çekme yeri bulunmuştur. Bütün bu tesislerin ayrı ayrı ölçüleri alınarak, rölöve çizilmiştir. Ayrıca büyük bir obruk etrafında kurulmuş olan Kanytelleis veya Kanytelideis (= Kanlıdivan) şehrinin yapıları üzerinde çalışılarak bunlardan dördüne dair bir makalemiz yayınlanmıştır (28).

 

Çalışmalarımız ın en zor kısmı kıyıdan gerilerde Toros'larda tepelerde ve Akdenize inen akarsu yatakları ile vadilerde yapılan­larıdır. Buralarda köyler çok seyrek olduğundan, geceleri kalma imkanı bulunmamakta ve su bulunmadığından, beraberde su taşı­mak da gerekli olmaktadır. Buralardaki bazı ören yerlerine motorlu araçlarla yaklaşmak mümkün ise de çoğuna yürüyerek gitmek zorunda kalınmıştır. Nitekim Ayaş kuzeyindeki Çatık Ören denilen ören yerine aşağıdan üç saatlik yukarıdan ise bir saatlık bir yürüyüş ile ulaşmak kabildir. Yenibahfe deresi kenarındaki Karakabaklı ören yerine ise ancak üç saatlik bir yürüyüşle gidilebilmekte; dönüş için ise bir o kadar daha vakit harcamak gerekmektedir. Kıyının arkasındaki bu bölgede, evvelce yetersiz olarak yayınlanan Canbazlı köyü'ndeki basilikasının, yardımcılarımız tarafından bütün ölçüleri dikkatle alınarak rölövesi çıkarılmıştır (29).

 

Bugün Anadolu'da bilinen erken Hıristiyan devri yapılarının en iyi korunmuş olanlarından birisini teşkil eden bu yapı, sanat tarihinde önemle yer alabilecek bir örnektir. Yenibahçe deresi vadisini karşılıklı tutan Takkadın ile karşısındaki Barakçı kaleleri gerek plan, gerek inşa devri, gerek yapı tekniği bakımından çok değişik eserler olarak karşımıza çıktılar. Şimdiye kadar hiçbir araştırıcının yanına kadar gitmediği Barakçı kalesi kapalı bir kitle teşkil eden planı ile olduğu kadar Hellenistik çağa inen duvar tekniği ile de dikkati çekmektedir. Bütün bu eser­lerin resimleri alınarak, planları çıkarıldığı gibi, Yenibahçe deresini  sınırlayan tepelerde sayıları pek çok olan eski yerleşme yerlerindeki evler, kiliseler ve mezar anıtları üzerinde de durulmuştur. Çok zen­gin malzeme veren bu arkeolojik buluntuların hemen hemen çatı hizasına kadar sağlam bir durumda olmaları, bu topraküstü arkeolojik araştırmalarııpızın en zevkli ve yorgunluğu unutturucu tarafını teşkil etmiştir. Bütün bu bölgede, en ıssız yerlerde bile karşılaşılaşılan büyük taşlardan yontulmuş kapı sövelerinin görülmesi de buralarda Geç Antik çağda çiftlik evlerinin varlığını belli etmektedir. Ayrıca önemli bir buluntu da bazen evlerin yanlarında, bazen ise tek olarak karşılaşılan kayadan yontulma üzüm veya zeytin preslerinin çokluğudur. Böylece bu bölgenin o yüzyıllarda şarap ve yağ yapımıyla uğraştığı tahmin edilebilir. Bir yerleşme yerine bağlı olmaksızın arazide tek başına olan mezarlar da ayrıca dikkate değer bir özelliktir. Bazen bu mezarların hemen yanında bir de üzüm ezme presi bulunmaktadır. Böyle bir üzüm presi yanındaki lahdin kapağına işlenmiş olan üzüm salkımı rölyefleri, sahibinin işi hususunda hiçbir şüphe bırakmamaktadır. Bütün yerleşme yerlerinin uzağında Mezitkale denilen yerde tek başına rasladığımız, çok iyi durumda kalmış mabet biçimindeki büyük ve güzel bir mezar anıtı ise şaşırtıcı bir örnek sayılabilir.

 

Kıyının kuzeyindeki dağlık bölgede, vadilerde onbeş kadar çeşitli yerleşme yeri bulunmuş, köylülerin Meydan, Barakçı, Sinekkale, Işıkkale, Aşağı Dünya, Karakabaklı, Ovacık, Takkadın, Paslı, Megit, Çatıkören, Tapureli, Yanıkhan, Emireli, Öküzlüklü, Hacı Ömerli olarak adlandırdıkları bu yerlerde ve bunların çevrelerinde belirli bir adı olmayan arazilerde tek tek pek çok sivil yapı (çeşitli tiplerde evler) ve dini yapılar ile mezarlar bulunmuş ve bunların çoğunun rölöveleri çıkarılmıştır. Bu buluntular Anadolu'nun İlkçağ sonları ve Ortaçağ içlerindeki ev mimarisi hakkında çok zengin bilgi sağlamaktadır.

 

Hıristiyan yapı sanatı bakımından ise bu bölge dini binalarının, buraya has bazı özelliklere sahip oldukları görülmektedir. Bilhassa birçok basilikalarda apsisin iki yanında ileri taşkın büyük birer mekanın varlığı dikkati çeker. Bu küçük yerleşme yerlerinin hiçbirinin eski adını bulmak mümkün olamamıştır.

 

Silifke ve dolaylarında yaptığımız  topraküstü arkeolojik araştırma ve incelemelerde yukarıda gösterilen sınırlar içinde çalışmalar yapılmış ve resim malzemesi ile rölövelerin eksiksiz olması için aynı yere birkaç defa gidilmiştir. İncelemelerde elde edilen plan ve rölöveler kürsümüz asistanı mimar İ. Birol Alpay tarafından çizilmiş ve 1978 yılında elde edilenler ise çizilmektedir. Şüphesiz bunların hepsi olmasa bile bir kısmı, yayınlanmadan önce bir defa daha ye­rinde kontrol edilecektir. Ayrıca elimizde bu araştırmalardan 2000 kadar renkli dia, ve 3500 kadar siyah - beyaz foto bulunmaktadır. Bu bölgeye dair şimdiye kadar yayınlanmış bütün yazıların da ori­jinal olarak bulunamayanları, xerox - kopya olarak elde edilmiştir. Merkez Silifke olmak üzere Lamas (=Limonlu) çayı ile Manavat adası arasındaki bölgenin taranması suretiyle yapılan çalışmalar hiç bir za­man tamam olmayacaktır. Nitekim 1978 yılı araştırmaları sırasında son günlerde Kızılören adında büyük bir ören yerinin daha varlığını çok uzaklardan dürbünle fark edebildik. Yanına gidip yakından görmemiz mümkün olmadı. İkinci bir kalıntı topluluğu ise eski yazarların Topaların çeşmesi dedikleri yer dolaylarında idi. Adlar değişmiş olduğundan bu ören yerini bulamamıştırk. 1978 yılı kampanyasının son günü bir tesadüfle burasını da uzaktan tesbit edebildik. Bunları da 1979 yılı programı içinde görme ği ve incelemeği düşünüyoruz. Buralarda kıyı şeridinde. olduğu kadar dağlık bölgede bütün Türk devri boyunca önemli ve yoğun yerleşmenin olmayışı ve ancak göçebe aşiretler kış­lak olarak yaşadığından, eski eserlerde onlara zarar veren tahriplerin olmamasının sebebidir. Son yıllarda artık durum değişmekte kıyılarda başlayan yerleşmeler içerilere de yayılmaktadır. Silifke ve dolaylarında yaptığımız topraküstü arkeoloji incelemelerinin bu bakımdan çok önemli olduğuna inanıyoruz.

 

 

1 P. de Tchihatcheff, Lettre sur les Antiquit!s de l' Asie Mineure adressee ıl M. Mohl, "Journal Asiatique" 5. seri, IV (1854) bilhassa s. 114-138; ay, yaz., Reisen in Klein Asien und Armenien 1847-1863, Itinerare redigirt und mit einer neuen Construction der Karte von Kleinasien von H. Kiepert, "Petermaııns Geographische Mittheilungen-Ergiinzungsband",

IV (1865/67) Heft 20.     

 

2 F. X. Schaffer, Cilicia, "Petermanns Mitteilungen - Ergiinzungsheft, no. I4I," Gotha 1903; ay. yaz., Archiiologisches aus Kilikien, "Jahreshefte d. Oest. Arch. Instituts" V (1902) S. 106-1 i I.

 

S F. Beaufort, Karamania or a brief De******ion of the South Coast of Asia Minor and of the remains of Antiquiry, London 1808, 2. baskı; Almancası, 1821.

4 W. M. Leake, Journal of a Tour in Afia Minor, London 1824; yeni tıpkıbası roı, Hildesheim 1976

 

6 C. L. Irby ve J. Mangles, Travels in Egypt and Nubia, Syria and Asia Minor, during the years 1817 and 1818, London 1823.

 

 

6 V. Langlois, Voyage dans la Cilicie et dans les montagnes du Taurus ( pendant les annees ı8S2-ı8S3, Paris 1861, özet olarak Türkçesi, Eski Kilikya, çe·. Rahmi Balaban, Mersin 1947.

 

7 L. de Laborde, Voyage en Orient: Asie Mineure et Syrie, Paris 1837, 1862,2 l: cilt. Bu bölge cilt I'dedir.

 

8 J. Th. Bent, Explorations in CiZicia Trackeia, "Proceedings of the Royal Gf: hical Society" XII (1890) s. 445-463; ay. yaz. A Journey in Cilicia Tracheia, "J of Hellenic Studies" XII (1891) s.206-224 ve lev. 12.

 

9 E. L. Hicks, In******ions from Western Cilicia, "Journal of Hellenic Studie)" (1891) S.225-273·

 

10 R. Heberdey ve A. Wilhelm, Reisen in Kilikien, ausgeführt ı89I und i;:

Aıiftrage d. Kaiserl. Akademied. Wiss. in Wien, "Denkschriften der Akad. 44" WieE II E. Herzfeld, Eine Reise durch das westliche Kilikien im Frühjahr I9D7, .... manns Mitteilungen" LV (1909) s.25-34 ve 1 harita.

 

12 J. Keil ve A. Wilhelriı, Vorliiıifiger Bericht über eine Reise in Kilikien, ") kefte der Oest. Arch. Instituts" XVIII (Beiblatt) Wien 1915,s. 5-60; J. Keil, D: kischen Grotten in Kilikien, "Wiener Bliitter für dei Freunde der Antike, V, Heft 3 s·50-53·

 

13 E. Herzfeld ve S. Guyer, Meriamlık und Korykos, ,(wei Ruinenstiitte des Rauhen Kilikiens, (Monumenta Asiae Minoris Antiqua, II) Manchester 1930.

14 J. Keil ve A. Wilhelm, Denkmiiler aus dem Rauhen Kilikien (Monumenta Asiae Minoris Antiqua, III) Manchester 1931

15 Gertrude L. BelI, Notes on a Journey through Cilicia and Lycaonia, "Revue Ar­cheologique" 4. seri (1906) s·7-36 ve 385-414.

 

16 Birinci Dünya savaşından günümüze gelinceye kadar bu bölge ile ilgQi daha birçok ufak yayın olmakla beraber bunlardan sadece en önemlileri burada gösterilmiştir.

 

17 M. Gough, A Temple and Church at Ayaş (Cilicia), "Anatolian Studies" IV (1954) s.49-64, lev. ııı-VI.

 

18 G. H. Forsyth, Jr. An Early Byzantine Church at Kanlı Divane in Cilicia, "De Artibus Opuscula XL - Essays in Honor of Erwin Panofsky" New York 1961, s. 127-137, lev. 38-45; ay. yaz. Architectural Notes on a trip through Cilicia, "Dumbarton Oaks Papers" Xi (1957) s. 223-236, lev. ve 12.

 

19 A. Machatschek, Die Nekropolen und Grabmiiler im Gebiet von Elaiussa Sebaste und Korykos im Rauhen Kilikien (Österr. Akademie d. Wiss. - Denkschriften, 96) Wien 1967.

 

20 O. Feld, &richt über eine Reise durch Kilikien, "Istanbuler Mitteilungen" XIII­XIV (1963-64) s. 88-107, lev. 43-52; ay. yaz., Beobachtungen an Spiitantiken und Früh­christlichen Bauten in Kilikien - Bericht über eine Reise, "Römische Quartalschrift" LX (1965) s. 131-143, lev. ı-Vııı; ay. yaz. ve H. Weber, Tempel und Kirche über die Korykischen Grotte (Cennet - Cehennem), "Istanbuler Mitteilungen" XVII (1967) s.254-278, lev. 35-38.

 

21 H. Hellenkemper, Burgen der Kreuzritterzeit in der Crafsehaft Edessa und im Königreieh Kleinarmenien (Geographica Histarica, I) Bonn 1976.

 

22 G. Dagron, lnseriptians de Cilieie et d'lsaurie, "Belleten" VLII, saY1 167 (1978) . s. 373-42°, lev. ı-Vııı; ay. yaz. Les etudes byzantines, "L'arehlalagie et l'histaire de l' art li. l' Universite de Lyan Il, enseignemen ts et reeherehes - L'infarmatian de l' Histaire de l' art" XVIII (1973) s. 163-167, bu yazı görülmedi, özeti için bkz. "Byzantinisehe Zeitsehrift" LXVII (1974) s. 509.

 

 

23 Semavi Eyice, Tarihi zenginlikleriyle Silifke yöresi, "İlgi - Shell Dergisi" ro. yıl (ı 976) sayı 24, s. 6- II, 8 resim ile; ingilizcesi, An Archaeological Treasure lJouse: The Silifke District", aynı derginin ingilizce baskısı.

 

24 Bu çalışmalar ile ilgili olarak, Ankara'da "Türk Tarih Kurumu" ve "Ana­dolu Medeniyetleri Müzesi" ile İstanbul'da "Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu" ve "İstanbul Arkeoloji Müzesi"nde konferanslar verildikten başka, Paris'de "Sor­bonne Üniversitesi" ile "College de France"da da konuşmalar yapılmıştır.

 

25 Silifke'nin şehir olarak tarih içindeki gelişmesi asistanımız Mim. Birol İ. Alpay tarafından doktora çalışması olarak işlenmektedir.

 

26 G. Dagron, Vie et miracles de Sainte Thecle (Subsidia Hagiographica, 62; Bruxelles 1978.

 

27 Ankara'da 1976'da toplanan VIII. Türk Tarih Kongresinde sunulan bildiri­miz bu eser hakkındadır, Elaiussa - Sebaste (Ayaş) yakınında Akkale, Kongre bildirileri (basılınakta). Yine Akkale hakkında yabancı dilde bir yazınız Prof. Dr. F. W. Deichınann için hazırlanan Armağan kitabında yer alacaktır.

 

28 Semavi Eyice, Kanlıdivan basilikaları (bir önçalışma), "Anadolu Araştırmaları" ıv-v (1976/77) s. 411-442, 28 resim ve plan ile; almanca özeti, DiCBasiliken von Kanlıdivan," Zeitsehrift der Morgenliindisehen Cesellsehaft - Deutsehe Orientalistentag" (basılmakta) .

29 Semavi Eyice, La basilique byzantine de Canbazlı, en Cilicie "Zographe - In Memo­riam Prqf. Rodojeie" X (1979) basılmakta.





Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

SİLİFKE CİVARI TOPRAKÜSTÜ ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR-2

12.7.2008




(Fotoğraflar, Haziran-2008'de, yeğenim Melisa tarafından çekilmiştir. Safa Kaçmaz)


SİLİFKE VE DOLAYLARINDA YAPILAN TOPRAKÜSTÜ ARKEOLOJİK ARAŞTIRMALAR RAPORU (1979)

 

Prof. Dr. Semavi Eyice
Belleten, Ocak 1980
Cilt XLIV  Sa:173
Sayfa:121/123

 

Silifke ve çevresini 1972 yılından beri İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde kürsümüz yardımcıları ve öğrencilerimizden meydana gelen küçük bir ekip ile araştırmakta ve incelemekteyiz. Bu yıl yaptığımız çalışmalarda, evvelce yapılan bazı araştırmaların elde edilen sonuçlarını kontrol ettikten başka, başlıca dört konu üzerinde durulmuştur. Bu dört konu şu surette özetlenebilir:

 

1. Kanlıdivan

Silifke - Mersin yolu üstünde, ana yoldan 3 km. içeride bir obruk etrafında kurulmuş önemli bir ören yeri olan Kanlıdivan eskiden beri tanınan ve kalıntıları bilinen küçük bir şehirdir. Burası hakkında hazırladığımız etraflı bir yazımız bir kaç yıl önce yayınlanmıştı. Bu yıl yaptığımız çalışmalarda buradaki küçük yerleşme yerini bir daha inceleyerek, asistan - mimar Birol Alpay tarafından bir şehir planı çizilmiştir.

 

2. Devecili örenyeri

Kanlıdivan örenyerinin kuzeyinde yaya olarak bir buçuk saatlik bir yürüyüşle erişilen Devecili örenyerinde şimdiye kadar hiç bir yerli veya yabancı yayında bahsi geçmeyen küçük bir yerleşme yeri bulunmuştur. Çevre araziye hakim bir sırtın üstünde ve denizi uzak­tan gören bir arazide kurulan bu yerleşme yerinde oldukça büyük bir basilikanın varlığı bunun bir Bizans kasabası olduğunu isbatlamaktadır.

 

Bu yerleşme yerinde belirli bir planı olan ve duvarları hayli yüksek olarak duran evler de bulunmaktadır. Bu evlerden bir tanesi güneye bakan cephesi ve bu cephedeki pencereleri ile bölgenin prof an mimari özelliklerine sahip bulunmaktadır. Bu yerleşme yerinin küçük bir de nekropolü olduğu kalan lahitlerden ve kaya içine oyul­muş mezarlardan anlaşılıyor. Bu mezarlar arasında bir tanesi küçük bir anıt biçiminde yapılmış olması bakımından dikkati çeker. Antik yapılar andıran bu mezar anıtının gerçekte bir Hıristiyan mezarı olduğu alınlık taşını süsleyen bir haçtan anlaşılmaktadır. Bu ören yerine arkadan dolanarak giderken rastlanan pres ve doğrudan doğ­ruya vadiye inerken karşılaşılan kayadan oyulmuş sarnıçlar, bu sırtın toprağının evvelce verimi sağlamak üzere işlenmiş olduğunu belli eder.

 

3. Kızılören

Yenibahçe deresi vadisinin doğu tarafında Paslı'nın güneyinde Kızılören denilen bir yerleşme yeri ile daha karşılaşılmıştır. Hiç bir araştırıcının şimdiye kadar görüp, incelemediği bu yerde ölçüleri pek büyük olmayan bir basilikanın varlığı burada da Bizans çağında yaşandığını beni eder. Etrafta ise hayli çok sayıda ev kalıntıları görü­lür. Bunlardan bir kaçı muntazam planlara sahiptirler. Ayrıca bu evlerden biri önüne sonradan eklenen bir kule ile dikkati çekmektedir. Bu evlerin duvarlarında değişik taş örgü tekniklerinin kullanılmış olması, burada antik çağdan itibaren yaşanmış olduğunu gösterir. Bu yerleşme yerinde bir nekropol ile karşılaşılmamış olmakla beraber, kapağında Hıristiyanlık alameti olan haçla süslü bir lahit bulunmuş­tur.

 

4. Glikkale

Silifke'den Uzuncaburç'a giden yolun batısında çaltı - Bozkır köyüne giden yoldan yürüyerek yarım saatte ulaşılan Gökkale denilen yerde de küçük bir yerleşme ile karşılaşılmıştır. Yabancı araştırıcı­ların sadece uzaktan dürbünle görerek varlığını bir kaç kelime ile belirttikleri bir yer de ilk olarak tarafımızdan incelendi. Çalılar ara­sına yer yer rastlanan muntazam taş döşeli yol kalıntıları buranın evvelce çevredeki şehirlere bağlantısı olduğuna işarettir. ilgi çekici olan husus bu derecede ufak bir yerleşmenin bu kadar muntazam bir yola sahip oluşudur. Gökkale adı verilen yerleşme yerine yakla­şırken yamaçta bir kaç lahid görülür. Solda ise bir evin kalıntıları vardır. Fakat esas önemli olan, sırtın hakim bir noktasında etrafa ve uzaktaki denize harikulade bir manzaraya sahip olan iki katlı başka bir evdir. Önünde taş döşeli bir avlu bulunan bu iki katlı ev çok iyi durumda kalmıştır. Balkonlu ve ikiz pencereli güney cephesi bölge eski ev mimarisine uymaktadır. Yakınında büyük bir lahit,

 

arkasında ise başka ev kalıntıları vardır. Bunlardan birinin içindeki  bir kapı lentosunda bir haçın bulunması bu yerleşme yerinin de Bizans çağına ait olduğunu gösterir. Etrafda rastlanan lahit ve kaya dar oyulmuş mezarların kapaklarında da haçlar işlenmiştir. Burada ayrıca yine kayadan yontulmuş büyük bir pres (zeytin veya üzüm?) in de varlığı dikkati çekmektedir.

 

1979 yılında yaptığımız araştırmalarda yukarıda kısaca belir­tilmiş olan ören yerleri incelenmiş, bunların vaziyet planları çıkarılmış yapıların ayrı ayrı ölçüleri alınarak plan ve rölöveleri için gerek!: notlar alınmıştır. Ayrıca bu yapıların renkli ve siyah - beyaz fotoğ­rafları çekilmiştir. B;' buluntular şu hususları ortaya koymaktadır:

 

a) Silifke gerisinde Toroslarda şimdiye kadar burada çalışan araştırıcıların göremedikleri daha pek çok yerleşme yerleri bulun­maktadır. Ancak yaya erişilebilen bu küçük yerleşme yerlerinde sadece zamanın harap ettiği çok sayıda yapı ile karşılaşılır.

 

b) Bu yerleşme yerleri arasında şimdiye kadar bilinenlerin  dışında bir takım ikinci derecede yollar da uzanmaktadır. Bu yolların tanınması güney Anadolu'nun tarihi coğrafyası bakımından değer­lidir.

 

c) Bugün hiç veya pek az hayat olan bu yerlerde evvelce yaşayan insanların tarımdan faydalandıkları anlaşılmaktadır. Suyu çok sayıda sarnıçlar yapmak suretiyle sağlayan bu insanlar, bıraktıkları çok sayıdaki preslerde ya zeytin veya üzüm ezmek suretiyle yağcılık veya şarapçılık ile geçiniyorlardı.

 

d) Rasladığımız çok sayıdaki evler, güney Anadolu'nun Bizans, çağındaki profan mimarisi hakkında açık bir bilgi verecek kadar zengindir. Bunların plan ve rölöveleri asistanım mimar Birol Alpa   tarafından çizilmektedir.

1979 yılı çalışmaları sırasında Erdemli müzesinde bulunan bazı eşya üzerinde durularak bunların konumuzu ilgilendirenleri etrafı surette incelenmiştir.

Yorum (0) :: Yorum yaz! ::